Hasret Sona Erdi – Mandalorian 2. Sezon 1. Bölüm İnceleme

Bir yıl aradan sonra torunun bayram ziyaretime gelmiş gibi hissettiğim bir bölümle Mandalorian ikinci sezonuna başladı. The Child’ın (Baby Yoda) yine buruşuk ama bir o kadar tatlı yüzünü görmek mutlu etti. Bol bol minnoş tavırlarıyla yine izlemesinin en keyifli olduğu anları bize ulaştırdı.

Yeni Star Wars yapımları arasında kendisine ve evrenine en saygılı yapım olarak gördüğüm Mandalorian, bu yeni bölümünde de ufak bir macerayla hoş bir bölüm sundu. Star Wars’un asıl etkilendiği western filmleri havasında bir senaryosuyla güzel bir bölümdü. The Child’ın türünü bulma yolunda olan Mando’muzun karşısına yine yan görev diye adlandırılabilen bir sorun çıktı. Bu konuda geleneklerine duyduğu saygı ve görev ruhu ile Şerif’in giydiği mandalorian zırhını alması gerekti. Bu zırh asıl seriden de bildiğimiz Boba Fett’in giydiği zırhtır. Ufak bir western tarzı düelloya doğru giden konuşma en sonunda başka bir anlaşmaya varıyor. Kasabaya bir kum ejderhasının saldırdığını görüyoruz ve Şerif bu konuda yardım ederse zırhı vereceğinden bahsediyor. Bölümün ilerleyen safhalarında Tusken Raider’ların yardımı ile o kum ejderhasından kurtulmalarını izliyoruz.

İlk sezonun sonunda gördüğümüz o siyah ışın kılıcı ve The Child’ın türünü bulma konusunda bir gelişmenin olmadığı ama ilk sezondaki Mandalorian havasında her bölümde ayrı bir problemle karşılaşıp onunla uğraşılan bir bölümdü. Başta saydığın konularda bir gelişme bekleyenler için iyi bir haber olmasa bile genel itibariyle seriye uygun bir bölümdü. Biraz daha yeni gördüğümüz karakterlerin derinlemesine inen, Boba Fett’in zırhının akıbeti hakkında bir detaya girilmiştir. Ama şaşırtıcı bir şekilde Boba Fett’i de son sahnede gösterdiler. Filmlerde Sarlacc çukuruna düştüğünü gördüğümüz Boba Fett canlı bir halde görülüyor ve bu da aklımıza bir takım sorular ve meraklar saplıyor. Büyük ihtimaller Mando ile Fett’in karşılaşmasını göreceğiz bu sezon içerisinde ama nasıl olur bilmiyoruz ve nasıl bir gelişim gösterilir emin değilim. Bunun dışında sıkıcı bir bölüm olmamakla beraber sezonun ilk bölümüne yakışır güzel bir bölümdü.

Gone Girl (2014) İnceleme

David Fincher, imzasını attığı her filmde kendisini belli etse bile her birinin ayrı bir havası olduğunu söyleyebiliriz. Gone Girl, aslında Gillian Flynn’in aynı isimli romanından uyarlama original bir hikayesi olan bir filmdir. Kaybolan eşini arayan kocanın aslında evliliğinde iyi bir izleniminin olmadığı imajının yüklendiği daha sonrasında olayların daha farklı olduğunu gördüğümüz ve gerçekten bazı kısımları tahmin etmenin zor olduğu bir senaryosu vardır.

Zamanda geriye gitmeli öncelikle tanışmalarının ve evliliklerin güzel olduğu anları bol bol gösterir. Amy karakterinin o temiz yüzü ile birlikte onu sevmeye başlarız ve olayın gizemini merak ederiz. Daha sonrasında polisin bulduğu kanıtlar ve adamın kötü umursamaz tavırları sonucu Nick’ten şüphelenmeye başlarız. Ama daha da ilerlediğinde olay bir katman daha derinleşerek tüm bu olanların Amy’nin kurduğu bir intikam alma senaryosu olduğunu öğreniriz ve adım adım bu kısımları izleriz. Amy’e duyduğumuz ilk baştaki o sevgi artık bir nefrete dönüşmeye başlar. Kadının zeki ve psikopatlığına hayran duymaya da başlarız. Nick’in umursamaz ve dikkatsiz haliyle hala ona da bir olumsuz görüşümüz hakimdir ama ufak da olsa temize çıkmasını bekleriz. Film bu kısımdan sonrasında pek tahmin etmeyeceğimiz veya hazır olmadığımız bir sona doğru yöneliyor.

David Fincher, bu filmiyle çok güzel bir iş çıkardığı ortada. Kurgusunu, anlatımını ve karakter oluşumunu çok yumuşak geçişlerle bize aktardığı temposunun yine yerinde olduğu mükemmel bir filmidir.

Film için an acaba bunların hepsi bir hayal veya kadının kafası içindeki bir istek olabilir mi diye düşündüm. Filmin biraz başlarında kadının adama baktığı adamın ne düşünüyorsun diye sorduğu ve uzun uzun baktığı bir sahne vardı ve bu sahne en son kısımda da aynı şekilde bulunuyor tek farkı bakışın kısa sürüp kadının geri pozisyonuna dönmesi şeklinde ilerliyor. İşte bu baktığı anda kafasının içinde tüm bunlar mı geçti acaba diye düşünmedim değil. O sahnelerin bir bağları veya alt metni varmış gibi duruyordu ama internette pek bir bilgi bulamadım. Her şeyi açıklayıcı gösteren bir filmde böyle bir derin düşünceye girmek ayrı bir keyif vermişti diyebilirim.

Bahsettiğim Bakış

The Social Network (2010) İnceleme

Facebook’un oluşum hikayesine odaklanan David Fincher yönetmenliğinde temposu yüksek bir film. 500 milyon arkadaş edinmenin birkaç düşman edinmekten geçtiğini vurgulayan Mark Zuckerberg’in birtakım pisliklerini göstermiş olsa da objektif bir bakışa sahiptir.

Facebook’un, Harvard yurdundaki ufak bir odadan başlayıp önce tüm üniversiteye sonrasında tüm dünyaya yayılışını adım adım gösteriyor. Olayın akışı ve anlatış şekli ideal bir şekilde tasarlanmış. Fincher’ın karakter oluşumu ve onun senaryodaki yerini çok iyi tutturması ile yormayan bir film. Amerikan gençliğini ve o dönemi iyi vurgulayan kısımları ile de keyifli bir izlemim sunuyor.

Hızlı ve dolu ilerleyen bir film ve bunu ilk açılış kısmıyla da hemen hissettiriyor. 7 dakika 22 saniyelik o kız arkadaşı ile hararetli tartışması ile diyalogları takip etmesi cidden zor bir sahneydi. Film boyunca da bu tempoyu kaybetmiyor. Oyunculukların da çok iyi olmasının büyük bir etkisi var burada. Justin Timberlake bile çok iyi bir performans sergilemesi işe şaşırmıştım.

Facebook’un her zaman ne kadar olaylı ve güvenilmez bir site olduğunu hep gündemimizde yer alır ama onun oluşum hikayesini bilmeyenler için güzel bir biyografik filmdir. David Fincher imzası olmasa bu kadar iyi bir film izler miydik bu konuda emin değilim.

Se7en (1995) İnceleme

1995 yapımı polisiye gerilimi filmi olan Se7en, Brad Pitt, Morgan Freeman, Kevin Spacey ve Gwyneth Paltrow’lu kadrosu ile sinemada bilmeyenin kalmadığı bir film statüsündedir. David Fincher yönetmenliğinde olan bu filmin sonunu izleyen de izlemeyen de kesinlikle duymuştur.

Karanlık, gergin bir ortamda iki dedektifin değişik bir psikopatın izinden gittiği macerası eksik olmayan bir filmdir. Bu iki dedektif birbirlerinden ne kadar uyuşmayan ve zıt olan insan olsalar bile bu gizem onları birleştirir. Bu olay, 7 büyük günahı eksenine alan her günah için temsil edilen insanların öldürüldüğü ve ipuçlarının çok zekice kurulduğu psikopatça bir iştir. İşlediği olay, karakterlerin oluşumu, çekimler derken çok gerçekçi bir film karşımızdadır. Burada bir Spoiler’a gireceğim. O kadar gerçekçidir ki son sahnede Gwyneth Paltrow’un öldüğü ve kutuda onun kafasının olduğu kısımda birçok izleyici orada gerçekten o kafayo gördüğünü falan düşünmüşlerdir. O kadar etkileyici bir film ki ben de izlerken o kafayı gözümde bol bol canlandırmıştım. Her ne kadar Fincher böyle bir sahnenin olmadığını söylese bile bir grup kitle bunu gördüğünü savunuyor.

7 büyük günahı temsil eden cinayetlerin olduğu gibi bir çok edebi eser de göndermelerini yapan ve aslında olayın cinayet işlemeye olan istekten çok insanlara vaaz verme onlara ders verme niteliğindedir. Doe’nun amacı tam olarak öldürmek olmasa bile yaptığı işkencelerle insanları günahlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Zaten en sonda kendi günahı ile yüzleştiği gibi bir olay da vardır.

Filmin işleyişi, ilerleyişi çok güzeldi ve sonu özellikle en ideal sondur. Çünkü bu sona gelmeden önce bir sürü alternatif son tasarlanmıştır ama en sonunda Fincher’ın istediği bu güzel son seçilmiştir.

Aşk Üzerine – In the Mood for Love (2000) İnceleme

Aşk ve romantizm üzerine kurulu olan bu film bizi 1962 yılının Hong Kong’una götürür ve şiirsel bir temada aşık iki çifte odaklanır. Bu odağı o kadar iyi yapar ki sadece bu iki karakteri ağırlıklı gösteren bir çekimi vardır. Mrs. Chan ve Mr. Chow aslında evlidir ama eşleri onları aldatmaktadır ve bu iki insan ise eşleri gibi kendi evliliklerine sadakatsizlik yapmak istemezler. İkisi arasında ilişki öyle yumuşak bir geçişle işlenir ki o gerçekliğini hissederiz. İlk başta arkadaşlık ekseninde başlayan bu ilişki adım adım farklı bir boyuta ulaşır. Slow-motion sahneler ile girilen o klasik müzikler duygunun tamamlayıcısıdır ayrıca.

Filmin şiirsel bir havada olduğu gibi sahnelerde birçok edebiyat eserinden ilham alınarak oluşturulmuş. Zaten o kitap sahnesi gibi olan havası ve kameranın odağı bu durumu çok güzel oluşturmuş. 15 ay gibi uzun bir sürede çekilmiş ama karakterlerin birbirlerine karşı olan aşk duygusunu daha güzel yansıtmalarına vesile olmuş. Renk paletinin de tüm bunların üzerine çok güzel oturması ile mükemmel bir film karşımıza çıkıyor.

İzlerken mutlu olmuyorsun ama hüzünlenmiyorsun da film sana karmaşık olan bu aşk duygusunu hayatın bir parçası olduğu gibi gösteriyor. Böyle aşırı büyük bir dram oynamaması filmin çok güzel bir seçimi ve olması gereken bu diye düşünüyorum. Bu tarzı ile bence insanı daha çok içerisine alabiliyor. Aynı bu güzel yansımayı Lost in Translation filminde de almıştım ve öğrendim ki Sofia Copolla bu filmi izledikten sonra Lost in Translation’ı çekmek istemiş.

“Eskiden insanlar paylaşmak istemedikleri bir sırları olduğunda, bir dağa çıkarlarmış. Bir ağaç bulup, bir kovuk oyarlarmış. Sırlarını o kovuğa fısıldar, sonra da çamurla kaparlarmış. Böylece sırlarını hiç kimse öğrenemezmiş.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.

Alien (1979) İnceleme

Çok ilginç ve hoş bir seri olan Alien serisine girelim. Seri ana tema olarak Alien’ı alsa bile anlattığı yan hikaye ve anlamlarla seri boyunca çok farklı şeyler barındırır. Birçok anlamın en önemli etkisi her filminin başka yönetmenler tarafından çekilip sunulmasından dolayıdır. Her yönetmenin kendi tarz ve yorumu seriyi derinleştirir. Bu yönetmenler başta olmak üzere Ridley Scott, James Cameron ve David Fincher gibi isimlerdir. Serinin hepsini büyük ihtimalle konuşmayız ama önemli filmleri üzerinden gideriz gibi geliyor.

Serinin ilk filmi 1979’da çıkmış olan Ridley Scott’ın yönetmenliğindeki belki de en çok hoşuma gitmiş olan filmidir. Bu filmin en hoşuma giden kısmı korku unsurunu ele alış şeklidir. Ridley Scott’ın korku filmleri için “2 metrelik kostümleri içerisindeki adamlar” şeklinde eleştirisi üzerine bu filmde gerilimi ayarlama şekli bildiğimizden farklı haldedir. Film, kocaman bir yaratık üzerine kurulu ama yaratığı çok az görüyoruz. Bu çekim şeklini seçmesi ile görmediğimiz bir şeyden dolayı korku duyuyoruz. Kamera belki azcık sağa kaysa göreceğiz ama olmuyor bu da iyice ekrana bağlayan kısmıdır.

Film yapısı gereği şuanki dünyamızı işleyen tarzda değildir başka bir evrende olduğumuzu hissettirir. Ama karakter yapısı 70-80’lere özgü kalıptadır, bunun nedeni daha çok o zamanlardaki filmlerin geleceğe dönük yansımalarının hep kendi üzerilerine göre yapmalarından dolayıdır. Kendi yaşantılarının üzerine gelecek ortamı yerleştirmişlerdir. Bu izlerken kötü bir şey olarak gelmez ve benim için şuan izlerken ortamı hoş hale getiriyor. Şuanki filmlerde gelecek kurulurken bu karakter ve dünya yapısı daha oturaklı olması amacıyla dikkatli oluşturuluyor. Bu eski filmler ile o geleceğe bakış şeklinin de farkını görmek hoşuma giden bir durum. Yalnız bu durum çoğu kişinin hoşuna gitmeyebilir çünkü zamanında tüm filmler bu şekildeydi.

Nostromo adında bir kargo gemisi ve mürettebatının uzayda yine bu işle ilerlerken bir gezegenden gelen mesaj üzerine o gezegene inmeleri gerekmektedir. Bu onların asıl işi olmadığından buraya gitme gitmeme konusunda bir kararsız kalmalarından sonra iniş gerçekleşir. Filmde küçük bir sahne olmasından ötürü yapımcılar kocaman bir set kurulmasını istemezler ama Ridley Scott’ın baskıları sonucu efsanevi sahnelere sebep olan o gezegen seti kurulur. Bu kocaman karanlık yerde araştırma yaparken arkadaşların yüzüne bir parazitimsi bir yaratık yapışır. Bu yaratık o adamı öldürmese bile yüzünde yaşamaktadır. Bu yaratığı her ne kadar çıkarmaya çalışsalar da başaramazlar. En sonunda yaratık kendi kendine ayrılır ve adam hayatına geri döner. Her ne kadar sorun yok gibi gözükse de adamın içinde döllenmiş olan yaratık, adamın karnından patlayarak çıkar. Bu sahnedeki çığlıklar ve şaşırmalar aşırı gerçekçidir bunun nedeni ise oyuncuların yaratığı tam olarak nasıl çıkacağını bilmemeleridir. Uzay gemisi içerisinde klostrofobi yaratırken bir yandan o yaratığın pek görünmeyen haliyle korku aksiyon arası bir deneyim sunar.

Bütçe gibi nedenlerden ötürü bazı eksikleri olmasına rağmen Ridley Scott’ın ortaya çıkardığı iş, çağının çok ilerisindedir. Döneminde Oscar anlamında En İyi Görsel Efekt ödülü almıştır. Star Wars gibi bir efsanenin hemen sonrasında ortaya çıkmasına rağmen Star Wars’un ilk çıktığı halinden daha ileri bir tasarım uzay filmine bizi götürür. Ridley Scott’ın bu konuda şöyle bir açıklması da var: “Filmin çok kısıtlı bir bütçesi vardı ve bu da bizi, aklımızı daha fazla kullanmak zorunda bırakıyordu. Elimizden gelen bütün sanatsal gayreti tasarımlara yansıtmaya çalıştık. Bu yüzden filmin hikayesinin ve kurgusunun da iyi olması gerekliydi. Fakat günümüzde büyük bütçeli filmlerde bu kadar zahmete girmek zorunda kalmıyorlar. Konusu çok sığ ve sadece görsel efektlerle bile çekilen filmler mevcut.”

Filmin bilim kurgu tarzı olmasına rağmen ele aldığı alt metinleri ile de başka konulara dokunmaktadır. Bu özelliği üzerine zaten kendisinden sonra gelen her filmde Alien’ın tarzını da ona çekebilmektedir. Bunların dışında bu film içerisinde de çeşitli dini motifler de bulunmaktadır. Her sahnede bunun araştırmasını yapan, 7 büyük günah, İncil’den ayetler gibi pek çok konuya giren yazılar bulunmaktadır. Bu filmin aşırı detayı olduğu için bahsetmemin uygun olmadığını düşündüm ama merak edenler araştırabilir.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.