La Haine (1995) İnceleme

Çeşitli eylemleri, polis şiddetini göstererek ve Bob Marley’nin Burning and Looting şarkısı ile giriş kısmını çok beğendiğim bu film, kendi içinde birçok hikayesiyle banliyölerdeki sınıf ayrımlarını, toplumsal sorunlar sebebiyle oluşmuş nefretleri anlatıyor. İçerisindeki bir o kadar güzel işlenmiş birbirinden farklı karakterleri ile güzel bir akıcılık da mevcut.

Said karakteri boyu kısa olan ve en hareketli karakter gibi. Vinz ise aynı Said gibi hareketli ve bununla birlikte isyankarlığı ve öfkesi fazla olan karakterimiz. Hub ise daha aklı başında duran birisi ve grubun yanlış hareket etmesini hep engelleyen kişi konumunda. Filmde de bu üç karakter ekseninde gerilimin, muhabbetin ve olayların bolca işlendiğini görüyoruz. Karakterlerin yaşamlarından da farkedileceği üzere toplumun dışlanmış, köşeye atılmış kısmını oluşturmaktan şikayetçiler. Çeşitli protestolar ve yoğun olayların döndüğü bu zamanda polisin kaybettiği bir silah Vinz’in eline geçmiştir. Vinz’in, sistemden çok sıkılmış, aşırı nefret dolu ve harekete geçmeye hazır olan halini, şu sözleriyle anlarız: “Bu lanet sisteme katlanmaktan sıkıldım. Fare deliklerinde yaşıyoruz, siz bunu değiştirmek için ne yapıyorsunuz? Abdel ölürse durumu eşitlemek için bir polisi öldüreceğim. Böylece diğer yanağımızı çevirmediğimizi anlarlar.” Vinz sahip olduğu öfkeyi intikam alarak tüketmek ister. Çehov’un silah prensibiyle o silahın patlayacağı anı gerile gerile beklediğimiz bir ton sahne izleriz ve bu gerginliği arka planda hep o silahın varlığını hatırlatan detaylarla daha da hissederiz .Genel anlamda gerçeği ve yaşadığımız dünyayı psikolojik ve siyasal anlamda yansıtan bu filmde siyah beyaz çekimler ile süslenmiş sahneler bizim de bu tarz durumları gözlemlememizi rahatça sağlamaktadır.

Giriş kısmı da son sahnesi de ayrı ayrı hoşuma gitmektedir. Her iki sahnede de filmin içinde geçen bir hikayede lafı geçmiş olan “Buraya kadar her şey yolunda” sözü duyuluyor. Son kısımda bir polisin, Vinz’i yanlışlıkla vurması üzerine Hub, en başından beri karşı olduğu polise silah doğrultma görüşünü yenip silahı doğrultuyor. Polis ile Hub, karşılıklı silah doğrultmaya başlıyor. Aşırı geren bir çekim olmaya devam ediyor ve kamera yavaşça Said’in yüzüne doğru yaklaşıyor. Evet bir silah duyuluyor fakat kimin kimi vurduğunu bilmiyoruz. Hangi tarafın yendiğini bize göstermeden tarafsızlığını koruyarak yönetmen filmi bitiriyor.

“Buraya kadar her şey yolunda.”

Upload (2020) İlk Bölüm İnceleme

Amazon Prime’da yayınlanmaya başlamış bilim kurgu tarzındaki bu diziyi izlemeye başladım ve pek beğenmediğimi şimdiden farkettim. Senaryo çok zorlama popüler kültür ögeleriyle dolu ve çok rahatsız ediciler. The Office ve Parks and Recreation gibi komedi dizilerin yaratıcısı Greg Daniels’ın kaleminden çıkmış ama hoşuma giden bir hikayesi olmadı. Kısaca konusu, yakın geleceği ele almaya çalışmış ve sanal gerçeklik hizmeti veren bir şirkette bir tane müşteri temsilcisi gibi bir kadın var. Biraz eğlencesine düşkün genç bir adamın ölmesi sonucu adamı sanal gerçeklikteki cennete koyuyorlar. Kadın adama yardım ediyor oradaki hayatına alışması için falan. Oyunculuklar için çok iyi diyemem ama bunda senaryonun da etkisi olabilir. Senaryo absürt olmak istemiş ama biraz daha gerçekçiliği içeriğine alabilirdi. Absürtlükle komedi yapmak istiyor ama komik de gelmedi. Bir çok uygulama ve teknolojiye gönderme yapmaya çalışmış ama zaten bunları bolca izledik biraz daha originallik bekliyordum açıkçası. Birçok insanın ilgisini çekmiş olmalı ki 2. sezon için onay almış durumda. Benim hoşuma gitmedi ama şans vermek isteyenler bir bakabilir. İlk bölümü 40 küsür dakika ama diğer bölümler sanırsam 20 küsür dakikaya iniyor. Severseniz hemen izlersiniz zaten.

Burning (2018) İnceleme

Bu filmi yeni izleme fırsatım oldu ve siteye eklemeye değer gördüm. Hikaye anlamında çok ağır ilerleyen ama değişik bir gerilim sunuyor. 2 saat 30 dakikalık süresiyle uzun bir görsel şölen izliyoruz. Bazı alışageldiğimiz sinematografinin uzağına gitmeyi amaçlamış gibi gözüküyor. Sahne bitti diğerine geçecek diye beklerken o sahne biraz daha uzayarak izleyici de ufak bir şok yarattığını söyleyebilirim. İzlerken sanırım sonu bir yere bağlanmayacak ve hafif hayal kırıklığına uğrayacağımdan korktum. Çoğu olayı muğlaklıkta bıraksa bile izleyici bazı şeylerin altını doldurabiliyor. Aslında filmin sırrı ilk başta gösterdiği pandomimle mandalina soyma sahnesinde gizli. Orada mandalinanın varlığı hayal etmek yerine mandalinanın var olmadığını unutmak gerektiğinden bahsediyor. Film boyunca da bazı şeylerin varlık ve yokluklarını sorgulamamızla geçiyor. Böyle sorgulamaları yaptırdığı kadar göstermek istediği şeylerin altını çize çize gösteren bir çekimi de var ve bu çok güzel olmuş. Filmin her sahnesini ana karakterin bakışından görmekteyiz ama son sahne hariç. Bu son kısımda artık ana karakterin romanını yazmaya başlaması ile ilk defa kendisinin olmadığı bir kameraya geçiyor ve yapmasını beklediğimiz bir hamlede bulunuyor. Bu son sahnede yaptığı hamle bizi rahatlatsa bile romanını yazmaya başlaması ile sanki karakterin hayalindeki bir olaymış gibi de algılanabilir. Zaten kitabını yazmaya başlamadan hemen evvel ufak bir sahne ile de hayal dünyasına giriş yaptığını belli ediyor. Çok fazla detaya girmemeye çalışıyorum çünkü izlenerek tecrübe edilmesi gereken bir film olmuş. Aşırı özgün bir film, sıkıcı gelse bile izleyip bitirince ayrı bir tat bırakıyor.

The King of Comedy (1982) Spoilerlı İnceleme

Kendisini komedi dünyasında yer edinmeye adamış bu yolda hırsla ilerleyen ama bu ilerleme yolunda o kadar önemsiz ve değersiz davranılan Rupert Pupkin’i izliyoruz. Martin Scorsese‘nin elinden çıkmış olan bu film yakın zamanda çıkmış olan Joker filmine de ilham olmuştur. Her iki filmde de televizyon şovunda başarılı komedyen olma hayalleri kuran hayatı sorunlu iki adamın hikayesi anlatılmaktadır ama ikisinin gittiği yol ve sonuçları farklıdır. Joker filminde Arthur başarısızlığından dolayı toplumu suçlayıp insanları cezalandırma yoluna giderken bu filmde Rupert Pupkin asla pes etmeden en önemli TV show komedyeni ile iletişime geçmeye çalışmaktadır. Filmde bu TV show komedyeniyle tanışması sonucu onunla arkadaş olduğunu sanan ve kız arkadaşını bile onunla tanıştırmaya çalışan değişik hayal dünyalarına giren, psikolojik sorunları olan bir karakterdir. Evinde kendi kendine sanki programlara çıkıyormuş gibi hayaller kuruyor, sanki o komedyenden bile daha iyi olduğu düşlere giriyor. Her gün komedyenin ofisine gittiği, telefonlarda uzun uzun beklediği en sonunda evine kız arkadaşı ile girdiğinde komedyenin onu kovması sonucu ona senden 50 kat daha fazla çalışıp 50 kat daha ünlü olacağım diye sitem ettiği bir hikayesi var. Bunların peşine komedyeni kaçırdığı ve show programına çıkabileceği bir plan yapıyor. Planı ortaya koyuyor ve programa çıkıyor ama sonrasında polisler onu alıp hapise atıyor. Hapse giriyor belki ama dediği gerçekleşiyor o komedyenden 50 kat daha ünlü olmuştur. 2.5 yıllık hapishane süresi sonrası komedyenliğine devam ettiği mutlu bir sonu var.

Psikolojik olarak karakterin durumuna çok iyi adapte oluyoruz. Zaten Robert De Niro‘nun oyunculuğunun çok büyük bir yeri var. Olay ve kurgu alıp götürücü seviyededir. Martin Scorsese bu filmde de yine görüntü anlamında olsun hikaye olarak olsun çok iyi iş çıkarmıştır. Joker filmini beğenmiş iseniz onun asıl çıkış noktası diyebileceğimiz bu filmi de izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Joker filmiyle alakam yok diyorsanız da izleyin, eğlencelidir.

Tanrı’nın Varlığı Üzerine: Nattvardsgästerna/Winter Light (1962) İnceleme

Ingmar Bergman denilince yine önümüze ruhani davranışların fiziksel anlamda şekil bulduğu bir film karşımıza geliyor. Babasının papaz olması sonucu çocukluğunda hep Hristiyan inanışı motifleriyle büyüyen yönetmenimiz, bu insani varoluş kaygılarımıza o tarz figürlerle yaklaşıyor. Tanrı var olsa veya olmasa bile karakterlerin hayatlarının ne anlamda farklı olacağını sorgulatıyor. Tanrı’nın olmadığı durum insan için en mantıklı gelen sonuç olsa bile Tanrı’nın olmayışının insana verdiği bir korku da bulunuyor. Mesela fakir birisi iseniz Tanrı’nın ve öteki hayatın varlığına inanmanız sizin daha umutlu olmanızı sağlayacaktır çünkü bu dünyada çektiğiniz sefaletin ödülüne ulaşacağınıza inanırsınız. Filmde de bu umutları ve umutsuzlukları derin derin işliyor. Rahip gibi intihar etmek isteyen balıkçı gibi diğer karakterlerle de ufak ufak bu konularda görüşler ve sorgulamalar izliyoruz. Rahip, Tanrı’yı aşkla ilişkilendirmiştir ve karısının ölümü sonrası Tanrı’ya olan inancı da yitmiştir. Bunun üzerine Çin’in sahip olduğu nükleer bomba haberi sonrası umudunu yitiren balıkçının intihar etmek istediğini öğrenince onu kurtarışa götüremez. Çünkü balıkçı da onun gibi hayata karşı umut aramaktadır ve ikisi de ulaşamamaktadır. Tanrı’nın sessiz kalması Rahibin de adamı yönlendirememesine sebep olur. Balıkçı için ise kendisine umut kaynağı olabileceği düşündüğü adamın kendisinden daha umutsuz olduğunu görmek onu daha da karamsar hale sokar ve intihar eder. Buram buram karamsarlığı sahnelerden görüyoruz.

Film belirli mekanlarda geçiyor ve zaman ve mekan kavramı yine düşsel geçiyor. Yüzlere ve ellere odaklı çekimler bolca yapılmakta, ışık ve gölge kullanımı çok yerindedir. Düşsel tarzda çektiği mektup okuma sahnesi belki de en etkilendiğim sahnedir. Kamera karşısında duygu yoğunluğu içerisinde o mektubun yazarını izlemek, bizle konuşur gibi olması aşırı harika. Onun dışında son sahnede İsa’nın aslında son sözlerinin anlamının yorumlanış şekli bayağı ilginç. Metaforları ve anlamları dolu dolu bir film.

Bu film aslında “Oda Üçlemesi” serisinin ikinci filmi ama ilk yazmak istedim. Diğerleri ise “Tystnaden, The Silence” ve “Sasom i en spegel, Through a Glass Darkly” filmleridir. Bu filmler de yine benzer şekilde az mekanda belli bir hikayesi olmayan filmlerdir. Onları da konuşacağımız ayrı yazılarım gelecektir.

“İsa’nın tutkusu, çektiği acılar… Fiziksel acıya yapılan bu vurgu o kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyor olabilirim ama mütevazi olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi? Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki de tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’yi düşünün peder. İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu. Her anlarını beraber geçirdiler. Ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı. Bu acı vermiş olmalı. Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak. Güvenebileceği birilerini ararken terk edilmek. Bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı: Tanrım, Tanrım! Neden beni terk ettin? Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek? Tanrının sessizliği.”

Sanjuro (1962) İnceleme

Önceki yazımda da bahsettiğim Kurosawa‘nın ses getiren filmi Yojimbo sonrası hemen bu film yani Sanjuro çekiliyor. Bir seri olması planlanıyor ama büyük değişiklikler geçirdiğinden farklı bir film olarak ortaya çıkıyor. Bu filmdeki ana karakterimiz Yojimbo’daki ana karakterin kardeşi olarak düşünülüyor ama aynı usta oyuncu Toshiro Mifune canlandırıyor. Her iki filmde de karakterler Sanjuro şeklinde adlandırılıyorlar. Sanjuro’nun kelime anlamı “30 yaşında”dır vr Sanjuro karakteri şuan pek çok animeye veya filme ilham olmuş bir karakter tiplemesi olduğundan bahsedilir. Hiç bir şeyi umursamayan, tek derdi yemek ve keyfi olan ama zekası ve gücüyle çok ileri bir karakterdir. Bu anti-hero özellikleri ile izleyene kendisini sevdiren bir yapısı vardır ve hala bu tip karakterleri sinemada severek görüyoruz.

Gezgin bir samuray olan Sanjuro ufak bir siyaset oyununun içine çekilir. Bir klanın Baş Müfettişi, muhasebeci gibi bir adamı yolsuzluk faaliyetlerine dahil ederek klanı ele geçirmeyi planlıyor. Dokuz genç samuray, müfettiş Kikui’ye bunu anlatır ve hepsiyle bir yerde toplanmak için anlaşır. Dokuz kişi bunu bir tapınakta tartışmak için gizlice buluştuğunda, uyuyan samuray Sanjuro onlara düzenlenecek saldırıya kulak misafiri olur. Hemen onları Kikui’ye güvenmemeleri konusunda uyarır. İlk başta ona inanmasalar da, onları Kikui’nin hizmetkârlarının tuzağından kurtararak kendini kanıtlar. Ancak gitmek üzereyken, Mutsuta’nın ve ailesinin artık tehlikede olduğunu anlar ve yardım etmeye karar verir. Destekçilerin sayısı çok fazla olduğundan, Müfettişin kötü planında başarılı olmamasını sağlamak için Sanjuro’nun tüm kurnazlığı ve kılıç yeteneği önemli hale gelir.

Film çok eğlenceli, akıcıdır. Akira Kurosawa’yı tanıyanlar zaten görüntü anlamında ne kadar güzel şeyler izleyeceğini bilirler. Hikayesi ile de beğendiğim bir yapım.

Yojimbo (1962) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan yine karakterleri ile görüntüsü ile estetik anlamda ilgi çekici bir filmi var. Bu Japon samuray filmi, “Bir Avuç Dolar” filmine de ilham olmuştur. Bu filmler o kadar çok benziyordur ki Kurosawa, “Filmini izledim. Çok iyi bir film. Ama ne yazık ki benim filmim.” şeklinde bir mesaj yollamıştır. İki filmde de benzer yerleri bariz görebiliyoruz. Bir de zaten bu filmi Kurosawa biraz kendi stiline Western tarzını da ekleyerek oluşturmuştur. Ateşli silahların yeni yeni icat edildiği ve insanların kullanmaya başlamasını gösteren, üzerine “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” şeklinde atasözünü da katan efsane bir filmdir. Bu filmi şöyle düşünün Kurosawa çeşitli Western filmlerden etkileniyor ve bunu ortaya koyuyor sonrasında bu film de birçok western filme ilham oluyor.

İsmini bilmediğimiz bir samurayın yolu ufak bir kasabadan geçer. O kendisini 30 yaşında anlamında olan Sanjuro diye adlandırır. Bu kasabada iki azılı çete vardır ve bu çeteler yönetme konusunda çeşitli kavga ve üste çıkma çabaları göstermektedir. Samuray bu olaylara usta hamle ve zekasıyla bu iki çetenin birbirlerini yok etmesini sağlar. Olanları izlemek aşırı heyecanlı ve etkileyicidir. Ustaca yazılmış düşünülmüş ve çekilmiştir. Her sahnesini konuşma şansım olsa dolu dolu konuşurdum ama bu çok imkansız.

Ha bir de bu filmin devamı niteliğinse Sanjuro filmi çekilmiştir ama yapım aşamasında bayağı değiştiğinden devam filmi denilemez. Onu da yarın ya da sonraki güne yazmaya çalışacam bu aralar pek yazamıyorum inceleme ama kısa süre sonra düzene oturacaktır yine.

Tales From the Loop (2020) Spoilersız İnceleme

Amazon Prime’ın, Türkiye’ye aşırı makul bir fiyatla girmesi ile içeriklerine daha kolay bir şekilde ulaşır olduk. İçerik olarak güzel yapımlara sahip olduğu gibi yeni yeni içerikleri de yolda olan bu servis için 8₺ aşırı iyi bir fiyat. Neyse sağda solda gördüğüm bu diziye başlama kararı aldım. İlginç bir bilim kurgu dizisi ama ilk bölümleri ağır ilerliyordu. Dizinin her bölümünde aynı kasabadaki farklı farklı hikayeleri anlatıyor ama hepsinin ortak bir bağlantısının olduğunu farkediyoruz. Hikayeler dramı da bilim kurguyu da iyi taşıyacak şekilde yazılmış ve oyuncular da bu işi güzel ele almışlar. Dizi, evren olarak Stranger Things’e benziyor çünkü 80ler 90lar civarı bir kasabada ilerliyor ve çocukların bir takım yaşadıklarını anlatıyor. Evren ve ortam benzese de Tales From The Loop’un kendine özgü tarzı farkediliyor. Çekimler ve görsellik güzek. Sakin yapısı ile ben böyle bölüm bölüm izleyemiyorum ama yine bu yapısı ile dinlenirken falan iyi gidebilecek türden bir dizi. Bir de aynı isim ve yapıda kitap ve bilgisayar oyunu da mevcutmuş.

Yaşam Üzerine: Ikiru (1952) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan insanın gerçekten yaşaması için neyin gerekli olduğunu düşündüren bir film. Yaşam amacı insandan insana değişkenlik gösterdiği için asıl cevaba ulaşmak cidden zordur. Film boyunca bu tarz sorgulamaları en yavaş ve oturan şekliyle işleyen bir yapısı vardır. 3 saatten uzun süresiyle de izlerken zorladığım ama sonunda güzel hissettiğim bir filmdi.

Bu yaşam gayesi sorusunu bize ilk önce 30 yıldır belediyede çalışan Halk İlişkiler şube müdürü Watanabe ile anlatmaya başlar. Bize adamın hayatının çok monoton olduğunu sadece kağıt damgalayarak geçirdiğini gösterir. Aynı zamanda bu şubelerin halka bir yarar sağlamaktan ziyade geçiştirici politikalarını gösteriyor. Ağır ağır bu kısımları izliyoruz. Sonrasında doktora gittiğinde mide kanseri olduğunu pek yaşayamayacağını öğreniyoruz. Bu durumdan sonra hayatının önemli olduğunu kavramaya başlar. Eşi 20 yıl önce vefat etmiştir ve oğlu da babasının yanından uzaklaşmaya çalışan, babasını para kaynağı olarak gören biridir. O yüzden oğluna bu durumu anlatmamaya karar verir. Kendisini sokaklara atar “yaşam” yolları arar. İçkiye vurmak ister kendisini ama bunun doğru bir yol olmayacağını kavrar. Bardaki bir adam da bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyip ona yol göstermek ister. İkili çeşitli dans mekanlarına, kumarhanelere ve barlara gider. Ama bu tarz yaşam da ona göre değildir.

Ofiste hayat dolu genç bir kız çalışmaktadır. Onun hayatına baktıkça kendisi de canlı hisseder. Kızla birkaç gün gezer ve eğlenir. Kız ona bir gün iş yerinde lakap olarak “mumya” taktığını anlatır. Bu lakabın doğru olduğunu bilerek daha da üzülür. Bu ikilinin gezmesinin sonunda artık genç olmadığını yine böyle yaşayarak da bir yere varamayacağını anlar. Yaşadığını hissetmek için işe yarar bir şeyler bırakması gerektiğini fark eder. Kaç gündür uğramadığı ofise geri döner tonlarca kağıt damgalanmak için birikmiştir. Eline bir tanesini alır, bir grup kadının mahallelerindeki lağımdan kurtulmak ve yerine park yapılmasını talep ettikleri bir dilekçedir. Hemen sonraki sahne olarak Watanebe’nin cenazesini görürüz. Oradaki herkes Watanabe’nin yaptığı bu iyiliği üstlenme peşindedir. Buradan sonra bolca flashbacklerle olaylar anlatılmaya başlanır. Herkesin flashback’i birleşip asıl doğruyu ortaya çıkarır. Olayı kavrayan her çalışan bundan sonra aynı amaçla işlerini yapmaya yemin eder. Ama hemen sonrasındaki gün bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur yine herkes eskisi gibi monoton pek faydası olmayan bir çalışma içindedir. Watanebe yaşama duygusuna ulaşmıştır ve ölümünde sadece parkı isteyen kadınlardan gerçek saygıyı görmüştür. Diğer çalışanların yaptığı sadece laftadır.

Bu filmde insan yaşamının önemini çok iyi anlattığı gibi sosyal ve toplumsal sorunlara da çok güzel değinilmiştir. Çok sevdiğim bir film olmasına rağmen 3 saatlik süresiyle çok zor izlediğim bir filmdi. Dram seviyor ve dayanabilirim diyorsanız kesinlikle izlemeniz lazımdır.

Palm Springs (2020) İnceleme

Brooklyn Nine-Nine dizisiyle neredeyse çoğu kişinin tanıdığı Andy Samberg‘in ve How I Met Mother‘ın gizemli annesi Christin Milioti‘nin başrollerini paylaştığı bir takım loop içine girmiş hikayesi ile karşımızda. Bu tarz loopta sıkışmış hikayeler son dönemde arttı mesela Russian Doll ve Happy Death Day en aklımda olan ve sevdiğim yapımlardan. Bu film de iki karakterimizin aynı günü tekrar tekrar yaşadığı keyifli bir senaryoya sahip. Diğer söylediğim filmlerden veya dizilerden çok farklı değil. Bu filmin ağırlığında o çaresiz durumdan kurtulmaya çalışmaktan ziyade anı yaşamayı tercih etmiş insanları konu alan bir romantik komedi filmidir.

Her iki karakterimizin de normal gerçek hayatlarında sıkıntılar içindedir ve bu sonsuza dek süren durumda yaşamak onların bir nevi çıkış kapısı olmuştur. Bu senaryo şekli ile diğer filmlerden ayrılan bir yapısı var. Diğer benzer filmlerde bu tarz eğlenceli kısımlar olsa bile daha karamsar havada geçiyorlar. Hep o durumdan kaçmaya yönelik hamleleri oluyordu. Bu filmde bu duruma adapte olmayı bu durumdan keyif çıkarmayı doya doya izliyoruz.

Filmin yapısının çok original olmadığı gibi romantizm de aynı klasikliktedir. Filmi tahmin etmesi çok basittir, çok fazla bilimsel kısmı ile de seyirciyi hiç yormamaktadır. Bu filmi öyle eğlencesine açıp sakin sakin izlemek isteyenlere gidebilecek türdendir, keyiflidir.