Sen Ne Güzel Bir Dizisin – The Queen’s Gambit Spoilersız İnceleme

THE QUEEN’S GAMBIT (L to R) ANYA TAYLOR-JOY as BETH HARMON in episode 103 of THE QUEEN’S GAMBIT Cr. PHIL BRAY/NETFLIX © 2020

Netflix’in yapımı olan ve birkaç haftadır popülerliği ile kendisini duyurmuş bir hem satranç tabanlı hem de karakter tabanlı hikayesiyle güzel bir dizi geldi. Hem Netflix yapımı hem de aşırı popüler olmasından ötürü belki de bir ön yargınız olmuş olabilir ama bu dizi tüm bu ön yargıları yıkacak şekilde güzel yazılmış ve çekilmiştir. 1983 yılında Walter Tevis’in yazdığı aynı isimli romanından uyarlaması olan ve bir satranç dehasının hem bu sporu icra ederken ki gelişimi hem de hayatındaki yolculuğunu anlatıyor. Satranç ile ilgili olduğu için daha durağan ve sıkıcı bir şey bekliyor olabilirsiniz ama asla böyle bir dizi değil. Heyecanını asla kaybetmezken ele aldığı diğer duyguları da çok yerinde işleyen bir diziydi. Dizinin elinde yetim bir çocuk var ama asla bununla büyük bir melodrama yapmıyor ya da içerisinde soğuk savaş döneminden ufak siyasi durumları ele alsa bile bunları abartılı veya bir tarafa bağlı şekilde ele almıyor. Dizinin bu özellikleri ile aşırı gerçekçi bir hikaye ve karakter oluşumuna sebep olmuştur.

Dizinin konusu bir trafik kazasından ötürü annesini kaybettikten sonra yetimhaneye yerleştirilen 8 yaşındaki Beth ile başlayıp bu yetimhanede hademenin konsantrasyonunu verdiği tahta ve taşlara bir merakı ile bu yöndeki gelişimini ele alır. Dizi bu yöndeki yolculuğunu çok uç karakterler katmadan sade ama olması gerektiği gibi düşündüğümüz pek çok karakteri de içine katarak ve bunu gibi pek çok sorunu ve problemi de yine düzgün ele alan bir yapım olmuş.

Dizide pek çok siyasi, kültürel ve insani sorunu da işlemesine rağmen bunları gözümüze sokarak yapmamaktadır. Soft bir anlatımla üzerlerinden geçmektedir daha doğrusu. Mesela dizi özellikle feminizmden veya ırkçılıktan beslenerek büyük bir dram veya olay çıkartabilirken asla bunları yapmıyor. Ufak ufak değiniyor ve gösteriyor. Bakın burada bu tarz bir zihniyet de var diyor ve geçiyor. Ama yapması gerek işi yani hissettirmesi gerekeni de yapıyor. Mesela dediğimiz gibi Soğuk Savaş dönemi ve ülkeler arası bir ufak rekabet dünyası da var ama yine burada da bunu büyük bir rekabet gibi ele almıyor. Bu tarz özelliği ile en haklı fikri savunurken bile aşırıya kaçarak itici bir hava vermiyor ve bu çok hoş. Bunların dışında bolca “Aha şurada büyük bir drama gelir, aha burada duygulandırmak için bir sahne gelir” gibi düşünceler hissetsem bile bunları yapmayarak beni şaşırttığı kadar mutlu da etmiştir.

Bu kadar işi sade ele alırken ve işin içinde satranç varken sıkılmak mümkün değil mi şeklinde bir soru da sorabilirsiniz ama bu konuda da heyecan tonunu çok iyi ayarlamıştır. Mesela futbol ile ilgili bir dizi olsaydı heyecan ve aksiyon zaten içerisinde olduğundan bunu çok kolay yapardı ama burada satranç var ve bu heyecanı daha ufak dokunuşlarla bize katıyor. Taşların hareket seslerinin üzerine saatin tik tok sesini bir arada kullanarak bir tempo yaratmışlar. Onun dışında speed chess gibi sahnelerle daha akıcı bir izlenim sunmaktadır.

Kısacası dizi olay örgüsü, kurgusu, karakterleri, alt mesajları, kurduğu ortamı dahil her şeyi ile mükemmeldir. Kesinlikle herkesin bir çırpıda bitireceği tonda bir yapımdır.

Mandalorian 2. Sezon 3. Bölüm İnceleme

Eveeet, bir haftalık aradan sonra yine sevgili Mandalorian dizimiz geldi. Ve bu bölümle asıl bağlanacağı olaya doğru biraz yönelmesini gördük. Siyah ışın kılıcından bahsedildi, Baby Yoda’nın gitmesi gereken Jedi yani Ashoka Tano’nun ismi geçti ve Clone Wars animasyon serilerinden birçoğumuzun tanıdığı Bo-Katan Kryze bizlerleydi. Bunların hepsini böyle sıralayınca çok büyük bir bölüm olduğu beklense bile yine yan bölüm gibiydi.

Mando’muz uzun uçuşu sonrası şoförlük yaptığı Frog Lady ve yumurtalarını evine ulaştırdı. Sonrasında oranın yerli halkından aldığı bilgiler doğrultusunda bir gemi ile türünün izine düştü. Ama ne yazık ki yol aldıkları gemi bir tuzakmış. İşte ufak aksiyonlar sonucu ikilimizi Mandalorian’lar kurtarmaya geliyor. Ama sonrasında bunların biraz farklı Mandalorian olduklarını öğreniyoruz. Kafalıklarını çıkardıkları gibi Mando’muzun onlara görüşü değişiyor. Ama kafalığın altındaki Bo-Katan ismini görünce heyecanlanıyoruz. Bir takım olaylardan sonra onlarla anlaşıp yardım karşılığı Jedi konumu öğrenmeyi kabul ediyor. Bir askeri gemiden silah kaçırma işine girişiyorlar ve işte yine baş kötümüz Moff Gideon’u (Giancarlo Esposito) hologramda görüyoruz ve dark saber’ın Bo-Katan tarafından da istenilen bir şey olduğunu görüyoruz. Bu konuda hikaye yine birbirleri ile birleşeceği bir konumda olacağı çok bellidir.

Her ne kadar son kısımda Ashoka Tano ismini duysak bile sonraki bölümde görüp göremeyeceğimiz hala tam kesin değil. Star Wars açlığımızı besleyen her şeye sahip olsa bile Ashoka Tano’ya ne kadar hızlı ulaşırlarsa o kadar sevineceğim bir dizi olur. Star Wars ruhunu her bölümde izlemesi güzel olsa bile daha fazlasını beklediğimiz bölümler sonucu ufak ufak hayal kırıklıklarımız oluşuyor.

Bu sezonun ilk sezona göre daha iyi olduğu kısım ise karakterlerin ilerde bir bağının olacağını tahmin edebiliyor olmamız. Yoksa yine ilk sezon gibi ufak görevlerden görevlere giden bir storyline’dayız. Bu bölümü de böyle atlattıktan sonra ileriki haftanın bölümünü daha merakla bekliyoruz.

Der Himmel über Berlin/Wings of Desire (1987) İnceleme

Sinema dünyanın her yerinde kendinden bir takım izler bırakan işler ele almıştır. Ama II. Dünya Savaşı sonrası bu izler daha çok Amerikan yapımları ile öne çıkmaktadır. Amerikan filmleri ile Amerikan kültürü etkisi dünyaya yayılmaya başlamış. Bunun üzerine “Yeni Alman Sineması” ile bu akımın etkilerini azaltıcı ve öze dönüş anlamında birçok film yapılır olmuş. Bugün konuşacağımız filmin yönetmeni Wim Wenders ise bu akımın önemli öncülerinden biri olarak sunuluyormuş.,

Der Himmel über Berlin (Wings of Desire) filmi ile yönetmenin spesifik özelliklerini barındıran ve manzarayı dile getirebilen bir yönetmen. Bu çekim tekniği ile pek çok duyguyu ufak bir sahne ile ekranlara yansıtabiliyor. Aşkı, yalnızlığı, özlemi, ve merakı bu uzun yolculuğu ile bolca yaşatabiliyor.

İki melek karakterimizle siyah beyaz halde dünyayı bolca gözlemliyoruz. İnsanları, olayları, durumlarını, ve pek çok kültürü bizlere gösteriyor. Bu bolca farklı kültürden veya dilden konuşan insanları göstermesini Post-Modernizm ile ilgili olduğundan bahsediliyor. Siyah beyaz tonda izlememiz ise bize insanların o yüklü duygularını tam ulaşamamamızı ve o duyguları yaşama isteği hissiyatını veriyor. Siyah beyaz ton ile sadece sadece iyi ve kötüyü yargıladığımız ama tam olarak diğer renk katmanlarına varamamamız nedeni ile insanların hislerini tecrübe etmek istiyoruz. Bu kadar merakla gözlemlerin sonucunda meleklerden biri insan olmaya karar veriyor. Renkleri, duyguları yaşamak istiyor ve özellikle aşık olduğu kadına ulaşmayı düşlüyor. Dünyaya indiği andan beri pek çok şeyi tecrübe etse bile aşık olduğu insanla beraber bazı duyguları yaşamanın önemini de barındırıyor. Adamın kadına olan aşkını çok güzel ele almalarına rağmen kadının aşk motivasyonunu pek anlayamadım. Kadını biraz daha bu konuda ikinci plana koymuş gibiydi.

Filmin her karesinde yüklü bir sürü alt metin ve anlam bulunduğunu fark ediyoruz. Her sahnenin taşıdığı varoluş felsefesinin yanında insanların modern dünyadaki farklarına birbirleri arasındaki yabancılaşmalarına, yalnızlıklarını da anlatıyor. İnsanlar arasındaki bu zıtlığın üzerine meleklerin de birbirleri arasındaki farkları da çok rahat sunuyor.

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Peter Handke

Brazil (1985) İnceleme

Terry Gilliams’ın yönettiği ve mizah karışımlı distopik bir dünya sunan hoş bir filmidir. Filmin bazı noktaları ile George Orwell’ın 1984 romanına benzediği aşikardır ama romandaki gibi sosyalist bir sistem yerine kapitalist bir sistemi ele almıştır. Film her ne kadar teknoloji ile iç içe bir dünya sunsa bile daha nostaljik etkenler ile arada bir kontrast da oluşturur. “20. yüzyılda bir yer” yazısının ekrana gösterilmesi ile de zaten o zaman dilimindeki dün, bugün ve yarını zihnimizde bütünleştiriyor.

Film ne kadar mizah katarak bu kötü sisteme yaklaşsa bile sistemin güzel olduğunu savunmuyor. Aksine bu mizah onu normal algımızdan uzaklaştıran yapısı ile güçlü gelmektedir. Film, bu distopyayı gerçekçi ele almış olsaydı bu kadar sanat değeri olur muydu emin değilim. “Ağlanacak halimize gülüyoruz” dedirtmesi sayesinde olayı altta alta düşündürmesi güzel yapan kısmıdır aslında.

Filmde birçok kez terörist saldırısı da olmaktadır ama bu işleri yapanları asla görmemekteyiz. Mesela restoran bomba saldırısı ile patlıyor ama hala yemeklerini yemeye devam ediliyor. Böyle bir durum o kadar ciddiye alınmıyormuş gibi gözüküyor ve bu yüzden terörist olgusunun da sistemin uydurduğu korku mekanizması olarak düşünülüyor. Böyle detayları ile aşırı beğendiğim bir film.

Bu kısım spoilerlıdır. Filmin sonunun da mutlu bitecek gibi bitmemesi ve düşsel bir kurgusu olması ile de kendi türüne çok yakışan bir tercih yapmıştır. Tüm kötülüklerini gizleyen bir yapının en sonunda da bu güzelliği yine hayalde bırakması çok yerindedir.

Saving Private Ryan (1998) İnceleme

Steven Spielberg tarafından çok sevdiğim film olan Schindler’s List’i konuşmuştuk ve bu film de yine bir savaş filmi olmasına rağmen işleyişi diğerine göre daha farklı olan ve yine etkileyiciliği ile sevdiğim bir filmidir.

II. Dünya Savaşı zamanını ele alan ve 3 oğlunun ölümü üzerine bir anneye 4. oğlunu sağ salim ulaştırmak adına devlet ve askerler göreve düşer. Askerlerin tam olarak anlamlandıramadığı bu Private Ryan’ı bulup onu eve götürme meselesi insanların ne için, neyin uğruna savaştıklarını ya da savaşmamaları gerektiğini irdeleyen bir yapıyı da katan savaş psikolojisini birçok yönden ele alabilen bir senaryosu vardır.

Özellikle açılışındaki Normandiya çıkartması ile ekranlara aşırı gerçekçi savaş sekansları sunuyor. Filmi izleyen pek çok savaş gazisi sonrasında psikolojik destek almak zorunda kalacak şekilde etkileyici ve gerçekçidir. Cristopher Nolan’ın Dunkirk filmine ve Quentin Tarantino’nun Inglorious Bastards filmlerine de bu gerçekçilik esasında çok büyük ilham olmuştur.

Her ne kadar gerçekçi bir savaş filmi sunsa da tamamen beyaz Amerikan propagandasının yapıldığı da aşırı barizdir. Klasik Amerikan klişelerinin dolu olduğu ve bu konuda bayağı rahatsız edici olmasına rağmen kullanılan silahlardan tutun tanklara kadar koleksiyonculardan toplanmış bir sahne kurulumu vardır. Oyuncuların belli askeri eğitimlere maruz kalması ile de gerçekçi tepkiler vermeleri sağlanmıştır. Görüntü ve savaş gerçekçiliği anlamında çok güzel şeyler sunmasına rağmen klişelerin doluluğu ile rahatsız edebilir.

Ayrıca Schindler’s List ile savaşın ve bu tarz politikaların kötülüğünü rahatça hissediyorken bu filmde savaşın iyi bir şey olduğu gibi bir anlam çıkabiliyor. Her iki filmde de odaklanan psikolojinin farklı olduğunu belirtmekte fayda var. Tüm bunların ötesinde filmi güzel yapan taraf ise tamamen psikolojik olarak askerlerin hissettiği o duygudur zaten.

Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.

Monty Python and the Holy Grail (1975) İnceleme

Monty Python grubunun Life of Brian’dan en çok hoşuma giden filmidir. Yıllar sonra yeniden izlesem bile aynı tadı vermesini bırakın yapıldığı yıldan üzerine kaç yıl geçmesine rağmen hoş mizaha sahiptir.

Kral Arthur ve Şovalyeleri efsanesini konu edinen ve çeşitli hicivleri ile onların Kutsal Kâse’yi arayışlarını işliyor. O dönem hakkında çeşitli dini ve kültürel şakalara sahip bir filmdir.

Düşük bütçe ile çekilmesine rağmen birçok prodüksiyonu güzel hazırlanmıştır. Az paranın bulunması nedeni ile gerçek at sürememişlerdir ve sanki ata biner gibi hareket ederek daha mizahi hava katmışlardır. At nal sesi yerine de hindistan cevizi tokuşturmayı tercih ettiler. Sonrasında bu hindistan cevizlerini filmin içinde de gösterek güzel hoş bir detay daha kattılar.

Niş komedileri ile herkese hitap etmeyebilir veya eski filmler olduklarından yine mizahları komik gelmese bile bu konuda bir çok yenilik ve kalıpları değiştiren bir gruptur. Günümüzde her ne kadar komedi sözel anlamda boyut bulsa bile Monty Python’larda görsel anlamda da bir görünüşü vardır. Kısacası keyifli filmlerdir ve çok hoşuma giderler.

Blood of Zeus (2020) İlk Sezon İnceleme

Netflix’in yeni yapımlarından olan yunan mitolojisini kapsayan bir animasyon dizisi olan Blood of Zeus, geçenlerde yayınlandı. Yunan mitolojisini pek sevmemem ve hakkında pek bir bilgimin olmamasına rağmen merak ettiğim bir yapımdı. Çok aman aman ne izledim olduğum bir yapım değildi ama yine de izlemesi iyiydi. Zaten 30’ar dakikalık 8 tane bölümü olduğundan izlemesi de hızlı.

Death Note ve Immortals adundaki animelerin yapımında görev almış Charley Parlapandies adında birisinin üstlendiği bir projeymiş. Yazarlığını da yine aynı yapımlarda emeği geçen Vlas Parlapandies tarafından oluşturulmuş.

Hikayenin merkezinde Zeus’un yarı oğlunun dünyayı kurtarmasını ele alıyor. Yunan mitolojisinde pek duyulmamış bir hikayeyi anlatmak istemişler. Çok original yeni bir senaryosu var diyemem ama Yunan mitolojisine ilgili olanların seveceğini düşündüğüm bir diziydi.

Aksiyon kısmı göz doyurucu ve izlemesi güzel. Ama bazı kısımlarda fazla drama yapıyor gibi geliyor. Bunun nedeni bazı karakterlerin öldüğünü görüyoruz ve bu kısımlarda çok vurgu yapılıyor ama o kadar tanımadığımız ve bağ kuramadığımız kişiler olduğundan duygusu geçmiyor. Bunun dışında diğer tarafları iyi denebilir seviyede.

Son olarak bu diziye, Yunan mitolojisinin Star Wars’u gibi adlandırma yapan inceleme ve yorumlar gördüm ama öyle olmadığını düşünüyorum. Daha çok Yunan mitolojisinin Marvel’ı, DC’si diyebiliriz.

Life of Brain (1979) İnceleme

Monty Python ve ekibinin imzasını barındıran absürt komedi tarzında eğlenceli bir filmdir. Anlattığı ve hiciv yaptığı konusu ile zamanında tepki almış bir filmdir. Hz. İsa’nın hayatının paralelliğinde ilerlen Brian’ın hayatı ile başlıca dini materyallerle dalgasını geçiyor. Film boyunda dönemin insanı ve düşünceleri ekseninde şakalarını yaptığı bolca kısımlara sahip. “Su kabağı” ve “Terlik” arasında kalan halk ile dini mezhepleri, dönemin Roman yönetimine ve bölgenin o zamanki yapısına kadar her türlü olay ve durumla ilgili zamanına rağmen asla eskimeyen mizahı ile bolca eğlendiren bir film.

Birçok şaka ve olayı ile akıllarda kalıcı bir yanı vardır. Özellikle biggus dickus, he is the messiah, doğumu ve en sondaki “Always look on the bright side of life” şarkısı ile unutulmazdır. 6 kişilik ekibin farklı farklı karakterleri canlandırması ve çoğunun dikkat etmezseniz kaçıracağınız derecede iyi olduğu ustalıkta bir yapıma imza atmışlardır.

Dini saçmalıklara dalgasını vuran bir film olduğu için pek çok yerde tepki almıştır. Bildiğim kadarıyla başlıca Norveç, Singapur, İrlanda, Malezya, Güney Afrika, İngiltere, İskoçya ve Danimarka’da yasak olan bir film.

Nosferatu: eine Symphonie des Grauens (1922) İnceleme

Malumunuz Cadılar Bayramındayız ve ben de konsepte uygun olsun diye bir korku filmi izlemem gerektiğini düşünüp Nosferatu’yu seçtim. Tarihinden de anlayacağınız gibi sinemanın ilk filmleri arasındadır. Sessiz film tarzında olmasına rağmen izlemesi o kadar da yormuyordu. Vampir hikayeleri popüler kültürde bolca anılır ve bu film ile ilk defa bu hikayeleri sinemaya taşımıştır. Dracula kitabının uyarlaması halinde çekilen film, gerekli telif hakkını alamadığından dolayı ismini Nosferatu olarak değiştirildi. Her ne kadar hikayede ve isimde belli noktalar değiştirilse bile Dracula’nın yazarının eşi filmi dava etti. Davanın kaybedilmesi ardında gösterimi duran filmin kopyaları da imha edilmeye başlandı ve neredeyse yok olma eşiğine geldi. Ama bu sürecin sonunda korku sinemasının öncü filmlerinden olmayı başardı. Her ne kadar şuan izlediğimiz de korku yerine eğlenceli bir film gibi geliyor olsa bile üzerinden geçen zamanı unutmamız gerekir.

Kitaptan belli kısımları esinlenmiş olsa bile yönetmenin sinemaya sunduğu vampir, kitaptaki asil tipinden uzaktadır. Şekilsiz kambur vücudu, kel kafası ve sivri dişlerinin üzerine aksak yürüyüşlü ve daha ürkünç diyebileceğimiz bir karakter oluşturdu.

Nosferatu’nun bir başka güzel kısmı ise sessiz bir edebiyat gibi olmasıdır. Karakterin bulduğu Nosferatu kitabı ile önce bizi olacaklarla bilgilendirirken sonrasında olayları yansıtır. Sessiz bir film olması gereği diyaloglar da yazı halinde ekrana gösterilir. Önceden gördüğümüz bir şeyi akabinde izliyor oluşumuz olayı görsel anlamda sunumuna olan merakımızı tetiklemektedir. Bir de vampirlerin de doğalında sessiz bir yaratık olması filme uyan ve gerilimi bir tık etkileyen yapıdadır.

Filmin bir de sunduğu ortam çok gerçekçi olması ötürü ve ışık ve gölgenin de buralara yansımasıyla ekrana daha iyi hava yaratmasına da etkili oluyor. Bu gölge oyunlarının en iyi tarafını Nosferatu’nun uzun pençe gibi elleri ile avına yaklaşmasında gözlemliyoruz. Bu gibi sahneler ile sinemada önemli bir bakış açısı kattığı da kesindir.

Şöyle bakınca üzerinden 100 yıl geçmiş ama hala kendisini izlettiren ve konuşturan hali ile ne kadar önemli bir eser olduğu ortada. Yine eski olmasından dolayı birçok insana hitap etmeyecektir diye düşünüyorum ama eğer vampir türü filmlere bir tutkunuz var ise ve izlemediyseniz izlemenizde fayda var.