Samurai Rebellion (1967) İnceleme

Masaki Kobayashi ile Japon sinemasına dönüş yapalım. Bu film isminden dolayı samuray filmi olsa bile dövüş sekansları azdır. Son 30dklık kısımda vardır onun dışında diyaloglarıyla olayı işleyen güzel anlatımlı bir filmdir. Merkezinde aile yapısını ortaya koyan, samuraylık felsefesinin bile önüne koyan bir tür baş kaldırıyı anlatır. Yine diğer filmlerindeki gibi toplumsal meseleleri özele indiren bunları bütünleyen yapısı vardır.

Hikayede Edo’daki bir derebeylikte geçmektedir. Sasahara ailesi bu beyliğin hizmetinde çalışmaktadır. Oğlu da evlenme çağına gelmiştir. Bunun üzerine İsabura’ya Handedan Beyi’nden bir emir gelir. İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle evlendirilmesi emretmektedir. Hanedan Bey’i kendisine yeni bir metres almıştır ve eski metresin davranışlarından hoşnut değildir. İsabura bu emri uygulamamak istemese de oğlu bunu kabul eder. Film bu kısımlarda aileden çok metrese odaklanır. Kendisi hanedan neslini devamının sağlanması için kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra yollanmıştır. Sonrasında Hanedan Bey’inin ölümü üzerine geri bir emirle metresi çağırırlar. Bu emir ile daha da aile onurları kırılan Sasahara ailesi, bu emri reddederek hanedanlığı karşılarına alırlar.

Film kendisini hemen belli eden Kobayashi teknikleri ile doludur. Görüntü anlamında çok güzel olduğu kadar konuşmalar ve diyalogları ile de sıkmadan çok iyi hikayeyi aktarır. Verdiği mesajlarla daha da keyifli izlenim sunar.

Smultronstället (1957) İnceleme

Ingmar Bergman imzalı Wild Strawberries filmi yine kendimizi bir takım empatilerin içerisinde bulduğumuz bir filmdir. Bu film bana çok etkisi altına almış değildir ama yine de önemli filmlerdendir. Film bir profesörün yalnız kalma nedenini zaman algımızı oynayarak ortaya koyuyor. Bu profesör yani Isak Borg, insanları eleştiren kendisi bayağı üstte gören biriydi. Gördüğü rüyayla karakterin zihninin içerisine giriyoruz. Kaybolmuş gibi hareket halindedir ve saate baktığında da akrep ile yelkovanın da olmayışı zamanda da kaybolduğunu işaret eder. At arabasının yoldan çıkıp içindeki tabuttan da kendi yüzünü görmesi kendisi ile yüzleşmesini anlatıyor. Uyandıktan sonra hazırlanıp geliniyle eski yazlığa gittiğinde geçmişi hatırlamaya başlıyor. O zaman hayatında yaptığı davranışlarla kibri ile karşılaşıyor. Onun dışında pek çok hayal ve anısına kibrini, bencilliğini hissediyor. Film aynı zamanda da tanrı ve din üzerinde de görüşlerini ortaya koyuyor. Bu konuda da pek çok tartışma ve gönderme mevcut. Dinin insanlardaki bir ölüm korkusunu dindirme yöntemi ve onlar için uğraş olduğunu gösteriyor. Tüm bunlardan sonra karakterimiz bir şeylerin farkına varıyor ve pişmanlık duyuyor.

Crusader Kings 3 Nasıl Olmuş?

Bu sitede uzun uzun sinema içeriklerinden sonra böyle bir oyun incelemesi de görmüş olmanız şaşırtmış olabilir. Bu şaşkınlığı bir kenara bırakalım ve bilimum strateji ve rol yapma oyunu severleri buraya alalım. Crusader Kings 3 bol kaos ortamıyla bolca dramasıyla bir nevi orta çağda bir yöneticinin simülasyondur diyebiliriz. Dediğimi gibi bir yandan entrika yürütme bir yandan savaşlara girme bir yandan da ailenle çevrenle ilgilenen biri olmanın verdiği stresle sizi bağlayan bir yapısı var. Bu kısımların derinliği çok güzel olmuş ve her seferinde değişik durumlara sokabilen bir yapısı var. Kendini tekrarlayan yapıdan çok uzakta ve bunu her seferinde değişen özelliklerinizle çok iyi yönetiyor. Mesela baktın olmuyor yeniden aynı adamla başlayım dedin diyelim karşında aynı adamın başka özellikleri ile yeni bir oyuna giriş yapıyorsun. Bunların üzerine hikaye çeşitliliği ve derinliği ile aşırı keyifli bir rol yapma oyununda bulunuyorsun. Etrafında dönen olaylar, kendi kurduğun pis dümenlerle o durumdaki bir liderin stresine sen de varıyorsun. Bolca stres diyorum ama cidden bir stres faktörü var ve bunu yönetmeniz lazım ki iyi bir lider olun iyi yerlere hükümdarlığınızı götürün. Bu stres faktörü basit bir algoritma değil yine çok fazla seçeneğinizin olduğu kendi karakterinizin temellerini atarken önemli seçimler yapmanızı sağlayan bir sistemdir. İsterseniz stresinizi kutsal topraklara yapacağınız bir gezi ile geçirin isterseniz alkolik biri olun isterseniz genelevlerden çıkmayın her biri ile ayrı bir kişiliğe varıyorsunuz.

Ben serinin diğer oyunlarını oynamamıştım onun için başlarken zorlanır mıyım gibisine ufak bir korkum vardı ama hiç merak etmeyin diğer oyunlarına kıyasla daha basitleştirilmiş bir yapısı varmış ve keyifli tutorial kısmı ile sisteme kolayca adapte ediyor.

Oyunda din ve kültürünüzü de şekillendirebiliyorsunuz ben pek din kısmına girmedim ama istediğiniz şekilde bir din ortaya koymanız da mümkün. İsterseniz orta çağda kadın ön planlı bir kültürünüz olsun isterseniz homoseksüelliği meşru kılın tamamen size kalmış.

Savaşlar da öyle basit bir şekilde asker yolladım öldüler öldürdülerden fazlası. Savaşta oğlunuzu, yakın bir arkadaşınızı da kaybedebilirsiniz. Savaşta size kurtarmak için çeşitli yiğitlikler yapan şövalyeleriniz de olabilir. Yine bu kısımlarıyla çeşitliliği bol.

Oyunun görüntüleri de ayrı bir efsane, her bir yıl geçtikçe karakterinizin yüzünden da hafif değişimler görmek ayrı bir seviye işçilik. Onun dışında evlendiğiniz kişiyle beraber çocuğun fiziksel görünümü size göre şekilleniyor. Resmen DNA sistemini güzelce kurmuşlar. Çizimleri tasarımları zaten ayrı güzel bir de bunların üzerine o mükemmel şarkı ve sesleri eklemişler ya diyecek başka şey yok. Uzun zaman sonra görsel ve işitsel zenginliği ile bu kadar dolu arka planı olan karaketerli bir oyun oynamak çok hoşuma gitti.

Il Nuevo Cinema Paradiso (1988) İnceleme

İtalyan sinemasının o duygu aktarım yönünün eğlenceli ve hoş olduğu filmlerden biridir. Bu filmde her türden duyguyu yaşarken nostaljik havasıyla da hoş bir seyir sunar. Filmde Paradiso sinemasının hikayesini izleriz aslında ama bunu Toto adındaki baş karakterimizle izleriz. Toto adındaki bu adama bir telefon gelir ve Alfredo adındaki birinin öldüğünü öğrenir. Bunun üzerine eski anılarına dalması şeklinde ilerler. İşte çocukluk gençlik ve ileri yaşlarını tek tek izleriz. Bu süreçte değişen toplumu, sinemayı ve seyirciyi de rahatlıkla gözlemleriz.

Babası İkinci Dünya Savaşında Rusya’ya gitmiştir ve geri dönmemiştir. Annesi ve kız kardeşiyle yaşayan Toto’nun bu süreçte en sevdiği şey sinemaya gitmektir. Oranın makinistiyle daha fazla vakit geçirebilmek için bolca çabalar. Makinist orada bu işe yapışıp kaldığını düşündüğünden ona işi öğretmek istemez. Ama büyük ısrar ve çabaları sonucunda ondan çokça şey öğrenmeye başlar. Film boyunca dramın ve komedinin keyifli hallerini çekmiştir film. Her türden duyguyu yerinde ve güzel işlemiştir. Sinemada çıkan yangından dolayı kör olan makinistle üzüntüyü, büyük bir aşka tutulmuş Toto’nun çabaları ile aşkın meşakkatini ve çeşitli güzel anlarıyla mutluluğu verir.

Yıllar geçtikçe sinemanın az rağbet görmeye başladığından da bahsetmesiyle hala günümüz için de düşünülen bu problemin bana kalırsa hiçbir zaman ortaya çıkmayacağına eminim. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin sinema gibi bir ortamda izlemenin keyfi her zaman güzeldir. Ha tabii saygısız insanlar da çok fazla, bu da sinemaya giderken dezavantaj gibi gözükse de hala oranın tadı bir ayrı.

Ölüm Üzerine: Det sjunde inseglet/Seventh Seal (1957) İnceleme

Ingmar Bergman‘in en bilinen bu film ile gelin biraz da ölüm karşısında çaresizliğimizle hayatın anlamını arayalım. Orta çağ temalı bir film olsa bile konu yine evrenseldir. Antonius Block haçlı seferlerinde savaşmış birisidir. Savaş bitip geri dönüş yolunda vebanın Avrupa’ya yayıldığını görür. Bir kıyıda silah arkadaşı ile dinlenmektedirler. Sonrasında ölüm gelir yanlarına, Block’un canını alma vakti gelmiştir. Onca yıl savaştıktan sonra ölümün şimdi onu bulmasına o kadar kendisini bırakmak istemez. Onun için ölümle satranç oynamayı teklif eder. Kazanırsa canını bağışlayacaktır. Ölüm, kesinliğini bildiği için emin şekilde kabul eder.

Bu satranç oyununu belki de zaman kazanmak için teklif etmiştir. Hayatında anlamlı gelecek şeyleri bulamamıştır. Karşısına ilk başta din gelir çünkü orta çağda din her şeyin üzerinde olduğu yapıdır. Aklındaki soruları cevaplamak ister, tanrıya ya da en azından şeytana bile ulaşmak ister. Şeytanla ilişki kurduğu söylenen kızın ölümünde hatta şeytanı görmeyi ister. Ama hiç bir şey göremez. Tiyatroculuk yapan bir aile ile tanışırlar yolda bu aile ile birlikte iken varoluş düşüncelerinden uzaklaşır. Ailenin mutluluğu ona da yansır. Ölüm artık son hamlesini yapıp ölüme götürmeye geldiğinde ise sadece aile için kaygılanır. Ailenin ölümden kaçmasına yardım eder ve hayatında anlamlı bir şey yaptığını düşünür. Ama ölüm bir gün herkese geleceğini hatırlatır. Ve sonrasında onları da yanında götürür. Onca yıl kutsal topraklar için savaştığında anlamı bulamayıp böylesine ufak bir aile ile anlama ulaşması da manidardır.

Filmde bana göre en etkileyici kısım ölümün bizlerin için o kadar görünen gerçek bir durum olması iken Tanrı’nın sessizliği ile de ayrı bir vurgusu vardır. Tanrıya ulaşmak istemektedir, onunla konuşmak ondan bir mesaj beklemektedir. Ama bunların hiçbiri olmaz insan kendi amacını kendi ortaya çıkarmalıdır. İçerisindeki karakterler ve yapısı ile de film geniş bir serüven sunmaktadır. Kısa süresiyle uzunca bir deneyim bizlerledir.

Ivan’s Childhood (1962) İnceleme

Tarkovski‘nin savaşı işlediği ama hiçbir çatışma sahnesinin olmadan çekmeyi başardığı, savaşın insan üzerindeki psikolojik etkisine odaklanan bir filmidir. Ivan adındaki çocukla savaşın içindeki acıyı ve ölümü hissediyorsunuz. Tüm ailesini savaşta kaybetmiş olan bu çocuğun içinde tek Alman’lara karşı bir nefret kalmıştır. Askerleri ailesi olarak görmektedir ve savaşta zorlu görevler üstlenmektedir. Bu görevleri askerler pek tasvip etmese bile Ivan kararlıdır. Bu filmde gerçekleri göstermek istemesinden dolayı savaş kısımlarında falan metaforlar ve benzetmeler yoktur. Metaforlar genelde rüyaların içerisine konulmuştur ve bunlar dini anlatımlardır. Kelebek, kuyu, elma her biri ayrı ayrı yaratılışı yani Adem ile Havva’nın hikayelerini kapsar. Rüyalardan çıktığımızda ise karşımızda metaforlardan uzak salt gerçeklik vardır.

Filmde yönetmenin birçok imzasını rahatça görürüz. Bunlardan yağmur, rüya, yansımalar en önemlileridir. Ortamla birlikte bunların da etkileyiciliği artar. Rüyaların katmanları çok güzeldir, geçmişin ve anının aktarımı yerindedir. Bunların dışında filmin en ikonik sahnesi olan öpüşme anı bizi bir anlığına savaştan uzaklaştırıp saf duygularımızı hatırlamamıza sebep olur. Bunların yanında savaşının bitip neşeli müzikler çalarken etrafta hala yıkımı ve ölümleri göstermesi gerçekliğinden uzaklaşmadığını yine gösterir. Bir çok ölü insan binaların arasında en son Ivan’ın da öldüğünü görürüz. Hayatın bir çocuğu adam yaptığı bu filmin unutulmaz anıdır.

The Stalker (1972) İnceleme

Bu filme bilim kurgu demek de olmaz, dini anlamda bir takım duyguları aktarıyor demek de olmaz. Bu filmin iki yönde de kesiştiği bir felsefesi vardır. Andrei Tarkovski‘nin bu eserinde iki yönlü de anlamlar katabileceğimiz bu filmi yarattığı ortamla ağır bir etki bırakıyor. 2 saat 40 dakikalık uzunluğu ile de ağır ağır izliyoruz. Filmin bir kere çekildiği ortam çok etkileyici, Estonya’da eski bir nükleer santralde çekiliyor. O harap yıkılmış mekan görsel anlamda değişik gelse de çekim sonrası bir çok çalışanın kanser olmasına neden olmuştur. Böyle gerçekçi mekan kullanımını izlemesi çok keyifli olsa bile bu acı durumları duymak üzüyor.

Bir iz sürücü, bir yazar ve bir bilim adamıyla bir meteor düşmesi sonucu oluşmuş Bölge’ye olan yolculuklarını izliyoruz. Bölge çok ilginç bir yerdir. Meteor düşerek oluştuğu söylense bile meteor bulunamamıştır. Bölge’de Oda adı verilen bir yer daha vardır ve asıl buraya gitmek istemektedirler. Bu Oda içinizdeki arzuların gerçekleştiği, dileklerin var olduğu bir mekandır. Bu kısımlar bilim kurgu durduğu kadar aynı zamanda manevi anlamları vardır. Bölge cenneti simgelemektedir ve bir kıyamet sonrası oluşmuştur. İnsanların Oda’ya ulaşıp istediklerine ulaşması da bunu göstermektedir. İz sürücümüzü vahiy indiren peygamber gibi yorumlanabilir, Oda’ya ulaşmak için yol gösterir. Yazar ve bilim adamımız normal akılcı insandır. Yaşamlarımda hep algılarının el verdiği şekilde çalışmalar koymuşlardır onun için bölgede olan sezgilerle ulaşılan hakikate biraz uzaktırlar. İnsani doğrularımız da hep bir değişim içinde onun için buradaki olanları algılamamız zordur. Bölge de değişken bu yapısı ile kafa karıştırıcıdır. Bilim adamı ve yazarın istekleri genelde daha somut ve dünyevi şeylerdir ama İz sürücüsünün orada bulduğu şey bambaşkadır. İz sürücüsü orada kutsal anlamlar bulmaktadır, onun için orası ibadet gördüğü yer gibidir. İnsanlar oraya somut mutluluklar için gitmek istese de İz sürücüsü oraya getirdiği insanlara bir şeyler aktarabilme duygusu ile mutlu olmaktadır. Film bu anlamda insanın her iki düşünce ve duyguya da ihtiyaç duyduğunu çok güzel işlemiştir. İnsan rasyonel düşünmesi gerektiği gibi her hangi bir inanca da ihtiyaç duyar. Çoğu insan bunu manevi ihtiyacı ya müzikle ya sanatla ya da dinle doldurur.

Filmde gerçek dünya ilk başta tek renk ve kasvet içindedir. İzlerken aşırı yoran bu renk tonu cidden o karamsarlığı verir. Ama sonrasında Bölge’ye geçtiklerinde renkler normalleşir ve doğanın o güzel sesleri, canlılığı ile cennete ulaşmış gibi rahatlarız. Onun dışında İz sürücü’nün Bölge oluşumundan etkilenmiş kızının değişik özelliklerini filmin sonuna kadar bilmeyiz. Filmin sonunda 3 bardak ve kızını otururken görürüz. Bu bardakların her biri karakterlerimizia simgeliyormuş. Kırmızı sıvı dolu olan kimya lablarında görebileceğimiz türden bardak bilim adamımızı, garip nesnelerin bulduğu kavanoz ise yazarı, boş uzun bardak ise İz sürücümüzü temsil ediyor. Temiz ve saf uzun bir bardaktır. Kız özel güçleriyle bardakları hareket ettirirken sadece İz sürücüsünün bardağı yere düşüyor. Bu da umudu kaybedişi işaret ediyor çünkü İz sürücüsü eve geri geldiğinde hastalanıp insanlığa olan umudunu yitirdiğini anlatıyordu. Diğer iki adam ne kadar bir macera yaşamış olsa da istedikleri şeye ulaşamadılar veya hayatları çok da değişmemiştir. Her ikisi de masada biraz hareket etse bile yine aynıdırlar. Bunun nedeni asıl istedikleri şeyi bilmiyorlardı.

İzlerken daha çok duygu ve anlamı buluyorsunuz. Burada anlattıklarımız bir kısmı sadece. Siz de hayatınızda zihniniz kadar maneviyatınızı doldurma yollarını unutmayın çünkü insan olmak bunu gerektirir.

Raised by Wolves İlk 3 Bölüm İnceleme

Alien ve Blade Runner‘dan bildiğimiz Ridley Scott yapımcılığı ve yönetmenliğinde HBO’da yayına yeni bir ile karşılaştık. Bu dizide de yine robotların Androidlerin olduğu yüksek dozda bir bilim kurgu görüyoruz. Bu yeni dikkat çeken evrende olayları izlemek yine aşırı derece heyecan verici. Daha ilk üç bölümü yayında olan diziyi tek solukta izledim. Eğer bu tarz seviyorsanız garanti hoşunuza gidecektir. Yarattığı ortamla diğer benzer filmlerin tatlarını aldığınızı hissediyorsunuz.

İçerisinde robotların anne ve babalık konumunda bulunduğu çeşitli din savaşlarının da döndüğü bu evrende hoş meraklandırıcı ilk bölümüyle anında beni içerisine aldı. Kepler 22b adındaki bir gezegene iki android ve 12 donmuş embriyo çarpar. Din savaşlarının ve yıkım sonrası yaratıcıları tarafından oraya gönderilmişlerdir ve görevleri çocukları yetiştirmektir. 6 embriyodan çocuklar doğar ve gezegende çiftçilik gibi işler yaparak yaşarlar. Çocuklar büyüdükçe gezegen şartları ve ebeveynlerinden kusurlarından ötürü 5’i ölür sadece en son doğan Campion kalır. Bunun üzerine Baba tek kalan çocukla bir nesil ilerleyemeyaceğini bildiğinden aşırı dine bağlı olan düşmanların yani insanlara sinyal göndermek ister. Buna karşı çıkan Anne ise kendini kaybetmiş gibi Baba’yı öldürür. Ne olduğu bilmeyen çocuk bu garipliği sezerek sinyal gönderir. Bir takım insanlar gelir ve çocuğu götürmeye çalışır. Bunun üzerine annelik hali kadın herkesi değişik çığlığı ile öldüre öldüre gider. Uzay gemilerine ulaşır ve orada da çoğu kişiyi öldürüp gemiyi gezegene çarptırır ama 5 tane çocuk alır gemiden. Bir de öldürdüğü Androidlerin organlarını kendi parçalarını tamir etmek için kullanabiliyorlar. Bu parçalarla kendisin gözlerini yeniler ve öldürdüğü Baba’yı yeniden hayata döndürür. Bu yeni çocuklarla artık yaşamaya başlarlar. Çocuklar işte yine Androidlerin tam tersi şekilde dinlerine bağlıdırlar. Kendi oğulları da zaten yetişirken bir tanrıya inanmak istiyordu. Bu yeni çocuklarla daha fazla bu yola düşecek gibi. Bir de Anne’nin o halini gördükten sonra pek bir inancı kalmamıştır ona. Baba ise şüphecidir ama Anne’ye yine de güvenmek ister. Bir de Generalin bir tanesi öldürülmekten kaçmıştı onu da sonra düşen gemiden hayatta kalanlar bulur. Dizide bir de generalin geçmişinden de olayları görürüz ve de görmeye de devam edeceğiz sanırım. Hikaye temel anlamda böyle. Heyecanla yeni bölümleri bekliyorum. İzlerken ikilemlerde kaldığınız hangi tarafın daha doğru olduğunu bilemediğiniz anları yaşamak çok güzel. Anne’nin yaptıkları doğru mu yoksa değil mi? Çocuklara ne olacak? General ve ekibi nasıl bir kurtuluşa ulaşacak? Böyle çılgın bir Anne android karşısında nasıl bir taktik izleyecekle?

Dizi karanlık olduğu kadar depresif bir renk tonuna da sahip. Hiç canlı ve renkli sahneleri yok. Bu gözü yorsa da ambiyansı yansıtıyor. Oyunculukları cidden iyi. Campion’a direkt ısınıyor kanınız. Androidlerin de robotumsu hallerine insani duyguları güzel bir kat olarak yerleştirmişler. Anne robotun anne duyguları, Baba robotun da şakalarıyla aile kavramı kuruluyor ama her neticede de onların robot olduğunu hissetmek bir arafta bırakıyor. Bu arafı hissettirmesi çok önemli bir detay. HBO kalitesinde güzel bir dizi tarzı sevenler hemen başlasın.

Uzun ve Sıkıcı Ama Güzel: I’m Thinking of Ending Things (2020) Spoilerlı İnceleme

Uyarı! Bakın bu film sıkıcı bir filmdir ve sıkıcı olmasını bilerek yapmışlardır. İzlerken hafif hafif olaylar olsa bile aşırı derecede sıkılıyorsunuz. Ama bir yandan da bu ufak olaylar merak uyandırdı ve filmi bitirmemi sağladı. İyi ki bitirmişim yoksa bu sıkıcılığı anlamak pek mümkün değilmiş. Anlamsız şekilde rahatsız olabilirsiniz. Bu bir sanat filmi yani siz bir şeyler yüklemedikçe film size bomboş gelecektir. Kendimce anlatacağım spoilerlı kısma geçelim şimdi isterseniz.

İsmini bilmediğimiz bir kadının erkek arkadaşının ailesi ile tanışmaya gitmesiyle başlıyoruz. Uzun karlı yolda seyahatleri olurken kadının zihninde de bir takım düşünceler dönüyor. Film bu kısımlara kadar normal seyrediyor, kadını zihinsel anlamda tanıyoruz, adamla ilişkisinin durumu hafif kavrıyoruz. Adamın ailesinin evine geldiğimiz anda işler garipleşmeye başlıyor. Bol sıkıcı, ne olduğunu anlamadığımız diyaloglar dönüyor. Bir süre sonra sanki bir döngü içerisine girmiş gibi oluyorsunuz ve o evden çıkamayacakmışız gibi hissettiriyor. Adamın ailesi bir genç gözüküyor, bir yaşlı, bir yatakta ölür gibi, bazen de gayet neşeli falan değişik değişik olaylar oluyor. Kadın karakterimiz ise evine geri dönmesi lazımdır ve kar fırtınası feci feci bastırmaktadır. Film boyunca bir de şöyle bir gariplik vuku ediyor. Kadının ismi yer yer farklı anılıyor, mesleği garsonken kuantum fizikçisi veya ressam oluveriyor. Bunlar hem normal gibi gelirken hem bir farklı geliyor. Ha bir de arada hiç alakası olmayan yaşlı bir okul hademesini görüp duruyoruz. Filmin sonuna doğru ise her şey açığa kavuşmaya başlıyor ve o yaşlı hademe aslında kadının sevgilisi olan adam yani Jake olduğunu kavrıyoruz. Film boyunca dönen tüm olaylar aslında bu yaşlı adamın hayal dünyasından ibaret olduğunu anlıyoruz. Aslında yıllar önce barda gördüğü kadına eğer açılsaydı neler olabilirdi şeklinde hayalini kuruyor. Hayal kurarken tıklandığı veya değiştirmek istediği yerleri değiştiriyor. Film boyunca garip gelen şeyler aslında bu tıkanıklığın sonucunda olan değişimlermiş. Zaten adamımız tipinden ve duruşundan ezik duran birisi. Hayal dünyasının da aynı şekilde sıkıcı kısımlarının olması şaşırtıcı değil. Hepimiz bir şeyleri hayal ederken ortasında durup bolca değiştiririz. Hayallerimizde bolca karşıdakinin ne düşündüğünü de tasarlarız onun için filmde hayal ürünü olan kadınla başlamamız ve direkt onun zihninde girmemiz de çok iyidir. Bir de sona doğru film hademenin okulda öğrencilerden gördüğü müzikalleri veya dansları da hayaline eklemesi hoş. Zaten müzikal sevdiğinden bahsediyordu bir kısımda da. Müzikalde yaşlı insan kullanmak yerine genç hallerinin kötü bir yaşlandırılmasını görüyoruz, bu da aslında hepimiz yine yaptığı bir şey. Yaşlılığımızı genelde şuan olduğumuz halimize hafif kırışık yüz ve beyaza boyanmış saçla hayal ederiz. O kısımda da böyle ucuz bir numara aslında iyi bir işi ortaya çıkarmış. Böyle ufak detayları çok kuvvetli filmin ve izledikten sonra bunları kavramak ayrı güzel. Filmin bunu göze alarak yaptığını biliyorum ama büyük bir çoğunluk sona kadar dayanamayacaktır. Çok yüksek puan vermem tabii ama 10 üzerinden 7’lik bir film.

Şiirsel Bir Film: The Mirror (1975) İnceleme

Andrei Tarkovski‘nin bu büyüleyici filmi belki de hakkında bir şeyler yazılması zor olan filmlerdendir. Belirli bir hikayeyi ya da olayı belli açılardan çekerek anlatırsın ama duyguları veya insanın zihnini ekrana yansıtmak ve bunları hissettirmek en zor iştir. Bazen bunları hissettirmek yetmez, bunların gerçek olduğunu inandırman ve izleyici için bağını kurman lazımdır. Bunu yapabilenler zaten büyük yönetmen şeklinde adlandırılır. Bu filmi izlerken zaman nasıl geçti gitti anlamamıştım beni öyle içine çekmiş öyle bağlamıştı. Duyguları buraya dökmek çok zor kesinlikle izlenmesi gereken bir film ama kendimce yine bir şeyler yazmaya devam edeceğim.

Filmde zaman yapısı öyle bir karışıktır ki anı mı rüya mı yoksa televizyondan bir görüntüler mi gösteriyor ilk bakışta anlaması aşırı güçtür. Filmi izlerken hasta yatan Andrei Tarkovski olduğunuzu ve onun iki ayrı anınızı ve farklı farklı rüyaları iç içe gördüğünüzü düşünün. İşte o hasta yatan Tarkovski ile geçmişine ağıt yakan insan olun ve pişmanlıklarını duyun. Kendilerini terk etmiş babasını ve savaş dönemindeki çocukluğu ile yaşadığı üzüntüleri akıcı şekilde hissettiriyor. Filmin çeşitli yerlerinde okunan şiirler de babasına aittir ve bu filmi daha da bir lirik hale getirmiştir. Bunların dışında filmde annesini de boşandığı eşini de aynı oyuncu oynamaktadır ve hatta kendisi ile oğlu da aynı oyuncudur. Bunun nedeni boşanmak üzere olduğu eşinin yüzüne baktığında annesinin yüzünü hatırlaması şeklindeymiş. Ben ilk izleyişte aynı karakter niye iki farklı durumda gibi kafa karıştırıcı halde kalmıştım. Bu anıları hatırlama şeklini izleyiciye de aynı şekilde sunması aşırı iyi bir detay yalnız. Bir de bu filmde bir şeyleri anlamaya çalışmak büyük vakit ve duygu kaybı olur. Böyle filmin sizi alıp götürmesine izin verilmesi gereklidir.

Filmde aynalarla yaptığı çokça yansıma ve kamera oyunlarıyla aşırı büyüleyici sahneleri gösterir bize. Blocking teknikleri cidden harika planlanmıştır. Bu büyüleyici sahnelere bir de yıkıntılar, yanan eşyalar olduğu gibi ağaçlar, yağmur gibi doğal güzellikleri de eklememiz lazım. Yazılarımı yakından takip edenler anlamıştır belki ama ben böyle fotoğraf gibi çekilmiş filmleri aşırı seviyorum ve bu filmin her saniyesi fotoğraf gibi gelmekle kalmayıp sanatının zirvesindedir.