Avril et le Monde Truqué (2015) İnceleme

Fransız çizgi roman sanatçısı Jacques Tardi’nin elinden çıkmış olan aynı isimli çizgi romanından sinemaya uyarlanan keyifli bir animasyon filmidir. Aynı zamanda geçenlerde konuştuğumuz Persepolis animasyonunun yapımcılarının da yer aldığı bir çalışmadır. 1940’lı yılların Fransa’sındaki ilginç bir maceraya yol alan, steampunk tarzının ağır bastığı hoş bir animasyondur. April adındaki kızın ebeveynleri gibi birçok bilim insanının kaybolması sonucu onları aradığı bir hikayesi vardır.

Bu bilim insanları, insanların ömrünü uzatacak bir serum formülü geliştirirler. Fakat dünyanın yapısında gizemli işler dönmektedir ve kızlarını geride bırakarak kaybolurlar. Kızları April ise konuşan kedisi Darwin ile olayın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen formülü geliştirmeye kendisini adamış haldedir. Bunlar sürerken gizliliğimi korumaya çalıştığı ve bir yandan da ailesini aradığı esrarengiz olaylar ortaya çıkar.

Evren yaratılış anlamında steampunk tarzını çok iyi benimsemiş ve güzel detaylarla süslemiştir. Çizim tarzı olarak izlerken aşırı derecede Ten Ten’e benzettim. Filmi genel ekseniyle çok beğenmeme rağmen o sürüngen insanları pek anlamlandıramadığım bir motivasyonları vardı. Bu kısım haricinde eğlenceli ve hatta küçük çocuklarla izlenebilecek tarzda güzel bir film.

Nimic (2019) İnceleme

Yorgos Lanthimos‘un filmlerinden birini bile izlemiş olanlar bilirler ki yönetmenin kurduğu ayrı bir atmosfer ayrı bir distopik dünya vardır. Lobster ve The Favorite filmlerini izlemiştim sadece ve bu hafta Mubi’ye gelen bu filmini de izleyim diyerek açtım. 10 dakikalık kısa bir sürede kendisinden gözlemlediğim o tarzını çok iyi yansıtmıştı. Yine geren ve duygusuz soğuk insanların içerisinde olduğumuz ve içinde alışık olmadığımız tarzdan yine bir kimlik arayışı edasında konusu ile çok beğendiğimi söyleyebilirim.

Ailesi ile normal bir hayatı olan bir çello sanatçısının iş dönüşü metroda “Zamanınız var mı?” sorusuyla hayatında büyük bir değişime yol açılır. Soru sorduğu kadın aynı kendisi gibi davranarak soruya geri dönüş yapar ve yol boyu p-onu takip ederek evine kadar gelir. Kapıyı bile açacak anahtar cebindedir. İçeri girdiğinde adam her ne kadar ailesinden yardım isteyip “Çocuklar ne olur annenize gerçek babanızın kim olduğunu söyleyin.” dese bile aldığı cevap “Nasıl bilebiliriz? Biz sadece çocuğuz.” şeklindedir. Eşi yatağa yattığında adam ve kadının sırayla yanına yatma şekillerini izleyen çocuklar doğru kişiyi seçmede rol oynarlar. Ama sonraki gün metrodaki o kadın artık evin bir parçasıdır ve adamın bir gün önce yaptıklarını yapmaya başlamıştır. Hatta akşamına çello gösterisinde bile büyük hünerlerini göstermiştir.

Film bittiğinde diğer filmlerindeki gibi “Ne izledim ben şimdi?” şeklinde bir tepkiniz oluşuyor. Yönetmenin kullanmayı sevdiği solgun renk paleti, durgun insanlar, ilginç müzik kullanımı, alttan çekimler ve fish-eye görüntülerle tam o duruma rahatça sokuyor. Bu atmosferde kurulan bir kimlik ve kendini sorgulama durumlarına çok iyi entegre ediyor. Modern insanı ve bir yandan da kendimizin de varlığını ufaktan yokluyoruz. Ele aldığı konu her ne kadar gerçeklikten uzak dursa bile oluşan bu atmosfer bazı eşyaların kullanımı ile gerçek bir dünyadan farklı bir yer gibi asla gelmiyor. Bunları böyle başarıyor olması beni çok etkiliyor.

Ahsoka Tano – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 5 İnceleme

Sezon boyunca yan görevlerle takıldıktan sonra bu bölüm en hoşuma giden senaryoya ve görüntüye sahip olandı. Dave Filoni‘nin yönettiği bu bölümle Star Wars ruhuna en uygun bölüm olmasıyla ve Ahsoka Tano’yu görmemizle o eski günlere resmen döndük.

George Lucas‘ın Star Wars’la çekmesinde Akira Kurosawa‘nın filmlerinin etkisini biliyoruz ve bu bölümle sanki o filmlerden birini izlediğimi tekrardan hissettim. Kurulan o ufak şehrin düzeni, kılıç oyunları, Mando’muzun Western tarzı halleri ile o hava çok iyi yansıtılmıştı. Kendi adıma görüntü ve ortam yaratımının en iyi olduğu bölüm diyebilirim.

Bunların dışında hikayeye gelirsek Ahsoka Tano bir köyü kötü bir kadının elinden kurtarmaya çalıştığı yalnız bir işin içinde. Mando’muz gezegene indirdiğinde ise o kötü kadınla ilk irtibatını kuruyor ve ondan Jedi’yı öldürmesi isteniyor. Tabii ne kadar niyetini belli etmese de biz biliyoruz ki verecekleri teklif ne olursa olsun bunu yapmayacak. Jedi’ya ulaşmak anlamında onlardan konun bilgilerini aldıktan sonra yola koyuluyor. Ahsoka ile karşılaşmaları tabii ki sakin olmuyor ama Bo Katan’ın ismi ve Baby Yoda ortamı sakinleştirici unsur oluyor. Ahsoka ilerleyen dakikalarda Baby Yoda’nın isminin aslında Grogu olduğunu öğreniyor ama onu Jedi eğitimini üstlenmekten biraz çekiniyor. Grogu ile Jedi testleri yapsa bile içerisindeki korkuyu hisseden Ahsoka, Anakin’in dönüştüğü hali hatırlayıp bu işten uzak durmayı planlıyor. Ama Mando’muzun aslında beni düşman olan kadın seni öldürmeye gönderdi demesi ile bir anlaşmaya varıp köyü kurtardıktan sonra bu işi düşüneceğini belirtiyor. Köyde geçen her dakika görüntü anlamında beni tatmin etti. Ahsoka’nın kadınla olan düellosu, Mando ile diğer bir adamın düello tarzı gerilimli duruşları falan izlemesi güzeldi. Uzun süre sonra güzel bir iki ışın kılıcı sesi duymak hoştu. Köy kurtarılıyor ama Ahsoka maalesef yine kabul etmiyor Grogu’yu eğitmeyi ama onu eski bir Jedi Temple olan Tython’a yönlendiriyor. Orada eğer enerjisini açarsa başka bir Jedi gelip eğitmek isteyebilir gibi bir düşüncesi var.

Bu bölümde diğer serilerle bağlayan bir kaç isim görmek güzeldi. Ahsoka’yı zaten bekliyorduk ama onu dışında Grand Amiral Thrawn’nın ismi geçti. Belki yine Ahsoka’yı görürsek oradan yine bir bağlantılar kurulabilir. Bu sezon bir sürü eski serilerden birilerinden ufak ufak bahsedilip gösteriliyor muhakkak hepsiyle ayrı bir senaryoya taşıncaktır. Bu konuda biraz heyecanlı ve meraklıyım. Onun dışında Grogu ile iletişim kuracak olan Jedi kim olacak? Bazı teorilerde Luke Skywalker ismi geçiyor ama pek sanmıyorum. Bundan önceki bölümde bir sahnede Snoke’un arka plan müziği duyulmuş belki o kısım ile de bağlantı kurulacak ise Luke mantıklı bir isim gibi ama yine de emin olamıyorum.

“Fear is the path to the dark side…fear leads to anger…anger leads to hate…hate leads to suffering.” – Master Yoda

Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Ida (2013) İnceleme

Polonya’lı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 1960 yıllarındaki savaş sonrası sosyolojik ve psikolojik anlamda derin bir filmidir. Çekim açıları ve tarzı ile kendine has yanı olduğu gibi o yıllarda yapılmış filmlerin havasını da verir. Tüm bunların ekseninde Ida adındaki genç rahibe adayı kızın hayatı anlamlandırma adına aldığı yolculuğu bizlere sunuyor.

Film manastırda sade ve hareketsiz bir çekimi ile başlar. Bebekken manastıra bırakılan Ida, rahibe olmak için yemin etme zamanı gelmiştir ve ailesinden kalan son kişi olan teyzesine ulaşması gerekmektedir. Hiç görmediği teyzesinin yanına giderken kamera daha heyecanlıdır çünkü hayatın heyecanı manastırdakine nazaran daha fazladır. Bu çekim etkisi ile ortamı çok iyi yansıtmıştır. Teyzesinin yanına geldiğinde hiç deneyimlemediği bir hayat ile karşılaşır ve hiç bakmadığı bir pencereden olayları görmeye başlar. Aslında bir Yahudi olduğunu ve savaş sonrası ailesinin öldürüldüğünü öğrenir. Onların gömüldüğü yeri aramak için yine bir yola çıkarlar. Yol boyunca geçmişi ve şuanı mukayese ettiği, ilk defa bir erkeğe bir şeyler hissetmesi gibi durumlarla Ida’nın hayat sorgusunu çok ince ve sade şekilde ekrana yansıtılır. Film bu farklı duyguları Ida ve teyzesi ile çok güzel bir kontrast oluşturarak sunması ve birbirlerinin hayatına aşırı saygılı oluşları ile mükemmel bir uyum yakalatmıştır.

“Yemin törenime gelecek misin? Hayır, ama sağlığına içeceğim.”

Spoilerlı kısım! Yemin töreni için geri döndüğünde daha bunu için hazır olmadığını düşünmesi ve teyzesinin intiharı sonrası hayatını büyük anlamda değiştirerek dünyayı kısa da olsa bir tanımayı planlıyor. Bizim için çok büyük kararlar veriyor gözükmese bile onun açısından büyük şeyler deneyimliyor. Saçını açıp güzel elbiseler giyip dans ediyor ve en sonunda sevdiği adamla bir ilişkiye giriyor. Fakat sabah olduğunda yaşamak istediği hayatın bu olmadığını da düşünerek yine rahibe giysilerinin giydiği ve böylece hala geçmişe olan bağını koparmayıp uzun bir yürüyüş sekansı ile yolculuğunun devam ettiği çok iyi resmedilmiştir. Film boyu sabit kameraların olduğu zaman zaman ufak heyecanların olduğu kısım artık kendisini yürüyen bir çekimle yolda olmayı bu heyecanın daha da arttığını gösteriyor.

Film her yönü ile empati kurmamızı sağlayan ve sade havası ile çok iyi tüketilen bir filmdir. 1 saat 20 dakika gibi süresi ile tadında bir hikaye anlatarak çok iyi bir işe imza atılmıştır. Yabancı dilde en iyi film ödülünün de sahibidir.

The Terminal (2004) İnceleme

Steven Spielberg’ün yönetmenliğini üstlendiği gerçek bir hikayeye dayanan eğlenceli bir film karşımıza çıkıyor. Baş rolünde Tom Hanks’in olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Film tamamen bir havalimanında geçiyor ve biraz gerçeğe yakın hayali bir ülke olan Krakozia’lı Viktor Novarski’nin ülkesinde meydana gelen devrim sonucu havalimanından geçişi sağlanamamasını ve orada kapalı kalışını konu alır.

Dilini bile bilmediği bu havalimanında kalan Novarski açlık, parasızlık gibi konularda bolca sıkıntı yaşar. Geri ülkesine de gönderilemeyen Novarski havalimanında uzun bir süre geçirir. Her ne kadar yetkililer kaçak yoldan havalimanından çıkmasını sağlamaya çalışsa da bunu yapmaz. Yavaş yavaş bulduğu kitaplarla dilini geliştirmeye ufak da olsa para kazanacak yöntemler geliştirir. Tüm bunlar olurken bol arkadaş edinirken bir hostese de aşık olur. Amerika’ya bir sözü gerçekleştirmeye gelmiş bu adamın bu hikayesi yeri gelir eğlendirir yeri gelir hüzünlendirir.

Çok büyük anlamların olmadığı, bir şeyleri açıklamaya çalışmayan ve sonu ile de bazı şeyleri tam oturtmasa bile izlerken eğlenebilecek bir filmdir.

Eski Dostlara Bir Merhaba – Mandalorian 2. Sezon 4. Bölüm İnceleme

Her hafta Ahsoka Tano’yu beklemekten yorulduğumuz ama her haftanın bölümleri ile yine keyif aldığımız dizi Mandalorian. Bu bölümde yine şüphelerimizin olmasına rağmen Ahsoka Tano’yu büyük oranda göreceğimizi düşünüyorduk. Ama dizi bizi eski dostlarımızın yanına götürmeyi onlara bir selam vermeyi tercih etti. Kötü mü oldu? Hayır aksine orada da şipşak bir gemi tamiri ve ufak bir görev ile tadında bıraktılar.

Mando’muzun gemisi asıl gitmesi gereken gezegene kadar gidemeyeceği için yol üzeri gezegendeki eski dostlarımız Cara Dune ve Greef Karga’nın yanına geldi. Orada gemisi tamir olurken ne yapıyorlar ne ediyorlar gibisine konuşmalara daldılar. Gezegenin belli bir kısmı kontrolleri altına almış olmalarına rağmen ufak bir tehditten bahsederken Baby Yoda’mızı da okula bıraktılar. Onun o sıralarda minik oturuşunu görmek çok güzeldi. Abur Cubur uğruna force falan da kullandı, hoştu. Neyse bizim Mando ve diğerleri düzen sağlamak adına baskına gittikleri mekandan önemli bilgiler edindiler. Moff Gidion’u onlar ölmüş biliyorlardı meğer öyle olmadığını anlayıp bir korku içine girdiler. Bir de oranın da değişik bilimsel deneylerin yapıldığı bir mekan olduğunu öğreniyorlar. Neyse işte orada işler bitip geri dönseler bile gemiyi tamire bıraktıkları adamlardan biri Moff Gidion’un takip edebilmesi için bir cihaz yerleştiriyor. Diğer bölümde Ahsoka’nın yanına giderken büyük bir sıkıntı olabilir ya da genel anlamda Jedi’ların da başını belaya sokacak bir duruma sürükleyebilir.

Dediğim gibi yine kötü bir bölüm değildi. Bu sezon hep sonraki bölüm için bir takım meraklar bırakarak ilerleyen bir yapıda geçiyor. Ama bu meraklarımız öyle büyük olmadığından o kadar alıştığımız tarzda da gelmiyor. Mini dizi zaten ve mini mini hikayesinde ilerliyor. İlk sezondan sonra bu sezon büyük çaplı şeylere direkt dalarlar diye endişeleniyordum ama böyle yapmayıp hala özünü korurken kendini geliştirmesi güzel.

Bir Başkadır (2020) İnceleme

Berkun Oya tarafından hem yazılan hem yönetilen ve birçok noktası ile farklı bir haz katan bir 8 bölümlük dizidir. Türk dizisi olması ve ele aldığı konu itibari ile büyük önyargı ile başlayıp sonrasında çok keyif aldığım ve bayağı etkileyen bir hal aldı.

Dizinin temelinde Türkiye’deki ya da özellikle İstanbul’daki çeşitli insanların hayatlarının ve görüşlerinin farklarını ortaya koyan ve bunu belli bir taraf tutmadan tamamen gözlemci konumundan aktaran bir hikayesi var. Özellikle ilk iki bölümünde bu farkı biraz taraflı ele alırlar diye hep bir çekinerek izledim ama sonrasında bunu yapmadığını görmek hoştu. Dizi bu farklı görüşlere bir yargı koymadan, onları eleştirmeden sade sade gösteriyor. O kadar sade ele alıyor ki karakterlerde her ne kadar bize benzeyen özellikler bulsak bile onlara empati kurmamız çok hızlı olmuyor. Onları bizlere yavaş yavaş ve hissettirmeden sevdiriyor.

Hiç bu kadar iyi bir Türkiye portresi çizebilen bir Türk dizisi gördüğümden emin değilim açıkçası. Genelde Türk dizilerinde İstanbul’un hep iyi, güzel tarafları çekilir yani tamamen yurtdışına pazarlama bakış açısı ile hareket ederler. İşte koca koca gökdelenleri gösterirler, boğazı, köprüyü çok iyi açıdan ele alırlar ama orada yaşayan bizler biliriz ki hemen oranın altında iğrenç bir inşaat vardır veya kötü yerleşimleri düzensizliği göstermezler asla. Bu dizi ise hepsini ortaya alarak tüm gerçekliği tek karede gösterebilen bir iş yapmıştır. Bunun yanında iç mekan tasarımları olsun yaşantılar olsun aşırı gerçekçidir ki biliriz yani bu ülkede de böyle bir insan var. Böyle bir ev var. Hissederiz yani onları, oraları.

Dizinin görüntü anlamında bu kadar fotoğraf gibi sahnelere sahip olması beni aşırı şaşırtan bir unsur oldu. Her karesi ayrı güzel düşünülmüş açılarla birbirlerine servis yapan bir konumda harmanlanmış resmen. Karşımızda Yabancı sinemadan ve Türk sinemasından (Yeşilçam) etkilendiği ve bu kısımları birbirine güzelce karıştırarak oluşturduğu bir yemek var. Yedikçe o farklı ezgi ve tatlara çok güzel ulaşıyorsunuz. Karakterlerin farklarını da tek bir ekranda gösterirken çok güzel dekorlarla bunu iyi yansıtıyor. Örnek olarak psikolog Peri ve Meryem’i tek bir karede gösterirken Peri’nin arkası böyle bir ton eşya ile dolu dolu iken Meryem’in tarafı boş temiz bir duvardır. Bunun yanında aynı sahnede Meryem’in önünde hiçbir şey yoktur, psikologa karşı biraz daha açıktır ve yakındır ama Peri’nin önünde kocaman engel gibi duran bir masa vardır. Ve bu da onun ona karşı önyargısını destekleyen güzel bir motiftir.

Dizide görüntü anlamında hoş olan şeylerden biri de geçişlerin çok yumuşak ele alınması. Mesela kadın saate bakmaya kafasını çeviriyor, bir saat görüyoruz ama bu aslında başka bir kadının baktığı saat ile oraya bir geçiş sunuyor. Ya da konuşurken vermesini beklediğimiz cevapla diğer mekanda aynı olayı anlatmasıyla oraya ışınlanıyoruz. Bunun gibi pek çok ufak numara ile çok güzel kurgulanmıştır.

Burada maddiyat vr maneviyattan bahsedilirken yapay çiçeğin bağış kutusunun yanında olması ve camii gibi devlet binasını arkasına almasıyla hoş bir detay daha bizi karşılıyor.

Peki hiç mi kötü yanı yok bu dizinin diyeceksiniz bence şu durumlarda var: Karakterler arasındaki iletişimsizliği kurmak adına biraz yavan kalan diyalogları bulunuyor. Hep kendini tekrar eden cümlelerle bunu kapatmaya çalışmışlar ama etkisi hiç olmamış. Onun dışında ilk başta kötü gibi gelen ama sonradan alıştığım bir durum var. Karakter tasarımı dış görünüşünden içine kadar bayağı uç materyallerle donatılmış gibi geliyordu. Bu tarz insanların bu ülkede varlığı ve yokluğundan bahsetmiyorum. Bu özelliklerin üzerine çok baskı kuran ve biraz karikatürize eden yönü biraz beni üzmüştü. Mesela Çukur izliyoruz, Esra Erol‘a bakıyorum ya da Game of Thrones‘un isminin geçti diyaloglar aşırı gereksiz ve olayın ciddiyetinden uzaklaştıran şeyler. Yalıdaki evinde Yılmaz Özdil izleyip Facebook postları ile bilgilendiğini düşünen Türk modeli de aşırı karikatür gibiydi. Ama dediğim gibi sonlarına doğru bunların çoğuna ya alıştım ya da görmezlikten geldim.

Biraz uzun bir yazı gibi oldu ama ben bu diziyi çok beğendim. Şahsiyet dizisi kadar birinci sırada tutmasam bile ikinci sırada kendine ait bir yeri oldu. Gerçi Şahsiyet ile karşılaştırmak çok da doğru olmaz. Her ikisinin de tarzları farklı neticede ama Türk dizisi kategorimde bu sıralama daha doğru olur.

Lola Rennt/Run Lola Run (1998) İnceleme

Bir arkadaşımın önerisi ile birlikte izlediğimiz bir filmdi. Ben o kadar beğenmeme rağmen onun çok hoşuna gitmişti. Hakkında yazı yazıp yazmama arasında gidip gelirken yine de bahsetmem gerektiğini düşündüm. Berlin sokaklarında koşturmacanın bitmediği aksiyonu yüksek ama bir taraftan da ufak seçimlerimizle kaderimizin ne kadar değişik yönlere gidebileceğini gösteren bir filmdi.

Manni adındaki karakterimize 100.000 Mark değerinde para gereklidir yoksa başı çetelerle derde girecektir. Sevgilisi Lola ile telefonda bunu konuştuktan sonra Lola aksiyona geçiyor ve sahip olmadığı 100.000 markı 20 dakika gibi bir sürede bulup ulaştırmaya çalışıyor. Film bu olayı 3 farklı senaryo ekseninde olabilecekleri farklı farklı işliyor. Her birinde ölümle sonuçlansa bile bir bilgisayar oyunu edasında Lola yeniden göreve başlıyor. Ufak karar farklarımız ile tüm olayın ne kadar da farklı yöne gidebileceğini göstermesi güzeldir. Bazı kısımlarını ve sonunu daha farklı çekselerdi çok sevdiğim bir senaryosu vardı diyecektim ama olmadı. Ben beğenmedim sadece yoksa sevebilecek insanlar vardır.

Filmin güzel kısımları olarak yolda gördüğümüz random insanların hayatını hızlı fotoğraflarla bize yansıtmasını söyleyebilirim. Bunların dışında renk kullanımı ve şehir sokaklarında o koşturmaca sekansları güzel. Lola’da kırmızı renk ön planda iken Manni’de sarı ön plandadır. Kırmızı aşkı, tutkuyu ve özellikle tehlikeyi simgelerken sarı ise umudu ve merakı simgelemektedir. Bir de kameranın dönüp televizyonun içerisine girip çizgi film tarzında bazı sahneleri göstermesini de çok sevmiştim.

Pek spoiler vermek istemediğimden dolayı detaylı yazamayacağım ama senaryodaki bazı kısımları hiç beğenmemiştim. Biraz daha gerçeğe yakın kısımlar olabilirdi ve aslında daha farklı tepkiler ve sonuçlar beklemiştim. Bu tip yerlere bakıp kötü bir film olduğunu söylemek doğru olmaz. Bazı insanlar için eminim ki çok hoşuna gidecektir kısımlardır. Tüm bunların dışında sadece Berlin’de koşturup durmak bile güzeldir.

Paths of Glory (1957) İnceleme

Stanley Kubrick tarafından bir başka savaş filmi ile beraberiz. Bu filmin Full Metal Jacket ile olan en büyük farkı savaşı daha ciddiye alması diyebiliriz. O ortamı yaratma ve askeri düzeni sergileme de yine çok başarılıdır. Bu filmde de yine savaş karşıtı bie görüş yine aktarılmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunun askeri nizam konusunda takıntısını konu alan ve bu nedenle idam kararı verilen 3 askerin hikayesini görmekteyiz. Ölmemek için siperi terketmediklerinden dolayı böyle bir karar verilir. Askeri yönetimin ne denli saçma bir şekilde yönetildiğini aktarmayı planlayan bir hikayesi vardır. Bu özelliği nedeni ile Fransa hükümeti filmi yasaklamış ve 1970’lere dek gösterimine izin vermemiştir.

Filmin ortam ve mekan tasarı aşırı hoş ve gerçekçidir. Savaş anlarını yılına rağmen çok etkileyici ele alan bir filmdir. Sorgu anında kameranın her karakter açısından çekimi ile yine psikolojik olarak etkisi yüksek sahnelerdir. Ve son olarak Alman kızının şarkı söylediği kısımla neler hissetmem gerektiğini bilemediğim bir filmdi.