Vals im Bashir (2008) Spoilersız İnceleme

İsrail yapımı savaş animasyon filmi, 1982 Lübnan savaşını konu alıyor. Gerçek insanların hikayelerini işliyor ama biraz kendi açısından anlatım yapan bir film gibi geldi. Psikolojik olarak savaşı hissetmiyorsun filmde. Daha çok Ari Folman’ın savaş zamanı unuttuğu anıları tazelemek amacıyla arkadaşlarıyla buluşup konuştuğu, biraz da savaşın kötü yanlarını ortaya koymaya çalışan bir film. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır bence. Film İsrail bakış açısına kaysa bile kendi yaptığı kötülükleri de gösterebiliyor. Ama yine suçlarını tam kabul etmiyor. Savaşı da psikolojiyi de bana geçiremedi bu film, ama çoğu insana ulaşmış. Müzikleri daha iyi olsa belki biraz daha içine alabilirdi. Bu tarz savaş filmlerinde müzik aşırı önemli bence. Onun dışında animasyonları çok güzel sanki gerçekte çekmişler de üzerine carton effect’i atmışlar gibi. Detaylı çizim olmuş, bu çizime yakışacak duygu yüklemesi yok bunun nedeni de sanırım tarafsız anlatmaya çalışırken yine tam başaramamasından kaynaklı. Önerdiğim bir film değil pek.

Hayalet Hikayeleri: Kwaidan (1964)

Masaki Kobayashi gibi yine Japonya’nın önemli bir yönetmenin elinden çıkmış, Lafcadio Hearn’nın “Kwaidan” adlı kitabındaki 4 öyküyü uyarlamıştır. Bunlar Japon kültüründe bayağı boy gösteren hayalet hikayeleridir. Yazarımız da zaten sonradan Japon vatandaşı olan birisi, o yüzden dıştan iyi gözlem yapılmış ve duruma oturmuş hikayelerdir. Her ne kadar yavaş bir film olsa bile içindeki gizem ve yanılsama izlemeye yetiyor. Hayalet filmi ama korkudan ziyade merakla izlenebilecek bir film.

Öykücülüğü iyi olduğu kadar sanatsal anlamda da gözü iyi doyuran bir filmdir. Eski filmlerde en çok sevdiğim kısım bazı effectleri yapış tarzları çünkü teknoloji veya bilgisayarlar yok, mekanik anlamda işlerini yapıyorlar ve cidden başarılı oluyorlar. Fantastik bir alemde olaylar döndüğünden gökyüzünü boyamışlar ama ışık ve renklerle bu durum izleyiciye o kadar da batmıyor. Hatta değişen bir renk paletiyle insanı büyülemektedir. Onun dışında hayaletlerin yeri geldiğinde transparan oluşu da çok iyi yapılmıştır. Bir de tüm bu çekimleri ufak bir hangar gibi bir stüdyoda yaptıklarını unutmamak lazım. Döneminin teknik imkanlarına göre aşırı başarılı bir film. Bana göre tek bir sıkıntı var yanlış hatırlamıyorsam 300 küsür geminin olduğu bir savaş sahnesidir. Doğal olarak az kaynaklardan dolayı ufak sallarla çekilmiştir. Ama ben olsam ufak salları değil de bir veya iki büyükçe gemiyle çeşitli çekim oynamalarıyla yapardım. Gemi diyorum da tam gemi olmasına da gerek yok bazı açılardan öyleymiş gibi gözükse de yeter. Bir de büyük bir tabloda savaşın çizimlerini gösteriyor arada zaten. Bu çizimlere daha çok odak verip belli önemli kısımları canlandırılabilirdi. Tabii yine de o kadar güzel olmayabilirdi. O kısma rağmen aşırı güzel çekilmiştir sadece kendimce bir görüş yazdım.

4 hikaye, 4 farklı mevsim, 4 farklı renk ve 4 farklı duygu. İlk hikaye pişmanlığı konu alıyor, mevki alabilmek amaçlı eşini terk edip başka bir kadınla evlenen kocasının pişman olup affedilmek istese bile bir azap çekmektedir. İkinci öykü ihaneti ele alıyor en sevdiğim hikaye budur filmdeki. Fırtınada yakalanmış genç ve ihtiyar adamın Kar Kadını adlı bir ruh ile öldürülecektir ama kadın genç olanı yakışıklı olduğundan öldürmüyor ama birilerine orada olanları anlatırsa öldürceğini söylüyor. Aradan yıllar geçip şans eseri karşına gelen bir kadınla evlenen adamımız bir gün eşine olanları anlatır. Bu anda ise eşinin aslında Karlar Kadını olduğunu öğrenir. Ama bu sefer de ruh adamın hayatını çocuklarının hatrına bağışlar. Üçüncü hikaye yalnızlığı anlatıyor, bir manastırda gözleri görmeyen bir müzisyen var. O kadar güzel çalıyor ki bir Samuray hayalet onu soylu bir hayalete çalması için götürür. Ondan sonra ise garip şeyler olucaktır. Dördüncü hikaye çaresizliği anlatıyor, içtiği kapta yüzler gören bir muhafızın aklını yitirmesi ile sonlanır. Öyküleri uzun uzun dolu dolu anlatır, bu kimisi için aceleye getirmeden, ölçülü bir anlatımdır kimisine göre de tam tersi. Üç saatlik versiyonun yanında kısa hali de var sanırım ama kısa halinde bir hikayenin olmadığı söyleniyor. Siz yine de uzun halini izleyin.

Ya En İyi Versiyonum Buysa?: Lady Bird (2017) İnceleme

“İsmim Lady Bird, bana benim tarafımdan verildi.” der Christine, kendisine adı sorulduğunda. 2000’lerin başında sade bir 18 yaşına giricek bir kızın büyüme hikayesidir film. Sacramento’nun çok da zengin olmayan kısımlarında yaşayan, katolik lisesine giden orada en yakın arkadaşı ile tiyatral anlamda bir şeylerle uğraşan, iki birbirinden farklı erkek arkadaşı ile olan çabalarını gösteren, annesiyle anlaşma sıkıntıları olan bir kızın hayat kesitidir. Mantıklı ve samimi hazırlanmış senaryosu ile keyifli bir izleme sunuyor çoğu filme göre. Mücadelelerini, duygularını inandıran, peşinden koştuğu şeyleri her insanın yaşayacağı tarzda gösteren bir film.

Rahat bir gelişim için başka bir yere gitmenin gerektiğini her insan hayatında hissetmiştir. Oradan kaçma ihtiyacı içerisinde karakterin de gelişimini evrensel dilde okuyabiliyoruz bu da çoğu izleyicinin ve eleştirmenin sevmesini sağlamıştır. Çıktığı yılın gözde filmlerinden biridir Lady Bird, keyiflidir.

Ladri Di Biciclette (1948) Spoilerlı İnceleme

İtalyan sinemasından çıkmış, savaş sonrası fakirlik ve sefaleti iyi gösteren hatta İtalya hükümeti, İtalya’yı kötü tanıttığından gösterimini yasaklamıştır. Rome şehrinde olaylar geçiyor ama şehrin öyle kuytu yerlerindedir ki Rome şehrinde olduğunu aklınıza bile getiremezsiniz. Birçok ödülü bulunmaktadır.

II. Dünya savaşı sonrası italyada iş arayan bir adamın çalınan bisikleti için arayışlarını gösteriyor genel anlamda. Uzun sıraların beklendiği iş bulma kurumunda afiş asma işi bulunur ama bisikleti olması gereklidir. Kendi bisikletine önceden el konulmuştur, belli bir paraya ihtiyacı vardır geri alabilmek için. Bu durumunu öğrenen eşi çeyizlik çarşaf veya yorganlarını satarak bisikleti geri alıyorlar. Dönüşte kadın bir falcının yanına uğramak istiyor. Nedeni ise falcı ona kocasının yakında iş bulacağını söylemiş, teşekkür etmek istiyormuş. Kapıya bisikleti bıraktıklarından beri çalıncak diye gerim gerim gerildim ama çalınmıyor. İlk iş gününe mutlu uyanıp oğlu ile hazırlanıp yola koyuluyorlar. Sıcak aile yapısı yürekleri ısıtıyor. Ama çalınma olayı çok geç olmuyor ne yazık ki, iyi kötü posterleri yapıştırırken bisikletini çaldırılıyor. Hırsızın yardımcıları olmasa bir şans yakalayabilirdi. Hırsızın yardımcıları yolunu kesiyor ya da başka yola gitmesini sağlıyor. Sonrasında polise gitse bile polis bulunmasının güç olduğunu söylüyor.

Sonrasında birkaç arkadaşı ile bisiklet pazarlarında uzun uzun bisikleti arıyorlar. Çalan adam büyük ihtimalle burada satmaya çalışacaktır. Kendi bisikletine benzer bir bisiklet bulurlar ama seri numaraları eşleşmemektedir. Çaresizlikle ve o umut arası duyguyu iyi yansıtıyor oyuncular. Sonra başka bir gün başka bir pazarda çocuğu ile araştırıken hırsız ile bir yaşlı adamın konuştuğunu görür. Hırsızın peşinden gider ama yine hırsız kaçar. Bu sefer yaşlı adamı takip eder ve kilisede ayin olurken sıkıştırmaya başlar ama bir bilgi çıkmaz, yaşlı adam da kaçar. İyice moralleri bozuktur, çocuğuna laflarına sinirlenip bir tokat geçirir. Yaptığına pişman olmaması uzun sürmez. Bunun üzerine oğluyla paraya kıyıp pizza yemek isterler, zaten en dipte hissederler biraz kendilerini mutlu etmek isterler. Hafif lüks gibi duran bir restoranda yemeklerini yerler, içkilerini içerler. Paraları yetişmeyecek de yine zorlanacaklar diye endişelendim ama sıkıntısız atlattılar. Dönüşte o falcıya bir uğramak aklından geçer adamın. Falcı bisikleti aramaya devam ederse şuan bile bulabilirsin ya da bulamayabilirsin diyor. Resmen biraz beleşe para alıyor. Tam kapıdan çıktığında ise hırsızı yürürken görür. Hırsız da onu tanır ama belli etmemek için kafasını öne eğerek yürümeye devam eder. Peşinde koşarlar, ilerde yakalar ama hırsızın yaşadığı bölgedir. Herkes hırsızın arkasındadır, hatta hasta kriz geçiriyor gibi haraketler yapar. Bisikleti polisle orada arasa bile bulamaz. Kanıtı olmadığından polis yapabilecek bir şey olmadığını söyler. İyice çaresiz kalır adamımız.

Yolda artık daha da kötü hisseden adamımızın o işe devam edebilmesi için hiçbir yolu kalmamıştır. Pes etmiş bir halde evin yolunu tutmaktadırlar. Bir tenha sokaktaki kapının önünde bir bisiklet görür. Bir gider bir gelir, bakar durur o bisiklete. Etik anlamda feci şekilde araftadır. En sonunda dayanamaz oğluna otobüs parası verip yollayıp bisikleti çalmaya kalkar. İşlek bir yoldan gittiğinden yakalanır tabii. Oğlunun gözü önünde hırpalanır insanlar tarafından. Karakola götürülürken bisikletin sahibi merhamet gösterir. Kötü hislerine pişmanlık eklenmiş ve gururu kırılmış bir halde yürümeye devam eder. Sinema açısından çok konuşulan bir yürüme sahnesidir bu kısım. Oğlunda da hayalkırıklığı ve üzüntü vardır. Duygunun ağır olduğu sahnelerdendir. Çocuk ve adam profesyonel oyuncu değillerdir bu arada ikisinin de ilk filmidir. Her nasılsa çok iyi performans göstermişlerdir.

Film genel anlamda abartı bir duygu taşımamaktadır. Hangi ekonomik seviyede olursanız olun empati kurma, adamı hissetmek kolaydır bence. Sonu mutlu bitseydi bu kadar sever miydim bilmiyorum. Yeşilçam havası olan daha eski film kısacası. Dram seviyorsanız büyük ihtimalle izlemişsinizdir.

Blow Out (1981) Spoilersız İnceleme

Hikaye Jake bir ses efektleri uzamanıdır. Gecenin bir vakti ses kayıtları yaparken, başkanlık seçimlerinin adayının birinin araba kazası geçirmesine şahit oluyor ve ses kaydını alıyor. Bunun normal bir kaza olmadığını, bir silah sesinin geldiğini ve suikast işlemi olduğunu düşünür ve bu konuda ipuçlarını arayarak gerçeği çıkarmak ister.

Bu filminde de De Palma’nın Hitchcock filmlerinden aldığı yöntemleri, fikirleri görebiliyoruz. Duş sahnesi var, halka açık yerlerde şiddet veya cinayetler ve kovalamacalar falan aynı benzerlikteki özelliklerdir. Yine de kendi ayağı üzerindeki durabiliyor. De Palma’nın renk paletini iyi seçmesiyle biliriz, zaten bu filmde de o renkleri hissetmek güzel. Karakterlerin içi dolu, gerçekliğine inanabiliyoruz neredeyse. Sally karakteri beni biraz rahatsız etti. Aşırı Hollywood kadın tiplemesi gibi geldi, biraz daha normal bir karakter olabilirdi. Ama o zamanlar tüm filmler neredeyse böyleydi. Onun dışında olaya yaklaşımları oturaklı karakterlerin, çok uç şeyler yapmaya kalkışmıyorlar. Abartı yok, sade, ayarında bir film. Split screen çekimleri gayet başarılı, sevdiğim bir tekniktir. İzleyecek bir şey bulamıyorsanız bir bakılabilir.

İlginç bir animasyon: Le Planete Sauvage (1972) Spoilerlı İnceleme

Om oğlan Terr ve Draag kız Tiwa

50 yıl olmuş neredeyse çıkışına ama hala psychedelic tarzdaki çizimleriyle ve hikayesiyle bilim kurgu tarzına keyifli bir bakış katan bir Fransız animasyonu. Görsel anlamda aşırı original ve surreal olan bu yapım René Laloux elinden ve İllüstratör Roland Topor’un zihninden çıktı.

Ben çizimlerini ressam Bosch’un eserlerine aşırı benzettim bu arada.

Draag’ların parkları gazladığı an

Film, psychedelic ve jazz tarzı hoş bir müzikle daha tam bilmediğimiz bir tehditten kaçan bir anneyle yavrusunu gösterir. Tepeye doğru çıkmaya çalışırken büyük bir mavi parmaklar onları fırlatıp durur. Bu eller Draag adı verilen gezegendeki baskın yaşam formu olan uzaylımsı varlıklardır. İnsanımsı küçük varlıklar ise Om olarak adlandırılırlar, gelişmiş canlılar değillerdir. İşte bu eller ufak Om’larla uğraşırken Anne Om ölüyor. Sonradan görüyoruz ki bunlar çocuk Draag’larmış, o gezegeninin efendisinin kızıyla oraya doğru geldiğini görünce kaçıyorlar. Efendinin kızı yavru bebeği böyle terk etmek istemiyor, evcil hayvan olarak almak istiyor. Aşırı popüler bir şey Om beslemek evlerde. Eve getirilen yavruya bir tasma yapıyorlar. Bu tasmanın yapılışı da ilginç sanki 3D yazıcı gibi bir anda makineden ortaya çıkıyor. Zamanına göre teknolojik şeylerin hayali günümüze uyan tarzda. Bu tasmanın bir de bileklik kısmı var sahip Draag’lar takıyor, Om’ları kaçarsa veya kaybolursa onunla konumunu ayarlayabiliyor. İşte yavru bu kızla yaşamaya devam ediyor. Draag’ların bir yılı Omların bir haftasına falan eşit ondan hızlı büyüyor. Kızla beraber okul derslerini dinlemeyi çok seviyor bu Om, ismi de Terr. Dersleri de kulaklık gibi bir şey var Draag’lar takınca onu konuyu direkt beyinlerine kodluyor. Bir süre sonra babası kıza dersleri Terr ile birlikte izlemesini yasaklıyor. Bir de kız büyüdükçe Om’la oynamayı bırakıyor. Bunun üzerine Terr o ders kulaklığını sürüyerek kaçıyor. Baya zar zor ilerliyor ama kız kaybolduğunu fark ettiği an hızlıca bileklikle Terri çekmeye başlıyor. Terr sürünerek gelirken kulaklıkla ağaçların arasına sıkışıyor. Her nasılsa orada da özgür bir Om varmış yanındaki bıçakla tasmasını kesiyor ve Terr’i kurtarıyor. Sonra o kulaklıkla beraber kızın kabilesi gibi bir yere gidiyor. Kabiledekiler Terr’e bir takım güç testleri falan yapıyor ama Terr kazanıyor. Getirdiği kulaklıkla kabile Draag’ların bilgilerini teknolojilerini öğrenmeye başlıyor. Ama Draag’lar düzensiz üremiş olan Om’ları azaltmak ve kontrol altına almak için dünyada “de-Omization” operasyonlarıyla onları yok etmeye başlıyor. Yaşadıkları parka da saldırı olunca kaçıyor kabilemiz. O parktaki diğer kabileler de onlarla birlikte iken bir Draag onları görüp öldürmeye çalışınca hepsi bir olup Draag’ı yere serip öldürürler. Bunu duyan Draag’lar, Om’ları sandıkları kadar ilkel olmadıklarını anlamaya başlarlar ve de-Omization’ları daha ciddi yapmaya başlarlar. Bu kaçan kabileler ise terk edilmiş bir roket üssüne yerleşir. Ara ara Draag’ların temizleme araçları gelse bile teknolojilerini daha da geliştirmişler ve iki tane roket inşa etmişlerdir. Şimdi bu gezegenin bir tane uydusu var ve genelde Draag’lar meditasyonla uyduya gidip sevişiyorlar ve yaşam enerjilerini bu meditasyon ile tazeliyorlar. Bizim Om’larda bu uyduya saldırı yaparlarsa tüm yaşam enerjileri biteceği için Draag’ları öldürebileceklerini öğrenirler. Zayıf noktalarını öğrendikleri Draag’lara roketle saldırılarını yaparlar. Bunun üzerine baya zor duruma giren Draag’lar Om’larla anlaşma yapmaya karar verir. Onlara yeni bir yapay uydu inşa ederler ve birbirlerine saygılı bir hayat yaşamaya devam ederler.

Parktan kaçarken öldürdükleri Draag

Animasyon hem hayvan haklarına hem de ırkçılığa karşı güzel sağlam empati kurmanızı sağlıyor. Om’ların insansı olması bu duyguya girmenizi daha kolay hale getiriyor. Topor bir Leh Yahudi’si imiş, Fransa’da bir parkta her an gazla Naziler tarafından öldürülme riski yaşamış. Ondan filmde de benzer park kısımlarını canlandırmış. Müzikleri, görsel anlatımı ile bizi uzaya başka bir boyuta taşıdığı gibi yine bizi o canlıların halleri ile ilkel halimize de güzelce indirebiliyor.

Draag’ların yaşam enerjilerini aldıkları uydu, roketle saldırı sonrası
Om kabilesi ders dinlerken

Okja (2017) Spoilerlı İnceleme

Parasite filmi ile çoğumuzun tanıdığı Bong Joon-ho yönetmenden, Parasite kadar güzel olmasa bile yine de izlenmesi gereken bir film bence. Görsel hikaye anlatımı aşırı yerindedir. Olay örgüsü, temposu yine Parasite ve Snowpiercer kıvamındadır.

Okja, Mirando şirketi tarafından bir proje amaçlı üretilmiş süper domuzlardan biridir. Cüssesine nazaran aşırı minnoş bir hayvandır. Yönetmen hayvanı domuz, deniz ayısı ve köpeğe benzeyecek şekilde tasarlamıştır. Domuz olmasını sofistike ve saf olmalarından, deniz ayısını kırılgan ve iyi kalpli duruşundan, oyun sever tavırlarını da köpeklerden almıştır. Ve başka bir detay ise yönetmen film yapma arayışındaki iken bir PhD öğrencisi ile görüşüyor ve bu tarz domuzları üretilmeye başlandığını öğreniyor. Bunun üzerine hiç bakit kaybetmeden bu konuda farkındalık anlamınsa bu filmi çekiyor. Film burdan vegetaryanlık propagandası gibi dursa da öyle değil, gayet normal bir üslubu var. Neyse işte üretilen süper domuzları dünyanın farklı ülkelerindeki çiftçilere emanet ediyorlar. Zamanı geldiğinde de bir yarışma işe birinciyi seçeceklerdir. Okja ise Güney Kore’de yaşlı bir adam ve kız torunu Mija ile yetişmiştir. Okja ve Mijanın doğada takıldıkları kısımlar aşırı rahatlatıcı görüntülerdir. Orada yaşamayı insan düşlemiyor değil. Sonrasında şirketin yüzü Dr. Johnny Wilcox (Jake Glyllenhaal) domuzun yanına gelir ve reklam çekimleri yapmaya başlarlar. En iyi yetişmiş domuzun bu olduğunu söylerler. Dedesi Mija’yı oradan uzaklaştırmak için ailesinin mezarının olduğu yere götürür ve altından yaptırdığı domuz heykeli gibi şeyi ona verir. Aslında süper domuzu götürmeye geldiklerini itiraf eder. Kız bunu duyunca hemen geri gider ama çoktan gitmişlerdir. Biriktirdiği paraları ve altın domuz alıp Seoul’e doğru yola koyulur. Şirkete geldiğinde domuz tam kamyona yüklenip yola çıkacaktır. Onun kovalayanlardan kaça kaça kamyonun üstüne atlar. Ama yolda başka bir kamyon gelir ve bu kamyonu ittirmeye, sıkıştırmaya başlar. Mija düşer bu itişmeler sonucunda. Domuz da kapı açılıp Mija’yı görünce onunla kaçmaya başlar bir avm tarzı bir yeri talan ede ede gitmektedirler. Polislerden kaçarken diğer kamyondakiler Okja’lara yardım eder ve kamyona bindirirler. Onlar aslında Animal Liberation Front adındaki bir hayvan koruma örgütüymüşler. Jay adındaki baş üye, hayvana yerleştiricekleri kayıt cihazıyla Mirando şirketinin hayvanlara ne kadar kötü davrandığını dünyaya göstermeği planladıklarını anlatır. Ekipte tek K adındaki kişi korece bilmektedir, çeviriyi o yapmaktadır. Kıza danışırlar bu planı gerçekleştirmek için müsaade eder misin şeklinde eğer hayır derse bırakacaklardır. Mija, okja ile ormana dönmek istediğini söylese bile çevirmen onlara tersini söyler. Hemen sevinen ekip planlarına başlar, süper domuzun kulağına kayıt cihazını yerleştirdikten sonra hepsi kamyondan denize atlar. Okja ve Mija’yı geride bırakırlar. Niye bırakıyorlarsa kızı orda, ilginçti bayağı.

Mirando şirketi PR zararını azaltmak için Mija’yı da sonrasında ABD’ye getirir. Okja, başka bir süper domuzla zorla üretildiği bir laboratuvara götürülür ve hatta tat testi için ondan et de alırlar. Jake Glyllenhaal’ın iyi oyunculuğu yine burada dikkat çekmektedir. ALF görüntüyü gördükten sonra K, gruba çeviride yalan söylediğini söyler. Jay, K’yi orada döver ve ALF’den atar.

New York’ta Mija, şirketin isteklerini kabul etmek zorunda kalır. Sahneye çıkarılacaktır reklam amaçlı. Hazırlanması için yollandığı odaya gilzice Jay girer. Kağıda yazılmış çeviri yazıları gösterir ve sahnede Okja’yı kurtarıcağını söyler. Bir geçit töreni gerçekleşmektedir. Ekibin her üyesi güzelce yerlerine yerleştirilmiştir. Aşırı kötü davranılmış Okja sahneye çıktığında Mija’yı tanımaz ve ona saldırır. Jay, Mija’yı kurtarabilmek için Okjaya zarar vermeye kalkar ama Mija onu engeller. Bu sırada da o kötü davranılma kayıt görüntüleri arka planda oynatılır tüm dünys karşısına. Firmanın başındaki Lucy, firmayı ikiz kardeşi Nancy’ye teslim eder o da Black Chalk adındaki özel güvenliği çağırır. Okja, Mija ve ALF güvenlikten kaçmaya çalışır ancak alt edilirler. Okja ve ALF örgütünün çoğu yakalanır. Jay ve Mija, K sayesinde kurtulur. Nancy, Lucy’nin tüm iyi görünme kampanyalarını durdurur ve kesim işlemlerini hızlandırır. Kesim tesislerine ulaşır üçlümüz. Tam kesime Okja giricekken Mija gelir ve ordaki görevliye Okja ile olan fotoğrafını gösterir. Duraksayan görevli, napacağını bilemez. Nancy gelir kesimhaneye, ve öldürmesini emreder. Mija ise ona altın domuzu atarak Okja’yı satın almak istediğini söyler. Nancy bu altının daha değerli olduğunu görüp anlaşır ama Jay ve K tutuklanır. Mija ve Okja dışarı çıkarken bir yavru domuz çitleri aşarak onlara katılır. Görevlilerden gizli yavruyu da kaçırırlar ama diğer yüzlerce domuzun da öldürülecek olmasını bilmek aşırı üzücüdür. Hepsinin acıklı seslerini dinlemek biraz azap vericidir. Mijalar ise yavru ile eski hayatlarına geri dönerler, mutludurlar. Film burada biter ama after creditste Jay ve diğerlerinin serbest bırakılmasını görürüz. Belli bir süre geçmiştir hallerine bakılacak olursa ama ekip otobüse biner binmez eski günlerindeki gibi aktivitelerine başlarlar. Bu kısmı da görmek güzeldir.

Aksiyonu, hikayesi her şeyi yerinde güzel bir filmdir. Hikaye kadar detaylarına da iyi düşünülmüş bir yapım bence. Pek değeri verilmemiş bir film gibi geliyor bana göre.

Film içinde psikoloji filmi: Persona (1966) Spoilerlı İnceleme

Ingmar Bergman‘ın tuhaf bir deneyim sunan psikoloji dram filmi. Filmin başında çeşitli sinema veya animasyon filmlerin birleşiminden oluşan sahneler var. Bir kaç sahneden sonra asıl filmimizin sahnelerine geliyoruz ve aynı şekilde filmin sonunda da bir geçişle kamera ekibinin olduğu bir sahneye geçiyoruz ve filmin bitişini görüyoruz. Filmin içerisinde de bu tarz film dağılmaları da oluyor. Bunun nedeni bize hikayenin gerçek olmadığını, bir film olduğunu hatırlatmak istemesindendir. Bir takım gerçekliği, ilüzyon ile yansıtıyor.

Elizabeth (Liv Ullmann) bir gösteride sahnenin ortasında konuşmayı bırakır ve bir daha ağzından çıt çıkmaz. Bir doktor, Elizabeth ve Hemşire Alma’nın (Bibi Andersson) tedaviyi yazlık evinde geçirmelerini önerir. Alma bunu başarıp başaramayacağı konusunda biraz tereddüt eder ama en sonunda kabul eder. Hastanede Elizabeth kalırken televizyonda Vietman Savaşı haberlerine bakıp korktuğu bir sahne var. Bu yine yönetmenin savaşa olan karşılığını göstermek amacıyla yapılmıştır. Başka bir sahnede de savaşta esir düşmüş insan ve çocukların fotoğrafına bakılırken bir bölüm var. Neyse hikayemize dönelim, Elizabeth hiçbir şey söylemiyor ama Alma bol bol konuşuyor, hayatını ve planlarını anlatıyor. Hatta özel hayatından erotik bir anısını bile paylaşıyor zaman geçtikçe. İki kadın arasında romantik bir bağ güçleniyor. Ama sonrasında Alma, Elizabeth’in doktora yolladığı mektupların birinde bu sırlarını yazdığını görüyor. Elizabeth’in onunla konuşmamaya devam etmesini daha fazla sırrını öğrenmek için yaptığına inanmaya başlıyor. Elizabeth’in konuşmasını sağlamak için şiddete bile başvuruyor. Vuruyor ittiriyor hatta üzerine kızgın su bile atmaya yelteniyor. Elizabeth ise o an sadece “No, don’t” diyor. Bunun üzerine duran Alma tanıştıklarından beri Elizabeth’in konuştuğuna emin olduğu tek andır. Bundan önce yarı uyurken Elizabeth’in fısıldadığını anımsıyordu sadece. Alma sonrasında Elizabeth’e korkunç bir insan olduğunu bildiğini söyler. Elizabeth kaçmaya başladığında ise yalvarıyor ve özür diliyor. Konuşmasını istiyor bol bol. Sonra bir gece evin kapısına Elizabeth’in kocası gelir. Ama Alma’yı, “Elizabeth” diye çağırır. Alma ne kadar Elizabeth olmadığını söylese de en sonunda öpüşür hatta sevişirler.

Filmin başında Elisabet’e oğlunun fotoğrafı verildiğinde yırtmıştı Elisabet. Alma, Elisabet’in oğlunun fotoğrafını neden yırttığını konuşmak için yanına gelir. Alma, Elisabet’in hikayesinin çoğunu fark etmiştir artık: Sahip olmadığı tek şey olan anneliği istediğini ve hamile kaldığını öğreniriz. Ama kararından pişman olduğu için kendince bir kürtaj girişiminde bulunduğunu bildiğini anlatır Alma. Ne yaparsa yapsın istemediği oğlu doğmuştur yine de. Artık istemediği bir hayatı olduğundan her şeyden kaçmak için susmaya başladığını anlatır. Bu kısım her iki karakterin de ayrı ayrı yüzlerine odaklanarak aynı kelimelerin farklı karakterlerle tekrarını izliyoruz. Buradaki anlam film boyunca da birbirlerine dışıyla ve içiyle benzeyen karakterlerin bütün olduğunu göstermesidir.

Benliğimiz diye olarak düşündüğümüz şeylerin çoğu, doğrudan dünya deneyimi değildir, zihnimizdeki anılardan, fikirlerden, insanlardan, dışarıdan aldığımız şeylerden oluşan bir kayıttır. Ve bize bu “Persona”yı yine film içinde olduğunu belirterek ayrı bir şekilde anlatmışlardır.

Savaşın getirdiği utanç: Skammen (1968) Spoilerlı İnceleme

Skammen (Shame), Ingmar Bergman’in eskiden müzisyen olan çiftin savaş altındaki değişimlerini işleyen dram filmidir. Filmin isminde olduğu gibi utanç ve kendinden nefret etme gibi duyguları barındırıyor. Bergman bu filmi özellikle Vietnam savaşı olmak üzere tüm savaşlara karşı olarak çekmiştir. Hem iç mekanları hem de dış mimariler çok kesici şekilde sunuyor. Filmin ilk başlarında savaştan daha çok çiftin ilişkilerine yoğunlaşılmıştır. Ne yaptıklarına, nasıl tepki verdiklerine, nasıl birileri olduklarına detaylı incelme fırsatı sunuyor. Filmin büyük kısmı yüzlere odaklıdır biraz daha kişilere yoğunlaşmamızı istiyor. Onun dışında rahatsız edecek şekilde uzun çekimlerin kullanılması da ortamın duruma göre derin bir etki sağlıyor. Müzisyenlik yapmış bir çifti anlatsa bile filmde hiç müzik yok ve bunu fark etmiyorsunuz bile. Açılış kısmı için ise savaş dönemi konuşmalarının birleşimini kullanmıştır. Müziğin yerini hareketli çekimler dolduruyor. İster istemez bir tempo varmışcasına çekilmiş sadece seslerle eşleşen bir film var karşımızda.

Hikayeye gelirsek Jan (Max von Sydow) ve Eva (Liv Ullmann) iç savaş zamanı bir adada yaşamlarını sürdüren eski kemancılardır. Jan, biraz sakin, sessiz ve Eva’ya bağlı biridir, Eva ise biraz daha güçlü ve bağımsızlığı kuvvetli bir insandır. Jan bir rüya gördüğünü anlatmasıyla hikayeye girmektedir. O dediğim hareketli uzun çekimlerin bence en dikkat çekeninin olduğu sahnedir bir de hareketsiz ama uzun bir sahne olan şarap içip çocuklarının olmadığını konuştukları sahne belirgindir. Evlerinde de hiçbir eşyaları düzgün çalışmamaktadır. Anca kasabaya gittiklerinde haberleri öğrenebilirler. O sabah uyanıp kasaba uğradıklarında askerin bölgeye geleceğinin söylentisini duyarlar. İşleri bittikten sonra evlerine döndüklerinde üzerilerinden geçen uçak tarafından o alan bombalanmaya başlar. Paraşütle askerler inmektedir bir taraftan. Oranın askeri güçleri de onlar gelmeden burayı terk etmelerini salık verir. Tüm eşyalarını toplamalarına rağmen sıkıntılı olan arabaları çalışmaz işgalci askerlere yakalanırlar. Askerler onları sanki zalim bir sistemden kurtardıklarını gösteren bir röportaj yapmaya başlar. Eva ilk başta tarafsız olduğunu söyler Jan ise röportaj yapmayı reddeder. Bir kargaşa olur ve onlardan kurtulurlar. Sonra ise diğer tarafın askeri tarafından hastanede yakalanırlar ve Eva’nın röportajdaki konuşmalarının değiştirilmiş halini gösterirler ve suçlanırlar. Ama bunun sonradan bir diğer insanları korkutma amaçlı yapıldığını öğreniriz. Sonra belediye başkanı Jacobi onları serbest bırakır.

Eve gittiklerinde ilişkileri daha gerilimli bir hal almıştır. Jacobi rahatsız edici şekilde sık sık ziyaretlerde bulunmaktadır ama hep getirdiği bir hediyesi vardır. Bir ziyaretinde Eva’ya banka birikimini vermesine karşılık Eva ile sevişmek ister. Biraz direnen Eva en sonunda Jan’ın alkolden sızdığı bir an serada ilişkiye girer. Eva’nın adını sayıklayarak uyanan Jan yatağın üzerinde paraları bulur. Eva içeri girdiğinde Jan ağlamaktadır. Eva, “Ağlamak fayda ediyorsa devam et” der büyük bir nefret varmışcasına. Hemen sonrasında askerler gelir ve belediye başkanın parasını isterler. Jan parayı bilmediğini iddia eder. Askerler evin her yerini yıkarak parayı ararlar. Ama boşuna aradıklarını fark edince Jan’a bir silah uzatırlar Jacobi’yi öldürmesi için. Jan ilk beceriksiz atışlarından sonra Jacobi’yi öldürür. Askerler gidince Jan, Eva’ya paranın cebinde olduğunu gösterir. Bu olaylardan sonra ilişkileri daha da soğur ve iki karakter de değişime girmiştir.Sonraları evlerinin orada yorgun ve yaralı bir asker buluyorlar Eva askeri iyileştirmek ve dinlenmesine müsaade etmek istiyor. Ama Jan onu vurmakla tehdit ederek ne varsa adamı soyuyor ve asker kaçıyor. Eva ile Jan bundan sonra paralarıyla bir balıkçı teknesinde yer satın alarak kaçmaya başlar. Denizdeyken tekne bozulur ve ölmüş cesetlerin arasında sıkışırlar. Engin denizin ortasında o cesetlerin ortasındaki sıkışmışlığı iyi yansıtır yönetmen. Sonrasında Eva, Jan’ın kulağına gördüğü rüyayı anlatır: “Güzel bir sokağın gölgeli parkında yürüyorum ta ki uçaklar gelip çiçekleri ateşe verene kadar. Kucağımızda kızımızla güllerin yanmasını izliyoruz. Korkunç değildi çünkü çok güzel görünüyorlardı.” Filmin sonuna doğru kendilerinin zıt yönüne doğru evrilmeleri görmek güzeldi. Ve başta Jan’ın rüya görmesiyle sonda Eva’nın rüya görmesi bu evrimi ayrı belirten unsurdur. Savaşın psikolojisini diğer filmlere göre farklı ama güzel ele almaktadır.

Eva Rosenberg: Sometimes everything seems just like a dream. It’s not my dream, it’s somebody else’s. But I have to participate in it. How do you think someone who dreams about us would feel when he wakes up. Feeling ashame?

Black Narcissus (1947) Spoilersız İnceleme

Michael Powell ve Emeric Pressburger’in yazıp yönetiği bir psikoloji dram filmi. Psikolojik olarak açık konuşmak gerekirse beni içine çekememiş bir filmdir ama F. Ford Coppola, George Romero ve Martin Scorsese gibi isimlere aşırı ilham olmuş bir film olduğu duydum. Çekimler, renkler, açıları cidden çok iyi ama hikaye bende anlamlı bir yapıda kalmadı. Çok büyük olayların olduğu bir film hiç değil zaten, sadece bir takım rahibenin Himalaya’larda eski bir saraya okul, hastane gibi hizmetleri sunmaları için yollanıyorlar. Bunlar olurken her karakterin yaşadığı psikolojik değişimleri ayrı ayrı ele alıyor. Kıskançlık ve arzu ön planda. Çehov’un hikaye anlatımı için dediği “İlk bölümde duvarda asılı bir tüfek olduğunu söylüyorsanız, sonraki bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa o tüfek orada olmamalıdır.” sözündeki hikaye anlatıma uyan bir ilerleyiş yok. Çoğu şey havada kalıyor. Bir tane dağda oturan bir ihtiyar var. Ben bu adamla ilgili bazı gelişmeler bekledim ama hiç bir şey olmadı. Bu tarz bir kaç karakter ve olay da bulunmakta. Onun dışında hikayede o bölgenin yerel inançlarıyla bu rahibelerin inançları biraz ters düşüyor. Bir taraf için merhamet göstergesi olan bir eylem diğer taraf için yanlış yorumlanıyor falan. Çeşitli duyguları farklı görüşlerde farklı insanlarda toplamışlar. Dediğim gibi Himalaya renklerini güzel ve oranlı yansıtmak istemişler. Her şeyi sette çekmişler manzaraları elle oluşturmuşlar. Micheal Powell hatta bu konuda “Dağlarımız camın üzerine boyandı. Her şeyi stüdyoda yapmak istedik böylelikle renkleri bu kadar korumayı başardık. Bazen bir filmin teması veya rengi hikayesinden daha önemlidir.” demiştir. Benim görüşüme göre de sinematografisi için izlenebilir ama hikayede çok bir şey beklememek lazım.