Yeni Rick and Morty mi geliyor? – Solar Opposites İnceleme

Solar Opposites, başlıktan da belli olduğu gibi yine Rick and Morty yapımcılarının elinden çıkmış bir animasyon dizi. Çizimleriyle de esprileriyle de benzer havası var. Ya bu diziyi biraz şöyle tanıtmak daha doğru olur, Rick and Morty yapılırken ya da yapılmadan önce bir takım fikirler varmış, bazıları yapılmış bazıları yedeğe alınmıştır büyük ihtimalle. Bu dizi işte o yapılmamış fikirlerden oluşturulmuş gibi. Yani bence güzel olmuş, tatlı bir yan dizi gibi izlenebilir. Fikirler kötü değil rafta çürüyüp kalmasın diye en mantıklı şekilde değerlendirmişlerdir. Yani benzer olduğunu söyledim ama kendi şahsiyeti olan kendisinin farkını yansıtabilen tarafları da var. Bunlar tabii ki daha tek sezon olduğundan tam oturmamıştır ilerleyen sezonlarda daha gelişeceğine inanıyorum. Rick and Morty kadar iyi olduğunu düşünmüyorum ama kendim açımdan Rick and Morty’nin 4. Sezonundan daha güzel olduğunu söyleyebilirim. 70 bölümü garantiledikten sonra biraz Rick and Morty’de bir kalite düşüklüğü, aynı veya benzer şakaların döndüğü bölümler gördüm. Biraz bu hayal kırıklığın üzerine hafif original bir yan yapımlarını görmek hoşuma gitti.

Bir uzaylı ailemiz var bunlar kendi gezegenlerinde olan bir meteor düşmesi sonucu Dünya’da yaşamaya başlıyorlar. Aile diyorum da biyolojik anlamda aile değiller. Meteor düşmesi öncesi bu uzaylıları duruma göre gemilere ayırmışlar. İşte hafif dışlanmalarıyla, sevilmemeleriyle bu dünyadaki yeni hayatlarında teknolojik aletlerini zekalarını bazen salaklıklarını kullandıkları bir durumdalar. Rick kadar zekice hareket etmiyorlar tabii daha sade uzaylılar bunlar. Bu sadelikleriyle biraz hem empati kurabildiğin kısımları olduğu gibi hem de zeka açıcı yanları bulunuyor yine de. Diyorsun ki harbi şöyle bir olay olsa tam böyle davranılırdı. İşte ana hikaye bu aile içindeki karakterlerle ayrı ayrı etraflarında dönüyor bir de yan bir hikaye var ama bunu çok konuşmak doğru olmaz dizide en sevdiğim detaylardan biridir. Bu yan hikaye 7. Bölümle birlikte beni aşırı tatmin etmiştir. Yazıyı yazmadan birkaç başka insanların yorumlarını da okudum, genelde bu bölüme yönelik ayrı bir sevgi var bu belli. Bu bölümle diyorsun ki potansiyel var bu dizide de. Bu dizide Rick kadar bir zeki karakter yok demiştim böyle bir karakter koymamalarına aşırı sevindim. Çünkü Korvo diye karakter var Rick gibi o da karamsar ve en azından o ailedeki en zeki adam diyebiliriz ve ilk bölümde ilk gördüğümde dedim ki sakın aynı mantık bunu da aynı düzey yapmayın ne olur dedim. Allah’tan öyle olmadı Korvo zeki olsa bile ya da kendisini öyle sansa bile o kadar Rick seviyesinde değil. Bu iyi bir şey yöntem tuttu diyerek sömürmeye gerek yok, böyle yeni bir tarz karakter görmemiz gerektiğini farkında olmaları güzel bir şey. Onun dışında aynı evrende oldukları belli, bir gün crossover bölüm gelecektir. Original tarafları var geliştikçe daha tatlı heyecanlı şeyler görürüz gibi hissediyorum.

Taxi Driver (1976) İnceleme

Yine bir Martin Scorsese ve Robert De Niro’lu bir filmle devam etmek istedim. Bu film de diğer film kadar hoşuma gitmiştir. Robert De Niro, Raging Bull’da nasıl belli bir süre boksörlük yaparak rolüne hazırlandığı gibi bu film için de taksicilik lisansı almış ve 2 ay boyunca rolüne odaklanmıştır. Bu film mekansal anlamda göze çok hoş gelmektedir, bunun sebebi film çekimlerinin olduğu zamanlar çöpçülerin bir grevi sonucu etrafta bolca çöp görmekteyiz. Pis bir şehri görmek filme pozitif etki sağlamıştır çünkü izleyen insanlara daha gerçekçi bir ortam sunmuştur. Arabanın içerisinden şehri çeken veya dışarıyı çeken açıları genelde çok severim ve bu filmde o açıların en iyilerini görmekteyiz.

Travis, New York’ta yaşayan sıradan biridir ve huzursuzluk ve yalnızlığından uzaklaşma çaresi olarak taksicilik yapmaya başlar. Geceleri şehrin en kuytu ücra köşelerinden en parlak ışıl ışıl mekanlarına kadar her yerde dolanmaya başlar. Kamera taksinin içerisinde çok iyi konumuyla Travis’in takside gözlemlediği olaylara çok iyi duygu katmaktadır. Yalnızlığına artık şehrin kirli işleri dahil olmuştur. Bir gece taksisine binen bir kız hemen sürmesini istiyor ama peşinden gelen bir adam onu indiriyor. Cebinden buruşmuş 20’liği taksiciye atar ve kızı hafif zorlaya zorlaya oradan gider. İlk izlediğinde öylesine bir olay gibi dursa da hikayenin ilerleyen kısımlarında önemli hale gelecektir. Travis o geceki işini bitirir taksi durağı gibi yerine gelir. O 20’lik hala koltukta buruşuk şekilde yatmaktadır. Kirli bir paradır onun gözünde ama biraz düşündükten sonra iç cebine atar ve hep yanında bulundurur. Parayı gördükçe içinde bir şeyler daha da gelişmeye başlayacaktır. Sonrasında bir başkanlık seçimine yardım eden kadınla flörtleşmeye başlar ama ilk sinema olarak yetişkin filmlerinin olduğu yere götürünce başarısızlıkla sonlanır. Sonuçta Travis boş vakitlerini doldurmak amacıyla hep buralarda takılmaktadır. Bu ayrılıkla ne kadar çabalasa da daha yıkılmıştır. Kadını telefonla aradığı sahnede kameranın boş koridoru çekmesi bize hüznü yansıtmak istemesindendir. Sonrasında bu kötü şehir hayatında diğer taksici arkadaşlarının tavsiyesi üzerine silahlanır. Ayrıldığı kız arkadaşının reklamını yaptığı başkan adayını öldürmeye niyetlenmiştir. Bileğine bir mekanizma kurmuştur silah içeriden eline doğru gelecek şeklinde. Ara ara seçim mitinglerinin olduğu mekanlara gider bir hareket yapmasını bekleriz ama olmaz. Sonra yine o taksiyle kaçmaya çalışmış kızı bulur ve kızın Sports adındaki bir pezevenkin işçisi olduğunu öğrenir. Sports’a söyleyerek kızı tutar odaya giderler, parayı da o buruşmuş olan 20likle öder. Odada kızla konuşur 12 yaşındadır ve ismi Iris’tir. Ona buradan kaçmak gitmek istiyorsa yardım edebileceğini söyler. Kız ise bunu aslında istemediğini aldığı eroinden dolayı bazen saçma şeyler yaptığını söyler. Sports’un aslında onu koruduğunu söyler. Bunun üzerine hala konuşmak isteyen Travis bir kahvaltı yerinde konuşmaları için karar alırlar. Kızla orada da konuşur ama çok bir şey değişmez. Sonra saçına punkçı tarzı yeni bir model verir başkanlık seçimindeki adamın mitingine gider. Orada eline silahı almaya yeltenip yürürken korumalar görür. Bunun üzerine neyi varsa yoksa kaçar. Ama akşamına Sports’un yanına gider ve orada bu işe karışmış herkesi öldürmeye başlar. Sahne mekansal olarak çok güzel bir kanlı ortama dönüşür. Yakın çekimde ilerleyen bu saldırı sahnesi en sonunda yukarıdan uzak bir bakışla cesetlerin üzerinde gezinir. Bireysel başlayan bu olayın en sonunda tanrısal bakış açısıyla yansımasına bakarız. Bu olay gazetelerde toplumun bir kahramanı olarak duyulmasına vesile olur. Ağır yaralanmış ve hatta kendisini öldürmeye çalışmış bile olsa Travis’i yeniden normal şekilde görürüz. Taksiciliğe devam etmektedir ve saçı eskisi gibidir.

Taksi içerisindeki o çekimlerin güzelliği zaten dillere destandır bir de üzerine soft müziklerle bizi hayal bir ortama koymuştur. Tüm bu olaylarla birlikte Travis’in psikolojik durumunu ve aldığı uyku ilaçlarını da düşündüğümüzde olayların bir hayal olması da mümkün gibi durmaktadır. Yarattığı atmosferle ve bu tarz olaylarıyla da şiddete özendirdiği düşünülen bu film gerçekte de böyle bir suiskast işlemine yönlendirdiği doğrudur. John Hinckley adındaki birisi bu filmi bolca izledikten sonra Iris’i oynayan kıza takıntılı hale gelmiştir. Ona tonlarca mektup yazmasına ve geri dönüş almaması sonucu ilgi çekebilmek adına dönemin başkan adayı olan Ronald Reagen’a suikast girişiminde bulunmuştur. Bunun üzerine FBI, Martin Scorsese, De Niro ve senarist Paul Schrader’ı sorgular. Başkalarına da böyle genel bir duygu bırakıp bırakmadığını bilmiyorum ama beni rahatlatan sakin bir filmdir bütünüyle.

Bir Hayvanoğlu Hayvanın Biyografisi: Raging Bull (1980)

Martin Scorsese’nin kıskançlık, öfke ve şiddetinin yüksek olduğu bir boksörün hayatını anlattığı filmi. Boksör kariyerinde hırslı ve sinirli olduğu kadar özel hayatında da aynı şekildedir. Kardeşi ve özellikle eşine uyguladığı bu şiddet onu yavaş yavaş kariyerinden de özel hayatında da mahvetmeye başlıyor. Robert De Niro’nun usta oyunculuğu ile hayvan oğlu hayvan bir adamı izliyoruz film boyu. 1981’de De Niro bu oyunculuğu için Oscar almıştır. Film Jack LaMotta adındaki boksörün hayatını anlatıyor. Jack LaMotta filmi izledikten sonra eşine “Böyle biri miydim” gibisine soruyor. Eşi ise “Bundan bile daha kötüydün.” şeklinde cevap veriyor. Filmi izlerken zaten aşırı zirvede bir kıskançlık ve şiddet görüyoruz bundan daha yükseğini hayal etmesi cidden zor.

Karakterimiz o kadar kendisini kanıtlama peşindedir ki kardeşine kendisini yumruklatır, karısını çoğu yerde darlar, gereksiz hareketler içindedir. Bir şeye ulaşamadığında veya istediği gibi olmadığında zihninde gereksiz senaryolar kuruyor falan. Ellerin bakıp “Asla ağır siklet bir boksör olamayacağım çünkü ellerim küçük” diyor. Ama aslında ağır siklet olmakla alakası yoktur ellerin falan. Kadınla hafif ön sevişme tarzı durumdan sonra organına buzlu su döküp “Sinirleri yok etsin daha iyi konsantre olmalıyım boksa” gibi sahnelerle de ne kadar takıntılı olduğunu söyleyebiliriz.

Filmde hep kamera ringin içindedir ve Scorsese bunu izleyicinin de üçüncü bir boksör gibi orada olmasını istemesinden dolayı yapmıştır. Boks dahil sporların hiçbirinden hoşlanmayan Scorsese için duyguları iyi yansıttığı bir filmdir. Hatta boks sahnelerinin toplamı 10 dakika falan sürüyor film boyunca ona rağmen o havayı hissettirmiştir. Slow Motion çekimler filmi aşırı iyi sunan kısımlardır, bize bak burada önemli bir şey oluyor demenin en sıkmayan halindedir. Film siyah beyaz çekilmiştir bunun iki sebebi var biri 1950’lerdeki zamanı anlatıyor ve televizyonda o maçları izleyenler için görüntüler hep siyah beyazdı bir diğer neden ise Jake LaMotta geçmişe baktığında kendisinin siyah beyaz bir film izler gibi hissettiğini söylemesinden dolayı Scorsese kanlı sahneleri de böyle çekmesinin daha uygun olduğunu düşündüğünden böyle yapmıştır. Tek renkli kısımlar ise Jack’in Vickie ile evlendikten sonra güzel anılarını hızlıca gösterdiği kısımlardır.

Harakiri (1962) Spoilerlı İnceleme

Masaki Kobayashi’den cidden görüntü olarak da hikaye olarak da beğendiğim bu filmini yazmak istiyorum. Estetik görünümü, kompozisyonu ve keyifli bir hikayesi var. Bir savaş sonrası samurayların artık o kadar dikkate alınmadığından dolayı geçim sıkıntılarıyla başlayan etik anlamda kararsızlığımızla olaylara baktığımız yapım.

Tsugumo Hanshiro (Tatsuya Nakadai) adında bir samuray hanedanlığının yıkılmasından sonra fakirleşmiştir ve böyle bir hayatı samuraylık onuruna uygun görmediği için harakiri yapmaya karar verir. Bir klanın kapısının çalar ve “ronin” topraklarında yani oranın bahçesinde yapmak istediğini söyler. Klandakiler artık birçok samurayın bu yolla dolaylı yoldan para dilendiklerini anlatır ve yakın zamanlarda gelmiş başka bir samurayın acı bir hikayesini anlatırlar. O samuray harakiri için klan tarafından zorlanmıştır ve de ucuz bambu kılıçlarıyla yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılana rağmen harakiri yapmaya kararlıdır Tsugumo. İşte bu harakirinin yapılacağı mekan hazırlanır, tören için o klandaki insanlar toplanır. Harakiri yapılırken en son işi bilen bir yardımcı kafayı kesmesi lazımdır. Tsugumo, o klandan birisinin ismini söyler ama o adam o gün hasta olduğundan gelmemiştir. Bu üzerine birini yollarlar eğer gelebiliyorsa yardım etsin diye. Onu beklerken Tsugumo zaman dolsun diye anılarını anlatmak ister. Anılarında kendisinden önce bambu ile harakiri yapmak zorunda kalmış samurayı tanıdığını hem arkadaşının oğlu olduğunu hem de damadı olduğunu anlatır. İşte savaştan sonra fakirleşmelerini, kızını, bebek torununu falan anlatır. En sonunda torunun iyice hasta olduğunu damadının para bulmaya gittiğini geldiğinde ise onların klanı tarafından harakiri yapılmış halde getirilmesini anlatır. Damadının ölümünden bir kaç gün sonra torunu ondan da bir kaç gün sonra kızı ölür. Hikayenin buradan sonrasında hasta adamın durumunun hiç iyi olmadığını ondan törende harakiri yardımcısı olamayacağını bildirmek için geri dönmüştür messenger. Bunun üzerine Tsugumo başka birisinin ismini söyler o da hasta çıkar sonra başka bir isim söyler o da hasta çıkar. Bu işte bir gariplik olduğunu anlayan klan lideri biraz şüphelenir ve adamın harakiriyi yapması için zorlamaya başlar. Bu zorlamalara karşı sakince karşı gelerek anlatacağı şeyin çok az bir kısmının kaldığını onu da anlattıktan sonra klan liderinin istediği kişiyi yardımcı olarak kabul edeceğini söyler. Hikayenin bu kısmında hasta olan bu adamlar aslında damadının ölümünün de büyük sorumluluğu olan kişilerdir. Ve Tsugumo hepsi ile ayrı ayrı ilgilenmiştir. Kimonosundan önce 2 tane saç topuzunu çıkarıp ortaya atar. Sonrasında merak etmeyin adamları öldürmedim ama aynı derece onurlarını kırıcak şekilde sadece saç topuzlarını kestim der. Hikayesinde onlarla nasıl kapıştığını falan anlatır ekranda da güzel sahnelerle bunları görürüz. Bu iki adamı biraz gafil avlamıştır ama son adamla düello yapmıştır. Bu düello kısmının çekildiği yer aşırı güzel bir konum ve etkileyici. Bu düelloyu da anlattıktan sonra onun da saç topuzunu ortaya atar. Aslında adamlar hasta olduklarından evde değillerdir hepsi utançlarından çıkamamaktadırlar. Tsugumo ise zaten oraya harakiri yapmaya gelmemiştir, klana bir ders vermek in oradadır. Bunun üzerine klan lideri askerlerini salar ve tek samuraya karşı olan büyük bir klanın muharebesini izleriz. Bu dövüş kısmı bana Kurosawa filmlerine kıyasla daha yavaş saldırıların olduğu izlenimi vermişti. Sonrasında bir yerde okuduğuma göre o sahnelerde gerçek bıçak ve kılıçlar kullanmışlar sanırım o yüzden biraz daha dikkatli vuruyorlar sağa sola. İşte biraz kapışmadan sonra en son bir yere sıkıştığında tüfekli askerler gelir ona ateş etmeye başlar. Ama ateş etmeden önce Tsugumo harakirisini yapmaya başlamıştı. Bundan sonra klan lideri bu utanç duyulacak olayı duyurmamak adına ölenleri ve yaralıları büyük bir hastalıktan dolayı olduğunu iletilmesini ister. Bundan önce saç topuzları kesilmiş 3 adamının da zorla harakiri yapmasını ister.

Böyle yazınca belki taraflı bir anlatım olmuş olabilir ama filmi izlerken klan tarafı da Tsugumo tarafı da haklı geliyor yaptıklarından dolayı. Bir tarafta biri samuraylığa yapılan bu saygısızlıktan dolayı bir tepki amaçlı bunları yapmıştır biri de klanların hayır işlemlerinin istismara uğraması üzere yaptığı bir mesajdır. Siyah beyaz bu filmin her karesi bir fotoğraf gibi bu etik değerleri yakalamıştır. Kamera açılarını çok doğru kullanmıştır yönetmen nerede nasıl bir duygu vermesi gerekiyorsa öyle bir konumdadır. Büyük önemli bir film olduğu aldığı ödüllerle de gösterilmiştir. Japon hükümeti tarafından bir sanatçıya verilebilecek en büyük ödül olan Yükselen Güneş Nişanının da sahibidir.

Cyberpunk Tarza Bir Giriş ve Ghost in the Shell (1995) İnceleme

Cyberpunk 2077 oyunun çıkarılacağı duyurulduğundan beri bu tarza yönelik insanların ilgisi arttı doğal olarak ve oyundan önce bu tarza giriş yapmak için bazı materyalleri tüketmek istiyorlar. Ben de hafif bu tarza giriş anlamında biraz bilgi vererek ve bu tarzda en sevdiğim yapım olan Ghost in the Shell ile ilgili bir yazı yazmak istedim.

Cyberpunk 2077

Öncelikle Cyberpunk tarzı yeni bir oluşum değil bunun çok örneğini 1980’lere kadar bulmanız mümkün. İlk büyük dönüm noktasını ise Philip K. Dick’in 1968 yılında “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” adlı romanıyla gerçekleştiriliyor. Bu romanı çok düşük de olsa duymamış olabilirsiniz ama 1982 yılındaki uyarlaması olan Bladerunner filmini biliyorsunuzdur. Yine Philip’ten “Neucromancer” ve “Mono Lisa Overdrive” gibi kitaplarıyla Matrix serisine de ilham olmuştur.

Akira

Cyber kelimesi aslı cybernetics olan ve terimin yaratıcısı Norbert Wiener tarafından tanımlandığı gibi, hayvanda ve makinede kontrol ve iletişimi inceleyen bir bilimdir. Punk ise kelimenin içerisinde anarşistliğe, otoriteye karşılığı betimlemektedir. Bu ikisi birleştiğinde ise makineler aracılığı ile anarşiyi konu alan bir tanım olabilir. Cyberpunk teknolojisi, organ nakli için insan embriyoları yetiştirebiliyor, insanlar gibi düşünen makineler ve hatta bunlardan daha ileri makineleri yaratan bir evrendir. Teknoloji insan benliğini ileri düzeyde kaplamıştır ve yüksek teknoloji ile düşük yaşamın bir birleşimidir. Geleceğin bu dünyasında şehirler, yalnızca güçlülerin hayatta kaldığı bir ortam halindedir. Cyberpunk bu karamsarlık içindeki çeşitli suçlara bulaşmış alt veya üst tabakadaki insanlara odaklanıyor. Sisteme karşı olan bu özgürlük sevdasındaki savaşın hikayesini yasa dışı dünyaya evirirken genellikle bir ahlaki belirsizlikte tutuyor. Sistemin de ona karşı gelenin de iyi veya kahraman olmadığı tarzdır.

Westworld Sezon 3

Bu tarz başlangıç adımlarını batıda atmış olsa bile Japonya’dan da tonla eser elimize geliyor. Akira, Alita: Battle Angel, Cowboy Bebop ve de en önemlisi Ghost in the Shell ile beraber cyberpunk ortamıyla aşılanmış bir manga ve anime dalgası oluştu. Film ve dizi anlamında başka örnekler kısmında şunları sayabiliriz: Altered Carbon, Westworld’ün özellikle 3. sezonu, Robocop, Total Recall, Brazil ve 12 Monkeys örnek gösterilebilir.

Ghost in the Shell (1995) İncelemesi

2029 yılında yarı insan, yarı makine, yarı bilgisayar olan cyborgların olduğu evrende geçiyor yukarıda da tanımladığımız gibi. Baş karakter Binbaşı Motoko Kusanagi, istihbarat operasyonu yürüten bir cyborgtur. Başlıca karakterler ve diğer karakterler şekil değiştirebilir, görünmez hale gelebilir ve başkalarının zihnine dalabilir. Japonya dış işleri bakanlığının Proje 2501 kod adında bir ileri seviye bir ajan oluşturmuştur. Ama sonrasında bu ajan daha da bilinç elde etmiş ve bu sanal net ortamından kurtularak yeni bir bedene geçmek istemektedir. Bu yolda önüne çıkan tüm engelleri aşmaya başlayınca bir sorun olarak karar verilir ve durdurulması lazımdır. Puppet Master yani Kukla Oynatıcısı ismini de kendisin verir. Bu sıkıntıya dur diyebilmesi için Binbaşı Motogo Kusanagi göreve verilir. Bunlar oluyorken Binbaşı da kendini sorguladığı, varoluşunu, insanlığını tanımlama yolunda olmaya başlamıştır. Ruh ve gerçekliği ikisi de sorgulamaktadır. Birçok diyalog ile bize bunu etkili şekilde sunmasının yanında filmin ilk dakikasından beri çeşitli görüntülerle de bunu hissettiriyor. Bir takım aksiyonlardan sonra filmin sonunda Kukla Ustası ile Kusanagi’nin hasar almış halde birleşmesinin başladığı sahne geliyor. Yazılımsal bir birleşim olsa bile Kusanagi’nin bedeninde olur bunlar. Bu birleşim sonrasında aldığı saldırı sonrası ne kadar yarıda kalmış olsa da Kusanagi başka bir bedene aktarıldığında bu işlem tamamlanmış olur. Bu yeni bedenin genç bir okula giden kız bedeni olması da doğumu simgelediği söylenmektedir. Bu birliktelikle yeni bir yaşam formu ortaya çıkmıştır.

Felsefik anlamda sorgulamanın yerinde olduğu ve bunların asla cevabının verilmediği tamamen izleyiciyi düşünmeye yönelten ve bu tarz yapay zeka filmlerine ve özellikle Matrix’in oluşmasına etkili olmuş bir anime filmdir. Matrix izlerken aşırı klasik geldiğinden ötürü sıkıldığımı bilirim ama bu öyle gelmemektedir. Yerinde keyifle izlediğim bu türde hoşuma en çok gitmiş yapımdır.

Perfect Blue (1997) İnceleme

Pek anime izleyen biri değilimdir ama bu sevdiğim, etkileyici yapımlardan biri olduğu için yazmak istedim. Yönetmen Satoshi Kon’un ilk uzun filmi olmasına rağmen aşırı derece güzel olmuş bir yapımıdır. Kimilerine göre Hayao Miyazaki’den bile iyi bir yönetmen diye adlandırılır ama bence o biraz abartı olur. Hayao Miyazaki yapımları cidden ayrı bir seviye onlardan da yazarım ilerde sanırım. Neyse asıl filmimizi konuşalım, Perfect Blue biraz gerilim biraz psikoloji animesidir. İlk başta normal bir film olarak çekilecektir ama büyük bir deprem sonrası yapımcı şirketin zarara girmesi sonucu filme yeteri parası olmadığı için anime olarak çizilmesini karar verilmiştir ve Satoshi Kon’a emanet edilmiş. Şimdi o yılları düşündüğümüz zaman film olsaydı bu kadar iyi effectli bir iş çıkmayacaktı. Anime olması şuan bile etkileyici haliyle dezavantajdan çok avantajdır. Renkleri, kurgusu, müzikleri çok iyi yönetilmiş bir de üzerine böyle bir hikaye ile anime sevmeyenleri bile içine çekebilir.

Mima bir pop grubunun üyesi iken sinemada kariyerini devam etmek istemesi üzerine gruptan ayrılır. Bu kararı çoğu hayranını üzer ve hatta hainlik yaptığı ile ilgili mektuplar, faxlar almaya başlar. Sinema kariyeri, şarkıcılık kariyeri kadar iyi değildir. Ufak replikleri vardır. Sonrasında bir tecavüze uğrama sahnesinden rol alır. Bu sahnenin çekimi Mima için travma yaşatacak kadar gerçekçi gelmiştir. Bundan sonrasında bayağı psikolojik olarak bunalıma girmeye başlar, etrafındaki projeyi yöneten insanların öldürülmesi, yüzü biraz değişik şüpheli bir adamın hep karşısına çıkıp durması Mima’yı kötü etkiler. “Mima’nın Odası” adında da bir internet sitesi vardır ve site Mima’nın kariyer değişikliği ile ilgili sanki kendi ağzından pişmanlıklarını anlatmaktadır. Tüm bu olaylardan sonra gerçeklikle bağı iyice yok olmuştur. Büyük bir anlam, benlik karmaşasına seyirciyi de sıkmadan yormadan ekliyor.

“Nobody cares for you anymore. You’re tarnished and you’re filthy.” – Mima Kirigoe

Quentin Tarantino Üzerine ve Filmlerinin Kendimce Sıralaması

Tarantino şuana kadar benim en sevdiğim yönetmendir. Sinemanın o ilgi çeken yönlerini bana ilk tanıtan kişidir. Filmlere olan sevgimi ortaya çıkartmış bir deli dahi yönetmendir. Adamın derdi zaten etkilendiği yapımları kendi kafasında yeniden kurup tamamen kendi zevkine yönelik film yapmak istemesidir. Yok gişe yapmalıyım, yok şu tarz seyirci de anlamalı ondan şöyle yazayım, yok şunlara da hitap etmeli falan demeden kendi görüşünde en iyi olanı yapmak için kafayı koymuş biridir. Bu çılgınlığı ile bu kadar başarılı olmuştur zaten.

Bol kanlı, şiddetin dorukları içerisinde iken o eğlenceli kısmı ile de değişik bir filmi yakalamamızı sağlıyor. Bazen o şiddet bize eğlenceli gelirken bazen ciddi ve etkileyici geliyor, peki bu nasıl oluyor? Bunun cevabı seslerin kullanımında saklı. Yapılan bir incelemeye göre iki tip ses var sinemasında: biri çizgi film vari o eğlendirici sesler biri de gerçekçi atmosferik sesler. Bir şey izlerken genelde bu ikisinden biri ağır basıyordur. Ama Tarantino filmlerinde bunlar bir o yana kayıyor bir bu yana kayıyor. Eğer ana karakterimiz birisine saldırıyorsa ses bize daha hoş ya da bizi mutlu etmesi için daha çizgi filmden çıkmış gibi geliyor. Ama mesela bizim karaktere vuruluyorsa bu ses bize daha acı gelmesi için gerçekçi tarafa kayıyor. Bununla ilgili bir video yapılmış onda daha detaylı görebilirsiniz hem de daha detaylı dinleme şansınız olur.

Kulağımıza gelen seslere şunu da eklememiz lazım Tarantino’nun en iyi müziklerle bizi alıp götürmesi. Filmlerdeki tüm müzikler mi bu kadar iyi seçilebilir ya. Duygu patlaması yaşamamak için daha iyi bir sebep yok. Playlistlere göz atın kesinlikle.

Sonrasında diyaloglar genelde uzundur ve bazen filmle hiç alakası olamayan şeyler sunar bize. Normalde bu alakasız konuşmalar biz izleyicisi sıkar veya olaydan koparır ama nasıl oluyorsa yine kopmuyoruz. Boş muhabbet gibi gelse de konuşmalar bizi karakterle bağlayan unsurlardır. Ayrıyeten sanırım çizgisel olmayan hikaye anlatımının da etkisi var. Bir anda oradan buraya geçiyor ve geçiş sonrası merak uyandırıyor. Bu atlayışlar bizim tam sıkılacağımız yerde oluyor ve yeni bir yere yelken açıyor.

Tarantino’nun sinema okuluna falan gitmediğini hepimiz biliyoruzdur sanırım. Bol bol film izleyen biri olduğundan aşırı etkilenerek bu sektöre sonradan atılmıştır. Bir video kasetcisinde çalışan biriydi elinin altında dolu film vardı haliyle. Filmlerinde kendince ikonikleşen sahneleri olduğu kadar izlediği filmlerden etkilendiği açıları çok iyi ekrana taşıyan birisidir. Yönetmenden daha çok iyi bir izleyici olması ortaya çıkardığı ürünleri değerli kıldı. Yönetmenlerde genelde bir estetik kaygı olur ama Tarantino’da bu yoktur ve en kötü yerden bile çok iyi malzeme çıkarır.

Şimdi kendimce en sevdiğim filmleri sıralıyorum:

1) Pulp Fiction

Ucuz roma diye de çevirilen başlığını, basit ama abartılı kısa hikayelerin olduğu dergilerin isminden alıyor. Bu klişelerden oluşan bir zeminde yine bize aksiyonlarını şiddetini gösterse de klişe tarafını karakterlerin daha insan gibi yanlarıyla yok ediyor. Filmde 4 tane farklı hikaye var ve bunlar birbirleri ile dairesel anlatımla kesişiyor. Hikaye olarak öyle yeni bir tarafının olmadığını söyledik ama karakterlerin o günlük hallerini gösteren detayları ile bizi o uydurma hikayelerden uzaklaştırıyor. Çünkü onlar da bizim gibi davranan 5$’lık milkshake’i dert eden, kendi ufak dertleri olayları olan insanlar. Bu detaylar bize onları tek düze görmemizden uzaklaştırıp daha geniş anlam yüklememizi sağlıyor. Abartı tepkilerden uzak gerçekçi davranıyor bir kere insanlar, hangi filmde görülmüş bunlar. Diyaloglar demiştik yukarıda, tüm bu izleyici için değişik durumları güzelce fark ettirmeden oturtuyor. Kaç yüz kere izledim bilmiyorum ama hiç birinin sıkmadığını biliyorum. Çünkü o sinir olduğum aptal karakterlerin olmadığı eşsiz bir film benim için.

2) Kill Bill Vol.1 ve Vol.2

Kanların oradan şuraya uçtuğu intikam filmi. Bu sefer gerçekçilik de yok yani aşırı aksiyonun içindeyiz peki bunun nesi klasik filmlerden uzakta? Yine diyaloglar ve yine müzikler bu filmi arşa çıkaran yapılar. Hani sesleri nasıl kullandığından bahsettik ya onlar ve müziklerin efsaneliğini en çok bu filmde anlayabilirsiniz. Hikayenin öyle bir albenisi yok ama o ortamın etkileyiciliği, atmosferi için yine kaç kere izlettiren filmler. Hikaye bunların arasında süzülen asla sıradan gelmeyen bir yapı alıyor. Hattori Hanzo’sundan O-ren İshii’sine, Bride’dan Bill’ine dolu dolu bir katman ve ayrıntı gerçekliği bizlere yetiyor da artıyor. Bir de bu filmlerde o kadar çok kan kullanıldı ki bazı kısımları belli olmasın diye ya karanlık ya da siyah beyaz yapıldı.

-Spoiler-

Detaylar ve diyaloglar yine baskın bu filmde ama en çok hoşuma giden bir kısım var o da O-ren İshii’nin karakterimize “Umarım enerjini saklamışsındır yoksa 5 dakika bile dayanamazsın” demesi ve tam 4 dakika 59 saniyede kendisinin ölmesi. Off bu detayı duyduğumda neler hissettim anlatamam.

3) Reservoir Dogs

Tarantinonun yarısı yangında kaybolan ilk filmi sayılmıyorsa Reservoir Dogs ilk filmidir. Tarantino ögelerinin temelinin olduğu bu film kötü mafya adamlarına olan bakışımızı daha derine taşıyarak olayın meraklandırıcılığı ile de bizi sürükleyen filmi. Ufak bir mekanda çeşitli karakterlerle geçiyor ve gerilimi yüksek bir film.

4) Hateful Eight

Tarantino’nun 8. Filmi ve Western tarzı sevdiğinden Django Unchained’tan sonra yine aynı Western havada olan ama yapı bakımından çok farklı bir film. Hatta devam filmi tarzında olacakmış sanırım ama vazgeçilmiş. Bu vazgeçme bence iyi olmuş. Havası daha farklı olmuş böylece. Film neredeyse tek bir odada döndürüyor o işleri ve entrikaları. Kapalı alan olduğundan izlerken sıkması lazım ama hava alma noktaları var filmin arada ya kar fırtınasında kapı açılıyor ya da ufak bir dışarıya çıkış var. Bu da ferahlatan bir detay 3 saatlik bir film için. Yine anlattığımız diyaloglar çok önemli konumda ve bolca kan var.

5) Inglourious Basterds

Bu film de yine tüm klişe filmleri yıkan bir film. Hatta çoğu izleyici eskiden izlediği savaş filmleri tarzında bir şey beklemiş, ama bunu Tarantino’nun yaptığını unutmuşlar sanırım. Klasiklik yok yine. Savaş görmesek bile savaş zamanı ortamı çok güzel resmeden bir film. İlginç bir ton karaktere sahip bir film ama en dikkat çekeni ise kötü karakterimiz Hans Landa (Christopher Waltz). Filmin başından sonuna kadar bu kadar kaliteli kötü olunur. Sessiz sakin konuşması ile insanları köşeye sıkıştırması ve duruşu ile mükemmel bir detay.

6) Django Unchained

Tarantino’ya özgü ilk western filmi, ama kullandığı kölelik ve siyahi meselelerini dramatik anlamda ele almıyor. Diğer filmler bu durumu geçmişe saygı açısından kazananın olmadığı bakışta ele almaya çalışır ama Tarantino bu durumu umursamıyor. Hatta “Nigger” kelimesi bol bol kullanılıyor. Filmler günümüze geldikçe çekimlerinin güzelleşmesi de Tarantino’nun diğer detaylarıyla daha iyi hale geliyor diyebiliriz ama Tarantino’nun o temel detaylarından uzaklaşmaya başlamış bir film. Bunun sebebi diğer filmlerinden günlük hayattan göndermelerinin yapılmaya müsait olması. Bu film eski bir zamanı ele aldığından o tarz göndermeleri görememekteyiz. Ama genel anlamda harika bir film yine de.

7) Once Upon a Time in Hollywood

Bu film 1960 ve 1970 arası tonlarca detaya sahiptir ve eğer benim gibi o dönemde yaşamamış bir insan iseniz çok da etkilemeyecek bir filmdir. İzlerken içimden hep şunlar geçiyordu “Ah, şuralar ne mesajlar var da ben anlamıyorum”. Yine de ilginç senaryosu ile karakterleri ile güzel bir filmdir ama işte anlamamak filmi belki de bu kadar geriye koymama sebep oldu.

8) Death Proof

Filme girerken görüntü kalitesinden, pozlamasından başka bir şey izlediğin hissi vardır çünkü bu film biraz daha B Movies’lere benzemektedir. Böyle bir yolla o filmlere olan saygısını da göstermek istediği anlatılır yönetmenin. Aykırı bir tarafı ise bir takım karakterleri oluşturduktan sonra filmin yarısında öldürmesi ve sonra yeni bir grup karakterleri oluşturması. Bu cesaret gerektiren bir seçim bence. Bir şeylere bağladıktan sonra onları yıkıp yenilerinin kurulması. Ben çok sevmedim ama Tarantino dünyasından malzemelerin dolu olduğu bir film.

9) Jackie Brown

Bu film neden en sonda biliyor musunuz? Tarantino’nun o klişelerden uzak ama klasik hikayeler anlattığından bahsettik bol bol. Bunu bu filmden önce Reservoir Dogs ile Pulp Fiction ile en başarılı halde yaptıktan sonra en klişe hikayeyi çok dolduramadığı şekilde yapmış olması bu filmi benim görüşümde en sona koyuyor. Hatta kendisinin bir sözü vardır iki tip senaryo vardır biri film senaryosu diğeri de gerçek hayattan daha gerçek senaryo şeklinde. Şimdi Pulp Fiction ve Reservoir Dogs, ikinci tip senaryo ise bu film senaryosu olandır. Filmde sıkıldığımı az daha uyuya kalacağımı hatırlıyorum. Bir de Tarantino maratonuna Pulp Fiction’ın etkisiyle en baştan başlayıp ilerliyorum ve üçüncü izlediğim film bu oluyor. Cidden hayal kırıklığından başka bir şey değil. Samuel L. Jackson eğlenceli tek onu hatırlıyorum.

Kill Bill

Tarantino 10 film çekeceğim hayatımda demişti şuan toplam 9 filmi var yardımcısı olduğu yapımları saymazsak tabii Dusk Till Dawn gibi. O filmde de kendi evreninden detaylar bulunmakta ama tamamen başkalar. Neyse 10. filmi bekliyoruz şimdi izleyiciler olarak ama ben asıl olarak Kill Bill Vol.3’ün olmasını bekliyorum. Yakın zamanlarda da zaten bunun mümkün olabilecek bir plan olduğunun sinyalini vermişti bir de Kill Bill Vol.1’de karakterimiz siyahi kadını öldürdükten sonra onun küçük kızına ilerde intikam almak istersen anlayışla karşılarım gibi bir şey demişti. O kesiti duyduktan sonra bekler haldeyim zaten, gelirse çok sevinirim. Big Kahuna Bugers’lı, Red Apple Cigarets’li, kendine has çekim şekilleri ile bir klasiğin daha yükselmesini istiyorum.

Tokyo Story (1953) Spoilerlı İnceleme

Late Spring veya Early Summer gibi bir çok filmlerle belki tanıdığınız Yosujiro Ozu’dan yine onlar gibi ailevi olaylardan ve nesil çatışmasının konu aldığı bir film. Hatta Late Spring, Early Summer ve Tokyo Story üçleme olarak görülür. Japonlar için Seven Samurai ne kadar kültürel anlamda önemli olsa da Noriko üçlemesi de büyük yer kaplamaktadır.

Film yaşlı anne ve babanın Tokyo’da yaşayan çocuklarını görmeye gitmesi ile başlıyor. Tabii savaş sonrası gelişen ve yoğun bir şehir vardır karşılarında. Bu onlar için zorlu olacaktır çünkü çocukları o kadar çok işlerine sıkışmışlardır ki anne babalarını doğru düzgün bir yere gezmeye bile çıkaramamaktadırlar. İlk gittikleri oğulları bir doktordur, o evde yine torunları ve oğulları ile kültürel farklar ortadadır. Tokyo’ya vardıklarından beri Tokyo’yu seyirciye de göstermez yönetmen. Gösterdiği tek şey fabrika bacaları ile çirkin sanayileşen Tokyo’dur. Bu anne babanın savaşta ölmüş olan çocuklarının eşi daha çok ilgilenmektedir. Önemli bir kaç yere giderler ama hep bize turistlermiş hissiyatını verir film sanki kendi ülkelerinden bir yeri geziyor gibi değillerdir. Bu gezi için ona dul geline çok teşekkür etmektedirler, öz çocuklarından beklediklerini hiç bulamamışlardır. Öz çocukları sonra bir karar verirler. Kendileri gezmeye çıkaramadıkları için bir başka yakın şehirdeki kaplıcalı otele ebeveynlerini yollama planı yaparlar. Bu otele gittikleri ilk anlar güzeldir. Deniz olsun, kaplıca olsun beğenirler ama gece yatma saatinde gençler hala sesli şekilde takılmaktadır. Bu konuda rahatsız olan yaşlı çift erkenden dönerler. Geldiklerinde ise kızının o akşam birilerini misafir edeceğini öğrenirler. O gecelik başka yerde kalmaları gerektiklerini fark edip yer aramaya başlarlar. Yaşlı kadın askerde ölmüş olan oğlunun eşinin evinde kalır ama yaşlı adam birilerini bulmalıdır. Tokyo’ya geldiğin eski arkadaşlarından birilerinin de artık Tokyo da yaşamaya başladığını öğrenmişti. Onlara bir gezme düzenleyip müsait olma durumlarını öğrenmek ister. Ne yazık ki değillerdir ama eski arkadaşlarını görmüştür bu vesile ile. Gece olunca bu arkadaşlar içmeye giderler. İçtikçe biraz daha dertlenirler. Çocuklarının yaptıkları hayırsızlıklarından dem vurmaya başlarlar. İyice sarhoş olduklarında ise polis kızının evine getirir yaşlıyı. Kızı duruma kıza kıza bir yatak hazırlar. Sabah olunca yaşlılar evlerine dönme kararı alırlar. Trende iken yaşlı kadın hastalanır. Sağlığı git gide kötü olmaya başlayınca çocukların hepsine çağrı yollanır. Çocukları hala bu yoğunlukta bu nereden çıktı diye hayıflanırlar ama anneleri olduğu için gelirler. Kadın, geldikleri günün sabahına yaşamını yitirir. Cenaze işlemleri biter bitmez geri dönmek için vakit kaybetmek istememektedirler hatta dul kalan gelinlerinden kendileri yerine ekstra orada kalmasını isterler. Bir de daha yüzsüzce yaşlı kadının kimonolarından bir kaçını hatıra olarak almak isterler. Diğer normalde yaşlılarla yaşayan kızları bu duruma çok sinirlenir ama yüzlerine bir şey diyemez. Geline anlatır bunları. Gelin yine her zamanki gibi temiz kalbi ile güzel güzel cevaplar vermektedir. Yaşlı adam bile gelir özel olarak o kıza çok teşekkür eder. Bizi kendi çocuklarımız bile bu kadar bakmazken sen bize vaktini çok ayırdığını anlatır. Gelin yine mütevaziliği üstünde bunların hiç bir şey olduğunu söyler. En son gelin Noriko da ayrılınca yaşlı adam yalnızlığına yelpazesini sallayarak dalar.

Noriko ve Shukichi

Film az diyalogla dolu dolu şey anlatmayı başaran bir yapıttır. Dramatik anlamda bir şarkı yoktur filmde ama yine bu dramı hissederiz. Onun dışında savaş sonrası Amerika’nın Japonya üzerindeki etkilerini insanlardan gördüğümüz gibi arka planda duran objelerin markalarından da görebilmekteyiz. Bridgestone bir lastik ve markasını hatırlamadığım bir deterjan markası gözükmektedir benim aklıma gelenlerden. Hikaye anlamında bizi öyle şaşırtan işlere kalkışmaz veya karakterlerden de bu tarz bir absürtlük bulmamız zordur. Aile yapısı şuan bile günümüzde yaşanabilecek konular ve olaylar üzerinedir. 70 yıl önce çıkmış bir film olmasına rağmen hala kendimize göre pay çıkarabileceğimiz bir film. Bu üçlemenin hepsini izlemeseniz bile birini izlemek bile yeterli olacaktır.

Gelin Noriko yine dıştan utangaç utangaç fotoğrafa katılmış

Early Summer (1951) Spoilersız İnceleme

Late Spring filmindeki gibi yine olay evlenmek üzerinedir. Ama serinin ilk filminde biraz daha nedenler ailenin içinde olduğu geleneksel sebeplerdendi. Bu filmde ise biraz daha öznel durumlar üzerine neden evlenmediğinden oluşuyor. Modernizmin getirdiği feminizm akımını da hissettiriyor. Daha bireysel bir duruş içindedir bu sefer Noriko. Bu filmde evlenmek istemeyen bir Noriko yerine ailesinin istemediği biriyle evlenmek isteyen bir Noriko vardır.

Noriko serisi her ne kadar aynı temel konular etrafında olsa bile ya da her üç filmde de Noriko adında bir karakter olsa bile devam film değillerdir. Daha çok Tokyo’daki üç farklı aileden farklı hikayeler sunmaktadır.

Film yine simgesel ve sözlü anlamda dolu detayı barındırmaktadır. Savaşı ve ondan sonraki dönemler için de yine bulundukları mekanlar veya nesneler üzerinden aktarmaktadır. Kafesteki kuşlar, kiliseler, kitaplar gibi detaylarda görmekteyiz bunları. Farkındaysanız bu filmleri anlatırken hikayeye pek girmiyorum bunun sebebi Yosujiro Ozu bize bir hikaye sunmaya çalışmamasından dolayıdır. Bize bir takım deneyimleri göstermektedir. Ve bu deneyimleri her zaman diz hizasından yukarıda olmayan kameralarla görmekteyiz. Bu aslında yeri geldiğinde çok zor bir açıdır, bazı duyguları veya durumlar hep bu açıdan yansıtmak imkansızdır. Ama hepsinden almamız gereken şeyleri alabilmekteyiz ve filmlerin her saniyesi bir tablo gibi durur.

Late Spring (1949) Spoilersız İnceleme

Yosujiro Ozu’nun önemli Noriko üçlemesiyle ilgili de bir şeyler yazmam lazımdı. Ve işte o meşhur ufak aile problemleri, nesiller arası farklıları işleyen filmlerinden Late Spring yazımız. Ozu diğer Japon yönetmenler arasında en çok savaş sonrası kültür değişimlerine ve jenerasyon kavgalarına değinen yönetmendir. Akira Kurosawa mesela daha batılı tarzda film yapan birisi kalır yanında. Ama bu ikisinin bir çatışmaya girmesi gerektiğini göstermez. İkisi de Japon sinemasında önemli isimlerdendir.

Film, çağdaş, modern ve sevgi dolu genç bir kız Noriko (Setsuko Hara) ve kibar bir profesör olan babasının (Chishû Ryû) yaşantısında geçiyor. Noriko 20 küsürlü yaşlarında zamanına göre evlilik yaşı gelmiştir ve çevresi bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini söylemeye başlar. Kız ise evlenmek istememektedir ve evlenirse babasına kimin bakacağını bilmemektedir. Babası da kızının zamanının boşa gitmemesi için kendisinden daha genç biriyle evleneceğinin yalanını söyler. Böylelikle kendisini düşünmeyi bırakmasını ve eş adayına sevgisini odaklamasını ister. Noriko’nun şüpheleri vardır ama hala, bunun olmasını istememektedir çünkü hayatı şuan mutludur başka bir şeye ihtiyaç duymamaktadır. Evlenirse asıl işlerin değişeceğini düşünmektedir. Her iki tarafında haklı olduğu sessiz bir savaş içerisinde döner film.

Ozu ne kadar sade bir sinematik içinde çekse bile filmlerini hep bir ağırlığı üzerimizde hissettirir. Genelde yerde oturma seviyesindeki çekimleri ve farklı mekanların aldığı açıları ile görsel anlamdaki bu Japon duruşuna simgesel anlamdaki zıtlıkları katarak hikayeyi doldurmaktadır. Filmde Coca-Cola logosu, beyzbol oynayan yeni nesil çocuklar görünmektedir. Bunlar reklamdan ziyade savaş sonrası Amerikan kültürüne veya batılılaşmaya kayan Japon kültürünü göstermek istemesindendir. Ozu her ne kadar zamanında bile geleneksel sıkıcı filmler yaptığı söylense bile çizgisini bozmayan başarılı bir isimdir.