La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.