Tanrı’nın Varlığı Üzerine: Nattvardsgästerna/Winter Light (1962) İnceleme

Ingmar Bergman denilince yine önümüze ruhani davranışların fiziksel anlamda şekil bulduğu bir film karşımıza geliyor. Babasının papaz olması sonucu çocukluğunda hep Hristiyan inanışı motifleriyle büyüyen yönetmenimiz, bu insani varoluş kaygılarımıza o tarz figürlerle yaklaşıyor. Tanrı var olsa veya olmasa bile karakterlerin hayatlarının ne anlamda farklı olacağını sorgulatıyor. Tanrı’nın olmadığı durum insan için en mantıklı gelen sonuç olsa bile Tanrı’nın olmayışının insana verdiği bir korku da bulunuyor. Mesela fakir birisi iseniz Tanrı’nın ve öteki hayatın varlığına inanmanız sizin daha umutlu olmanızı sağlayacaktır çünkü bu dünyada çektiğiniz sefaletin ödülüne ulaşacağınıza inanırsınız. Filmde de bu umutları ve umutsuzlukları derin derin işliyor. Rahip gibi intihar etmek isteyen balıkçı gibi diğer karakterlerle de ufak ufak bu konularda görüşler ve sorgulamalar izliyoruz. Rahip, Tanrı’yı aşkla ilişkilendirmiştir ve karısının ölümü sonrası Tanrı’ya olan inancı da yitmiştir. Bunun üzerine Çin’in sahip olduğu nükleer bomba haberi sonrası umudunu yitiren balıkçının intihar etmek istediğini öğrenince onu kurtarışa götüremez. Çünkü balıkçı da onun gibi hayata karşı umut aramaktadır ve ikisi de ulaşamamaktadır. Tanrı’nın sessiz kalması Rahibin de adamı yönlendirememesine sebep olur. Balıkçı için ise kendisine umut kaynağı olabileceği düşündüğü adamın kendisinden daha umutsuz olduğunu görmek onu daha da karamsar hale sokar ve intihar eder. Buram buram karamsarlığı sahnelerden görüyoruz.

Film belirli mekanlarda geçiyor ve zaman ve mekan kavramı yine düşsel geçiyor. Yüzlere ve ellere odaklı çekimler bolca yapılmakta, ışık ve gölge kullanımı çok yerindedir. Düşsel tarzda çektiği mektup okuma sahnesi belki de en etkilendiğim sahnedir. Kamera karşısında duygu yoğunluğu içerisinde o mektubun yazarını izlemek, bizle konuşur gibi olması aşırı harika. Onun dışında son sahnede İsa’nın aslında son sözlerinin anlamının yorumlanış şekli bayağı ilginç. Metaforları ve anlamları dolu dolu bir film.

Bu film aslında “Oda Üçlemesi” serisinin ikinci filmi ama ilk yazmak istedim. Diğerleri ise “Tystnaden, The Silence” ve “Sasom i en spegel, Through a Glass Darkly” filmleridir. Bu filmler de yine benzer şekilde az mekanda belli bir hikayesi olmayan filmlerdir. Onları da konuşacağımız ayrı yazılarım gelecektir.

“İsa’nın tutkusu, çektiği acılar… Fiziksel acıya yapılan bu vurgu o kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyor olabilirim ama mütevazi olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi? Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki de tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’yi düşünün peder. İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu. Her anlarını beraber geçirdiler. Ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı. Bu acı vermiş olmalı. Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak. Güvenebileceği birilerini ararken terk edilmek. Bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı: Tanrım, Tanrım! Neden beni terk ettin? Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek? Tanrının sessizliği.”