Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Andrei Rublev (1966) İnceleme

Andrei Tarkovski’nin ikinci uzun filmi olan ve ortaçağ Rusya’sı döneminde geçen anlamları bol hikayeler içermektedir. İkon sanatçısı Andrei Rublev’in biraz akıl çevresinde anlaşılmayan boyutlardaki yolculuğunu içeriyor. Bu yolculukta ne kadar karakterimiz farklı bir duygu yaşasada izleyen insanlar için gerçek anlamlar yüklemesini sağlıyor.

Film, aşırı ilginç bir balon sahnesi ile açılışını yapıyor. Bu kısım filmin son sahnesi olsa asla yadırgamazdık çünkü böyle bir sahne sonu veya bitişi anlatır. Burada ise son aslında başlangıcı temsil ediyor. Var olanın yok olmakla olduğu gibi bir anlam çıkarabiliriz. Bir nevi balonun yukarı çıkmasıyla özgürlüğe doğru geçtiğimizi de hissederiz. Bir şeyin oluşması için bir şeyin sonunun gelmesi gerektiğini anlarız.

Bundan sonraki kısımlar ne kadar gerçek materyallerle oluyor gibi gözükse de gerçek üstü anlamları taşıyan kısımlardan oluşuyor. Halkın sefaleti, prenslerin kendi aralarında zenginlik yarışları, Tatar istilalaları ve en sondaki çan yapımı ile ayrı ayrı durumları tek bir potada eritebilen bir film ortaya çıkmıştır.

Andrei Rublev’e bir manastırı ikonlarla boyama işi gelir ama bunu tam bitiremez. Çünkü bu ikonların insanlarla Tanrı’yı bağlayacak güçte olmadıklarını görür. Bu görüşe sahip olmaya başlama anlarını da film bizlere öncesinde gösteriyor. Şuan Mesih gelse yine çarmıha gerileceğini çünkü insanların değişime ve aydınlanmaya ne kadar karşı olduklarından bahsediyorlar. Ondan sonrasında katıldığı bir pagan geleneğinde de Rublev çarmıha gerilmektedir. Yaptığı sanatın insanlara ulaşmayacağını bildiğinden işlerini olabildiğince yapmamaya çalışır. Sonrasında Tatar saldırısı ile akli dengesi pek yerinde olmayan bir kadını kurtarmak için öldüdüğü asker sonrası suskunluğa bürünür. Büyük bir günah işlediğini ve insanlara ulaşma noktasında yine sıkıntı yaşayacağını düşünür. Ama günahını dindirmek namına kızı yanına manastıra alır. Bu sessizliği çan yapım sahnesine kadar sürer. Uzun ve bana göre izlemesi en keyifli kısmıdır filmin. Babasının çancı olduğu ve ondan çan yapma sırrını öğrendiğini söyleyen bir çocuğa prens büyük bir çan için görev verir. Çocuk aslında sır falan bilmemektedir, sadece prensten para koparmayı hedeflemektedir. Yaptığı çan ama mucizevi bir şekilde çalmaya başlar. Bunun üzerine bir köşede ağlayan çocuğun yanına gelen Andrei Rublev “Her şey yanlış, görüyorsun” der, “beraber gideceğiz, sen çanı çalacaksın ben de ikonları çizeceğim.”

Rublev bu kısımdan sonra yeminini bozmuştur çünkü bıraktığı sanatın mucizesinin yeniden farkına varmıştır. Halkta oluşmuş o umutsuzluk o çanla birlikte yeniden umuda dönüşmüştür. Tarkovski için bu umut aslında sanatın anlamına denk gelmektedir. Sanatın aslında öğrenilemeyecek bir şey olduğunu anlatmak istemektedir.

Neredeyse tamamı siyah beyaz olan bu film aslında renkli çekilebilirdi ama yönetmen böylece hayatı daha iyi resmedeceğini düşünmüştür. Sadece son kısımdaki Rublev’in çizdiği ikonlar renkli halde gösterilir ve biraz belgesel havası katılmıştır. Böyle bir filmden sonra o ikonalara bakmak daha anlamlı hale gelmiştir çünkü sanatın anlamını ve sanatçıyı hissetmişizdir.

Film 3 saat 30 dakikada bitiyor belki ama yönetmenin kafasında tasarımı 4-5 yıl gibi bir sürede oluyor. İzlerken o doluluğu ve size katacağı şeyi zaten ilk sahnesinden beri alınca süresi aslında o kadar uzun gelmiyor. Partlara bölünmüş kısımlarından oluştuğu için bölerek de izlenmesi mümkündür. Toplum, ahlak, din ve sanatın yoğun olduğu, Rus romanı okumuş kadar hissettiren mükemmel bir film.

1+1=1 – Nostalghia (1983) İnceleme

Tarkovski’nin bu filmi de yine ilginç konulara değindiği gibi görüntü anlamında kendinden bolca etkileri gördüğümüz eseridir. Benzer materyaller ve çekim tarzı ile bambaşka olaylara girse bile yine benzer hisler alırız. Bu filmde deli diye gösterilen bir adam var ve bana kalırsa en deli olmayan kişidir. Diğer insanların hal ve tavırları daha toksik yansıtıldığını düşünüyorum. Deli diye düşündükleri insan ise kendi çapında inançları olan ve sadece değişik bir ruh halinde olan birisidir.

“Bir damla bir damla daha, büyük bir damla yapar. İki değil.” Bu sözü ile filmde ne kadar güzel derin bir anlama sokuyor. Bu sözü herhangi bir konu ile ilişkilendirin ama bana kalırsa insanın ruh hali ve duygularından çok uzak konuları birleştiremeyecektir. Tarkovski’nin bu filminde de tam net bir alt metin vermediğini söyler. Tamamen izlerken nasıl olduğunuza bağlı olarak değişik gelebilecek bir sözdür. Bu söz daha çok Tanrıyla bütün olmayla alakalı bir duruma atfedildiğinden dolayı Tanrı’ya olan bakış açınıza göre değişebilecektir.

Onun dışında delinin eğer yanan bir mumla havuzu geçmeya çalışırsa dünyayı kurtaracağına inandığı sahne çok fazla anlam doludur. En çok Stalker filmine benzer bir teması vardı. Adamın anlam yüklediği ufacık şey ile büyük bir değişim beklemesi göze çarpan özellikte bir temadır. Stalkerda insanların ulaşmaya çalıştığı bir mekan iken bu filmde bir eylemle bir şeylere kavuşmak isterler.

Zaman geçişleri ile yaptığı görüntü oyunları ile deli ile şair arasında gidip gelen bir havası vardı. Bu da aslında şairin başta olmak üzere bizim içimizde de bir delinin zaman zaman uğradığını hissettirdi. Görüntü anlamında yaptığı bu mükemmelliğini çok beğendim. Filmlerinde olan o rüyasal kısımların daha ilerisinde bir iş çıkmış gibi geldi.

Sanat anlamında zaten ne kadar zirve olduğunu biliyoruz Tarkovski’nin çünkü yine karşımızda bir şiir veya roman gibi bir filmi var. Tarkovski filmlerini izledikten sonra sinemanın kadar güçlü bir elde sanata dönüştüğünü fark ediyorum. Her sahnesi fotoğraf, her diyalogu şiirsel, her karakteri dolu dolu filmler.

Bu arada filmin ismi Nostalghia’dır ama Tarkovski: “Nostalji yetersiz bir çeviridir çünkü sadece dış dünyaya, birleştirilemez olana ait bir özlem değil, aynı zamanda ait olunan bir iç dünyaya dair özlemdir söz konusu olan.” şeklinde bir açıklama yapmış. İnsanın doldurmaya çalıştığı ruhunun lazım olduğu şeyi ne güzel de belirtmiş. Filmin en temiz açıklaması bu olabilir belki de.

Three Colors: Red (1994)

Three Colors serisinin belki de alt metinlerinin en güçlü olduğu film budur. Kırmızı rengi de düşünüldüğünde diğer renklerin ötesinde birden fazla durumu ve duyguyu simgeleyen bir özelliği vardır. Bazen aşkı, bazen kıskançlığı bazen nefreti bazen de tanrısal bir konumu vardır. Filmde bir çok farklı konunun da bir bütüne gelmesi rengin bu çok yönlülüğüne uymaktadır. Yönetmen bu seride bolca objelere anlamlar yükleyerek mesajlarını gizlediği gibi en çok duyguyu bu filmde ilettiğini söyleyebiliriz. Dediğim gibi kırmızı renginin taşıdığı bir çok anlam bizi ufak da olsa kafamızı karıştıran yapısı vardır. Çok farklı şeyler hissetmek mümkündür.

Bu filmin ama asıl konusu kardeşlik üzerinedir ve Valentine adındaki genç kızın arabasıyla bir köpeğe çarpması üzerine köpeğin sahibi ile tanışır. Emekli bir yargıç olan bu adam köpeği istemediğini söyler. Sonrasında Valentine köpeğin iyileşip yanından kaçtığında yargıcın aslında komşularının telefonlarını dinleyen biri olduğunu öğrenir. Bu adamın da iç dünyasına girdiğimiz de onun da Valentine gibi ruhani olarak bir boşluğu olduğunu fark ederiz. Bu iki karakterin bu boşluklarını doldurduğu ve birbirlerine karşı oluşturacağı kardeşlik bağına odaklanırız. Ama filmde kırmızı renginin anlamı gibi farklı farklı olaylar da oluyor. Kırmızı rengi gibi onları da yoğun olarak işliyor.

Serinin hep bir yerlerde bağlandığını biliriz. Bunları bize mahkeme alanı ile, geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan yaşlı kadın ile ve en sonunda tüm karakterlerin bir arda olduğunu göstermesi ile biliriz. Üç filmdir o şişeyi atamayan yaşlı kadın için bu filmde yardım elinin uzatılması ile içimize su serpmiştir. Bu filmde benim için tam oturmayan bir kısım var o da son sahnede iş adamı Karol’ü görüyoruz ama Dominique ile beraberler. Eğer ilerisini anlatıyorsa nasıl Karol rahat bir şekilde Dominique ile gezmekte? Ya da tam tersi zamanda önceyi anlatıyorsa nasıl iş adamı şeklinde anılıyor? Bu kısım bende mantıken oturmadı ama bunun dışında filmin havasını, anlamını çok seviyorum. Mavi kadar iyi mi değil mi tam bilmemekle beraber hoşuma giden bir filmdir. Fransız bayrağının son rengini de böylece konuşmuş olduk.

Three Colors: White (1994) İnceleme

Serinin mavi renginden sonra sırada beyaz rengimiz var. Beyaz rengimizdeki anlam ise eşitliktir. Three Colors: Blue filminde Julie’nin bir tane mahkeme salonuna girmeye çalıştığını ama kapısından hemen dışarı edildiğini görmüştük. O an bazılarımız merak etmiştir ne vardı acaba orada diye. Bu film de tam oradan başlıyor diyebiliriz. Polonyalı göçmen olan Karol’un eşi Dominique ile boşanma davası dönmektedir o an. Filmde Julie’nin salona girmeye çalıştığı açıkça gösterilir ama bunu bu kadar belli yapmasına gerek yoktu bence. Belki arkada blurda kalmış gibi detaylandırabilirdi ama yönetmen böyle göstermeyi tercih etmiş. Bunu yapması kötü bir hamle değil aksine herkesin anlamasını sağlamış.

Fransa’da olduklarından ve Karol’ün yabancı olması ve dili tam iyi bilmemesi üzerine Dominique ayrılırken sahip olduğu tüm fırsatlarını kullanmaya çalışıyor. Ayrılık sebepleri ise adamın kadınla evlendikten sonra birlikte olmamasıdır. Karol’ü valizi ile dışarda kalırken para çekmek için bankaya gittiğinde hesabın kapatıldığını öğrenir. Parasız bir şekilde dışarda geceyi bitirmeyi planlarken aklına berber dükkanlarının anahtarlarının olduğu aklına gelir. Geceyi dükkanda geçirdikten sonra Dominique ile barışmaya çalışmış olsa da yapamazlar. Kadın adamla sevişmek istemesine rağmen adamdan buna karşılık tepki gelmeyince Dominique dükkanı yakmaya başlar ve polise şikayete edeceğini bunun da sorumlusunun Karol olduğunu söyleyeceğini anlatır. Kısacası kadın aşırı derecede kötü davranan birisidir ve çok fazla sinirimi bozmuştur. Adam ise saflığı ile ayrı sinirimi bozmuştur. Neyse bir takım maceraların ardından Polonya’ya evine döner. Karol, orada hızlı para kazanma yollarını arar ve birilerini bir nevi kandırarak zengin olur. Her geçen gün zenginliğini büyütmüştür. Ama hala Dominique’i düşünmektedir ve tüm malının Dominique’e kalması yönünde bir vasiyet yazar. Sonrasında onu Fransa’dan kurtaran adamın yardımları ile kendisine fake pasaport yaptırır. Hemen ertesinde öldüğünün haberini yayar. Dominique o kadar fazla paranın kendisine vasiyet konulduğunu duyunca hemen gelmiştir. Cenazesini uzaktan izleyen Karol, Dominique’in ağladığını görür ve onun otel odasına girer. Çıplak bir şekilde onu bekler (aşırı ürkünç bir plan). Tabii Dominique şaşırır eder ama en sonunda geceyi geçirirler. Sabaha Karol otelden ayrılır ve ardından odaya polisler girer. Dominique’e bu kadar fazla vasiyet kalması ve Karol’ün öldüğü gün Polonya’da olmasından dolayı şüphelendiklerini söylerler. Karol aslında kadına oyun oynamıştır. Karol’ün zengin olmada amacının zaten para olmadığı anlaşılır. Yine eski Polonya’daki hayatına dönmüştür. Sadece istediği kendisinin de yaşadığı durumları Dominique’e yaşatmaktır. Fakat Dominique’i sevdiğini hapishanesine gidip gizlice gözlemlemesinden anlarız. Bu kadar saf bir adamın böyle bir plan kurup işlemesi biraz değişik geldi.

Senaryo olarak bana saçma gelen bir yapısı vardı. Karakter psikolojisine ilk filmdeki gibi giremeyiz, zaten film de bunu amaçlamamaktadır. Eşitlik tanımını aktarmak istediğinden Dominique ile Karol arasındaki bu denge sistemine yoğunlaşmıştır. Karol’ün intikam alması tamamen eşitliği sağlamak adına yapılmaktadır. Kendi hissettiği durumu Dominique’in de hissetmesini ister. Ama eşitlik yine eşitlik şeklinde değildir. Yine güce sahip olanın güçsüzü ezdiği bir tablo vardır. Yönetmen de bunun mümkün olmayacağını böyle göstermek istemiştir.

Three Colors: Blue’da nasıl mavi renk ön planda ise bu filmde de beyaz ön plandadır. Karol ve Dominique’in evliliği ve Dominique’e benzeyen heykel haricinde beyazın tonunu pek yakalayamayız. Yönetmen de bunu bilerek ve isteyerek yapmıştır. Beyaz daha çok Karol’ün düşsel anlarında karşımızdadır. Bunun yanında beyaz namına kar sahnelerine de önem vermiştir ama onlar bile saf temiz kar değillerdir aksine hepsi kirlidir. Bu tarz beyaz seçimi ile bu film, ilk filmdeki gibi görsel anlamda da psikolojimize dokunmaz veya büyük anlamları yüklediğimiz bir film değildir. Bu yüzden bu yazımda hikaye odaklı kalmaya çalıştım. Bana göre daha zayıf bir filmdir ama serinin lazım olan bir parçasıdır.

Three Colors: Blue (1995) İnceleme

Adını hüznün renginden alan ve bir kaza sonucu eşini ve çocuğunu kaybeden kadının yaşadığı hüznü aktaran harika bir üçlemenin ilk filmidir.

Yaşadıkları araba kazası sonrasında Julie, geçmişini unutmaya ve hayatını değiştirmeye çalışmaktadır. Eski hayatına ait her şeyi ne kadar geride bırakmaya çalışsa da bir türlü eski hep karşısına çıkmaktadır. Filmde Julie’nin yaşayacağı psikolojik evre hayatın gerçekçiliği ile yansıtılmıştır.

İzlerken sürekli karşımıza çıkan mavi rengi hüznü simgelediği gibi özgürlüğü de simgelemektedir. Filmde kullanılan diğer renklerin solukluğu mavi ile birleştiğinde Julie’nin özgürlüğünü buram buram hissetmiş oluyoruz. Renklerin önemi olduğu kadar müziğin konumu da çok önemli bir yerdedir. Yanılmıyorsam yönetmen, filme sadece müzik eklemediklerini filmi müziğe göre çektiklerinden bahsediyordu. Filmde genel anlamda yaşanılan bütün duygular seyirciye çok rahat hissettirebilmiş ve empati olgusunu bizlere çok iyi aktarabilmiştir. Film, seyirciyi Julie’nin durumuna koymayı başarmış gerçeklikte ve güzellikte bir yapımdır. Çekimde bir çok anlara anlam yüklememiz mümkündür, hiçbir sahne öylesine boş sahneler değildir. Julie’nin yaşadığını hissetmek adına fiziksel aktivitelere başvurması ve daha sonra aradığını bulamayıp farklı aktivitelere yönelmesi hayatını değiştirme çabalarını bize göstermektedir. Örneğin yeni bir hayata başlangıç adına yaşadığı yeri değiştirmesi sonrası Julie’nin havuzda yüzdüğü sahneler kimisi için yeniden doğumu anlatır. Çünkü Julie’nin suya dalması ana rahmini temsil etmektedir ve ana rahmi kimine göre insanın kendisini en güvenli gördüğü yerdir. Bu suya dalışlar, güvende olma, yeni bir başlangıç hissiyatı sonrasında Julie’nin ciddi anlamda hayatını yeniden düzene kurmasını izleriz. Örneğin kahve fincanı dopdolu iken şekerle ucuna daldırması, şekeri içine bırakmasıyla kahvenin taşması bize çok şey anlatmaktadır. Hayatta her zaman tutunacak bir şeylerin olması Julie’de de harekete geçme adımına sebebiyet vermiştir. Filmi film yapan anlam dolu sahnelerle birlikte müzikle olan uyum, seyirciye verilen kadının hayatını yaşıyormuş hissiyatı, mavinin ahengi ile canlı bir başlayış, sakin bir ilerleyiş ve müthiş bir özgürleşme adımıyla ulaşılan son.

Ohayô/Good Morning (1959) İnceleme

Yasujirô Ozu’nun ne kadar Japon sinemasının öncü bir yönetmeni olduğunu konuşmuştuk. Birçok açıdan ilham alınan yönetmenin yine değişen Japon kültürünü, insanların birbirleri ile olan ilişkilerini eleştiren bir filmidir. Olay bakımından daha çok minimalist açıdan bizlere dokunan, herkesin çevresinde ve ailesinde yaşadığı durumları anlatan bir yönetmen kendi II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın sosyokültürel değişiminin altını çizdiği ve hep bu konularda yaptığı filmlerle aynı filmi çektiği söylenir. Yönetmen bu konuda kendi deyimi ile sadece “tofu” adındaki yemeği yapmayı bildiğini diğer süslü yemeklerin başka yönetmenlerin işi olduğunu söyler. Filmleri aynı konuda olsa bile verdiği ayrıntılar ve olaylarla hep başka bir yönden bizlere çeşitlilik ve güzelliğini sunuyorlar. Bu filmde de çocukların cümle içerisine İngilizce kelimler sıkıştırması, televizyon gibi yeni bir teknolojik alete olan düşkünlükleri ile büyüklerin bu tarz şeylere karşı oluşu, tek dertlerinin komşuları arası ilişkiler olduğu ve iletişimsizlikten ötürü sıkıntıların patlak verdiği bir konusu var. İletişimsizliğe tepki olarak çocukların büyüklere karşı sessiz kalması da güzel bir detaydır. Kuşaklar arası farkları yine çok yerinde işlenmiştir.

Neşeli müzikleri ve renkli tonuyla aşırı hoşuma giden bir tarafı vardır. Zaten Yasujirô Ozu’nun ikinci renkli filmidir ve çekimler yine sabit kamera ile geometrik bir görünüm sağlamaktadır. Bu sabit kamerası olanları tüm gerçekçiliği ile sergilemesi gerektiğini düşündüğünden bunu seçmektedir. Bu geometrik görünüm ise bize mekan ve insan arasındaki ilişkimizi güçlendirmemiz için de yapılır. Çekimleri, müzikleri ve keyifli senaryosu ile hoş bir filmdir.

Primer (2004) İnceleme

Tenet hayal kırıklığım sonrası en iyi zamanda yolculuk filmlerini düşünüyordum ve aklıma bu Primer filmi geldi. Zaman yolculuğu konusunu tamamen bilimsel açıdan ele alan hatta bir yazılımcının senaryosundan, oyunculuğundan ve yönetmenliğinden çıkan bir filmdir. Bu film 7000$ gibi aşırı minimal bir parayla birkaç arkadaş toplanıp işin altına girmesiyle oluşmuştur. Biraz kült bir filmdir bunun nedeni aşırı gerçek bilimsel nedenlerle olayı anlattığı için herkesin anlamaması yüzündendir. Yazılımcının elinden çıkmış bir eser yani öyle hollywood tarzındaki gibi o gereksiz dramalardan aşırı uzakta. Hem bayağı acemi bir iş hem de mühendis kafasında insanlara giden bir film olması onu kült film statüsüne koyuyor. Ben de bu filmi mühendislik öğrenciliğimin ilk sınıfında izlemiştim. O zaman da anlaması cidden güç geliyordu. Çünkü teknik anlamda bolca diyalog dönüyor ve aşırı duygusuz oyunculuklar var. Filmin rengi olsun karakterlerin kıyafetleri olsun her şeyiyle dümdüz gözüken bir film. Bir de bunların üzerine ilk izleyişte doğru düzgün anlamamak insanı biraz üzebilir. İkinci izleyişinizde en azından bazı şeyleri fark edip kafanızda kuruyor oluyorsunuz ama yine asla tam anladım diyemiyorsunuz.

Olayı kısaca şöyle bahsedeyim 4 tane mühendis var, bir tane garajda enerji verimliliği üzerine çalışmalarını yaptıkları bir makine var. Bu makine maddelerin kütlelerini belli oranda azaltmayı amaçlıyor. Bir gün makinenin içinde mantar biriktiğini görürler. Bu mantarın bu kadar kısa sürede birikmesinin imkansız olduğunu düşünmeye başlarlar ve sonrasında yaptıkları bir takım araştırma ile cihazın bir nevi zaman cihazı görevi gördüğünü anlarlar. Bu zaman makinesi mantığı da aşırı yerindedir çünkü cihaz çalışmaya başladığı vakit ile son çalışma anına kadar olan zaman içinde bir döngü yapmaktadır. Öyle kalktım 1000 yıl öncesine gittim ya da ilerisine gittim şekilde değildir. Uçuk kaçık bilim kurgudan ziyade mantıklı ve bilimsel olan kısmı yani güzel yapan kısmı daha çok burasıdır. Sonrasında kendilerinin de sığabileceği büyüklükte bu makineden üretirler. Bu makine ile ufak ufak paralar kazmanın hedefindedirler ama Aaron’un tüm olasılıklara hükmetmek gibi arzusu ortaya çıkar. Bu arzu çoğu bilim adamında da ortaya çıkan tanrısal bir yeteneğe ulaşma arzusunun aynısıdır. Diğer karakterimiz Abe ise zamanda geri gidip ürettikleri makineyi kapatmak ister. Bu kapatma işlemi de anlattığım gibi makine çalıştığı zaman aralıklarında zamanda yolculuğu mümkün kıldığı için makineyi geçmişte bir yerde kapatırlarsa o an bitiyor. Kısaca olayı böyle özetleyebiliriz ama anlamamızı bekleyen içerisinde çok fazla olay ve detay da bulunuyor.

Zaman yolculuğu bakımından en mantıklı film olduğu kadar en takip etmesi zor bir filmdir. En basitinden çoğu filmdeki döngüyü görürüz ve filmin sonunda da olsa o döngü zincirini anlarız. Bu filmdeki zincir aşırı karışık onun için reddit’te bulduğum şu timeline’ı bırakıyorum gerekli incelemeyi yaparsınız.

Detaylı Açıklamalı Timeline

Filmin eksiklikleri hakkında oyunculuk ve sinema açısından düşük bütçeli oluşu ve arkadaş grubunun çektiğinden bahsettik. Bunun üzerine film bazı şeyleri daha belirgin anlatabilirdi gibime geliyor. Daha az teknik bilgi verse çoğu kişi biraz daha rahat anlayabilirdi ama bunun olması gerektiğini savunmuyorum. Ben de mühendislik öğrencisi olduğumdan bu tarz bilimsel terimleri dinlemek izlemek beni tatmin ettiği gibi ben de bazen birilerine en basit bilimsel şeyleri bile aşırı karışık anlattığımın farkındayım. Karışık ve detaylı anlatmadığımız sürece eksik bilgi vermiş veya yanlış bilgi vermişiz gibi geliyor. Ama film bunu daha genele ulaşabilecek şekilde yapmayı deneyebilirdi. Güzel kafa yorulmuş ve sizin de aynı kafayı yormanızı isteyen bir film. Mükemmel bir film asla değil zaten bu belli ama yaptığı gerçekçi bilim kurgu ile beni yakalamıştır.

Alternatif Primer Timeline

Climax (2018) İnceleme

Gaspar Noé‘nun Enter the Void filminden sonra daha sade ve benzer etkiyi verdiği Climax filmini konuşalım istedim. Bu filmde karakter anlamında çeşitliliği arttırmış olsa bile daha kısa süresi ve senaryosuyla beni daha çok etkilemiştir.

Açılış sekansındaki karların üzerinde kanlar içindeki kadını görünce büyük bir olayın patlak vereceğini anlıyoruz ve merak içinde izlemeye başlıyoruz. Sonrasında bir TV ekranı içerisinden tüm karakterlerin tanıtıldığı sahneler geliyor. Hepsini kendi ağızlarından dinleyip ufak bir görüş sahibi oluyoruz. Hemen sonrasında ise bu büyük dans ekibinin partisine tanık oluyoruz. Bolca müzik ve dans sahnelerine sahiplik ediyor. Bu kısımları gerek çekimleri olsun gerek dans hareketleri olsun izlemesi zevkli. Ama içimizden bu hareketleri Bağcılarda birtakım insanlar yapsa “keko” lakabını takacağımızı da biliyoruz, en azından bu görüş Türk izleyiciler için geçerlidir. Danslarla beraber ara ara karakterlerin ayrı ayrı da olsa konuşmalarına tanıklık ediyoruz. Onların olaylarını, kendilerini daha da derin tanıyoruz. Partinin ilerleyen saatinde içtikleri şeyin içerisine LSD koyulduğunu fark ediyorlar. Kendi aralarında kimin koyduğunu merak etmeye başladıkları, herkesin birine suç atmaya başladığı anlar oluşuyor. Sakin başlayan bu kısım ilerleyen safhada iyice cehenneme dönüşüyor. Hepsinin sonrasında gerçek yüzünü görüyoruz gibi diyebiliriz ya da en vahşi doğal hallerine tanıklık ediyoruz.

Gaspar Noé ile renklerin nasıl güzel kullanıldığını zaten biliyoruz ve bu filmin içerisinde de o neon renk dünyasının bir nevi gerçeklik ve rüya arasındaki duruma çok güzel uyuyor. Olayların adım adım gelişmesi ile tedirginliğimiz de adım adım kuruluyor. Kameranın farklı açılara giren döner halleri de aynı bizim de başımızı döndürüyor. Bunların yanında her bir karakterin temsil ettiği bir ülke veya din olduğunu fark edeceksiniz. Hepsi olmasa bile çoğu bariz. Müslümanları, Yahudileri, Meryem Ana’yı, Arap ülkelerini, Avrupa ülkelerini falan karakterler üzerinen okumamız mümkün.

5 sayfalık senaryosu ile 15 günde çekilen bu filmin 1996 yılında gerçekleşmiş gerçek bir olayı anlatmaktadır. Onun için ortamda o 90lar havasını hissediyorsunuz. Filmdeki oyuncuların da kulüplerden veya internetten toplanmış dansçılar olduğunu ve yaptıkları dansın tamamen doğaçlama istedikleri gibi dans ettiklerini duymuştum. Bu gerçekçiliğini ortaya koyduğu gibi çekimi cidden daha kolay olmuştur. Bir de bu dansçılara filmden önce LSD kullanmış insanların videoları izletilmiş ve onlar da buna uygun oynamışlar. Filmin 5 sayfalık senaryosu olduğu gibi çoğu kısmı doğaçlamalardan ortaya çıkmıştır. Ve bu asla gözümüze kötü gelmiyor ve üstelik çok iyi bir iş çıktığını söyleyebilirim. Gaspar Noé’nun aşırı hoşuma gitmiş filmidir ve zamanında sinemada gittiğime çok mutluyum.

Enter the Void (2009) İnceleme

Gaspar Noé‘yu tanıyanlar zaten bu filmi çok iyi bilirler. Noé’nun kendi adlandırdığı şekliyle psychedelic melodrama tarzında bir filmdir. Gaspar Noé ile tanışmam 2018 yılında çıkmış olan Climax isimli filmiyle olmuştu. Yine o da aynı tarzda deneyim sunan çok güzel bir filmdi. Sinemaya yeni bir tarz ve görsellik getiren bir yönetmenimizdir. Kameranın asla sabit bir kalmadığı, kameranın adete uyuşturucu kullanmış gibi oradan oraya sallandığı, kuş bakışı çekimlerin bol olduğu filmlerdir. Renk paketi olarak da LSD isimli neon renkler ağırlıklı paketi kullanır. Bunların hepsi birleşip ilginç bir hikayeyle taçlanınca çok güzel filmler ortaya çıkmaktadır. Bazılarına asla hitap etmeyebilecek türden filmler olduğunun da notunu verelim.

Film Tokyo’da geçmektedir, genç Oscar uyuşturucu işleriyle uğraşmaktadır. Akşamın birinde DMT aldıktan sonra arkadaşının araması üzerine ona mal götürmeye çıkar. Gitmeden önce Alex denen arkadaşı gelir ve Tibet’in Ölüler Kitabı hakkında konuşmaya başlarlar. Ölümden ve ondan sonraki olan kısımdan, reankarnasyon gibi şeyler üzerine sohbet gerçekleştirirler. Bir kısımda da DMT’nin salgıladığı etkinin bir doğum bir de ölüm anında olduğunu, ölürken son kez trip yapıldığını not eder. Bu kısımlar ne kadar sıkıcı ve anlamsız gibi gözükse de filmin genel itibariyle temelini oluşturan cümlelerdir. Malı götürmeye gittiği The Void isimli barın tuvaletinde Oscar vurulur. Bu kısımdan sonrası ise o bahsettikleri Tibet’in Ölüler Kitabı ile benzer bir yapıya girilir. Ölünce salgılanan son DMT ile tripine çıkan Oscar’ın ruhani gezintisini izleriz.

Film birçok çekimi ve açısı ile çok farklı ve güzeldir. Aynada kendisine baktığı kısımlar olsun kuş bakışı gezintiler olsun hepsi görsel anlamda şölendir. Filmin tek negatif kısmı ise uzun olmasıdır. Climax mesela 1 saat 30 dakikalık süresiyle ideal bir deneyim sunuyordu ve sinemada çok güzel gitmişti. Bu kadar görüntü bir süre sonra başınızı döndüren, rahatsız eden bir hale geliyor. Sinemada izlemeyi isterdim açıkçası ama imkanınız varsa olabildiğince büyük ekranda izlenmesi gereken bir film.