Soul (2020) İnceleme

Animasyon dünyasının geldiği nokta beni bu film ile baya etkiledi. Her ne kadar ruhani boyutu da ele alsa bile görsel anlamda hem gerçekçi hem de baya etkileyici bir tasarımı vardı. Şehiri gösterdiği her karesinde birçok detay görmek güzeldi. Animasyonların bu derece güzel işler çıkarmasını baya takdir ettim.

Hikayesi olarak isminden de anlaşılacağı üzere biraz ruhani tarafı olan bir film. Bir jazz öğretmeninin sonunda bir jazz efsanesi olam Dorothea Williams ile bir gösteri düzenlemek için banda kabul edilir. Bunun üzerine o sevincin getirdiği dikkatsizlikle yolda giderken bir çok ölümden döner. Ama en sonunda yaşadığı bir hadise ile komaya düşer. Komada olmanın sonucu ölüm çizgisinde ilerlerken hayatta en çok istediği şeyi gerçekleştirememenin sonucu geri kaçmaya çalışır. Kaçarken o ölüm köprüsünden düşerek bebek ruhların oluşturulduğu bir alana gelir. Bebek ruhlar her birine belli özellikler aktarıldıktan sonra dünyada yaşayıp ölmüş birinden mentorluk alarak dünyaya gitmek için bir kıvılcım yakalamaları sağlanır. Bizim jazz hocasını da bu mentorlardan biri sanıp gerekli yere götürürler. Rastgele başkasının ismini alıp kendisine bir çocuk emanet ederler. Artık milyonuncu çocuğun emanet edildiği bir ortamda kendisine 22 numaralı bir ruhu emanet ederler. Anlaşıldığı gibi 22 kaç bin tane mentorun denemesinden geçmiş olsa bile asla o dünyaya gitme kıvılcımına ulaşamamıştır. Hayatla ilgili her şeyi bildiğini ve hiçbir şeyin onu heyecanlandırmadığını söyler. Ruhları mentorlar “Hall of Everything” adındaki mekanda çeşitli dünyavi şeyleri denetip etkilenmesini sağlamaya çalışırlar. Bizim jazz hocası da orada bazı güzel şeylerin kokusu ve tadı olmadığından pek etkileyici gelmediğini farkeder. Bu arada jazz hocası dünyaya geri gidip en büyük hayalini gerçekleştirmek istemektedir ve onun için 22’inin kıvılcımı oluşmuş rozetini kendisi alırsa geri gidebileceğini düşünür. Kıvılcımı oluşmasa bile bir hata sonucu ikisi de dünyaya düşer. 22, jazz hocasının bedenine, jazz hocası da onun yanındaki kedinin bedenine düşer. İkisi hem vücut değiştirme yöntemi ararken hem de hayatın önemini kavradıkları çok ilginç bir maceraya başlarlar. Hem güldüren, hem ağlatan hem de düşündüren çok güzel detaylara sahip bir animasyondur.

İçerisinde pek çok kültürden ögenin ufak ufak gösterilmesi dışında jazz ile beraber siyahi insanların hayat ve tarzlarının da bolca gösterildiği ve bunun dünya kültürüne olan dokunuşunu çok güzel anlatmıştır. Ruhani boyuta iken gösterilen pek çok ünlü başarılı isimle yine ayrı bir detayı vardır. Her yaştan insanın mutlaka keyifle izleyeceğini düşündüğüm benim için mükemmel bir animasyon filmdi.

Animatrix (2003) İnceleme

Matrix serisinin animasyon tarzda farklı farklı ekipler tarafından oluşturulmuş 9 hikayeden oluşan ek filmidir. Farklı ekiplerin yarattığı farklı perspektifler sayesinde Matrix evrenine hoş bir bakış atmaktadır. Ek bir film olarak gözükse de original üçlemenin felsefi anlamına çok yakın bir konumdadır.

Bu 9 farklı hikaye arasındaki İkinci Rönesans olarak adlandırılan, Matrix’te bahsi geçen robotların insanlarla olan savaşını ve dünyanın sonunu anlattığı kısmı görsellemektedir ve çok mükemmeldir. Bu kısımların animasyon ekibinin başında Mahiro Maeda adlı yönetmenimiz bulunuyor ve kendisi Kill Bill‘deki o kısa animasyon bölümünün de yapım ekibindeydi. Bunların dışındaki diğer bölümler seriye hikaye anlamında direkt etkisi olmasa bile o evren ve düşünceyi çok güzel ele almaktadırlar. İkinci Rönesans bölümleri dışında en çok hoşuma giden diğer bölüm ise bir kadının kedisini aramaya koyulması sonucu belli bir bölgedeki simülasyonun bozulması sonucu yer çekiminin alt üst olduğu kısımdı. Çizimi ayrı güzel ve çocuklarla orada eğlencenin tadını çıkarmaları da keyifliydi. Bu kısım aslında Andrei Tarkovski‘nin Stalker filminden ilham alınarak oluşturulmuştur. Bu detayı da duyduktan sonra o bölüme olan sevgim daha da artmıştı.

Anime tarzında olmasına rağmen herkesin seveceğini düşündüğüm bir hali var. Cyberpunk tarzının önemli eserlerinden olan Matrix serisini veya türü seviyorsanız garanti izlemeniz gereken minik bir animasyon filmidir. Yakın zamanda çıkmış olan Love Death + Robots animasyon filmleri de benzer mantıkla çekilmiş ve yine bilim kurgu tarafı ağır basan bir seriydi. Birini seven diğerini de sevecektir diyerek ikisi arasında da bir köprü kurayım.

Spring, Summer, Fall, Winter… And Spring (2003) İnceleme

Geçen haftalarda korona yüzünden vefat etmiş olan Kim Ki-Duk‘un anısına inceleme yazmam lazım diye düşünüyorum ama tam vaktimi ayırıp yazamamıştım. Şimdi en meşhur ve hoş filmi ile başlıyorum. Yönetmenin doğanın en güzel konumunda gölün üzerindeki bir Budist tapınağı ile bize hayatın anlamı hakkında soluksuz bir film sunmuştur. İsminden de anlaşıldığı gibi mevsimler geçtikçe oradaki bir keşişin çocukluğundan yaşlılığına kadar olan kadarki hikayesini işlemektedir.

Her mevsim geçişini partlar halinde ve keşişin hayat parçalarından oluşmaktadır. İlk mevsim ilkbahar ile hikayemiz başlamaktadır.

İlkbahar

Gölün ortasında yüzen tapınakla ilk olarak bir usta ve çırağını görüyoruz. Çırak daha küçük bir çocuk ve ustasından belli dersler almaktadır. Çok huzurlu bir ortamda çok huzurlu bir görsellik vardır. Bir gün çocuk doğada gezerken bir balığa, kurbağaya ve yılana sırasıyla taş bağlayıp geri salmaktadır. Çocuk olduğundan yaptığı kötülüğü tam kavramadığı gibi yaptığından çok keyif almaktadır. Ustası ise onu şans eseri uzaktan izlemiştir. Yaptıkları için ona bir ders vermesi lazımdır. Onun gece uyurken çocuğun da sırtına bir taş bağlanmaya karar verir. Çocuk uyandığında yaptığının hatasını ona açıklayıp o hayvanları bulup geri hale getirmesi gerektiğini söyler. Eğer hayvanlardan biri bile ölmüşse kalbinde aynı o taş gibi bir yük taşıyacağından bahseder. Çocuk sırtında kendisi kadar bir taşla doğada hayvanları ararken balığı ölmüş suda yatarken kurbağayı hala hayatta ama çok sıkıntılı halde ve yılanı da kan revan içinde bulur. Göz yaşlarını tutamayıp ağlamaya başlar.

Buradaki balık çocukluğu, kurbağa gençliği ve yılan da yaşlılığı temsil etmektedir.

Yaz

Yıllar geçmiştir ve bu bölümde çocuğun gençliğini görmekteyiz. Tapınağa bir kadın ve hasta kızı gelir. Kızının iyileşmesi için ona bakmalarını ister. Tapınak kapılarını onlara açıp ilgilenmeye başlar. Bir gün sonra annesi ayırılır ve sadece kızı kalır. Çırak gençliğin verdiği tepki ile kıza cinsel anlamda arzu duymaya başlar. Kız yerde uyurken memesine dokunmaya çalışır ama kız fark ederek ona tokadı indirir. Yaptığının genel anlamda ve dini anlamda da yanlış olduğunu bilip hemen dua etmeye başlar. Kız ise onun bu yaptığını anlayışla karşılayıp yüzüne elini koyar. İçeri usta girdiğinde ise hemen çeker. Bir süre sonra kız ile çırak dayanamayıp doğada sevişirler. Her gece ustadan gizli bir şekilde dışarı kaçıp bunu tekrar ederler. Ama yine böyle bir gecenin sabahında bot üzerinde uyurken usta tarafından yakalanırlar. Usta çırağa çok fazla sinirlenmeden ona sevginin sahip olma arzusunu tetikleyeceğini sahip olmanın da öldürme isteğine sebep olacağından bahseder. Kız bir süre önce iyileştiği için artık girmesi gerekliydi çırak da onun peşinden kaçmaya karar verir. Kaçarken buda heykelini ve bir horozu yanında götürür.

Buda heykeli ustasının öğretilerini de yanında götürdüğünü, horoz ise özlemi simgelemektedir.

Sonbahar

Artık tapınakta sadece yaşlı keşiş bulunmaktadır. Tapınağa getirdiği yemeğin sarılı olduğu gazetede bir cinayet haberi okur. Cinayeti işleyen bizim çıraktır ve karısını onu aldattığı için öldürmüştür. Bir süre sonra çırak artık biraz daha büyümüş halde ve siniri yüksek seviyede tapınağa dönmüştür. Tapınakta geri getirdiği buda heykeli karşında intihar eylemine kalkışmıştır. Usta bu yaptığını fark ederek onu dövmeye başlar ve onu bağlayıp tapınağın içinde iple sallandırır. İpi mumun ateşi üzerine bırakır. Belli bir süre sonra ip kopup çırak da o süre boyunca biraz dersini alacaktı. Ama daha sakinleşmesi için bir ritüel daha gerçekleşmesi gerekliydi. Heart Sutra adındaki ritüelde tapınağın zeminine kedinin kuyruğuna mürekkep bandırıp yazdığı yazıları teker teker kazıması gereklidir. Çırak karısını öldürdüğü kanlı bıçakla önce saçlarını kazıdıktan sonra bu ritüele başlar. Bu süre zarfında iki polis onun izini bulmuş ve tapınağa gelmiştir. Usta onlara bu ritüeli bitirmesi gerektiğinden bahseder. Polisler de bitmesi için sabaha kadar beklemeyi kabul eder. Çırak yerdeki yazıları kazımaya ilk başladığında çok fazla stresli iken sonlara doğru bu stresinden tamamen kurtulmuştur. Tüm gece kazdığı için sabah uyuyup kalmıştır. O uyurken usta ve polisler kazınmış zemini boyamaya başlarlar. Çırak uyandığında ise polisler onu sakince alıp götürürler. Botla giderken peşlerinden kedi de yol alır. Onlar ayrıldıktan sonra usta kendisi için bir intihar ritüeli gerçekleştirir. Çırağın yapmaya çalıştığı şekilde ağzına, kulaklarına ve gözlerini bir takım yazılı kağıtlar koyar. Botun üzerine koyduğu odunların üzerinde yanarak ölümünü gerçekleştirir.

Kedi egoyu ve bilgeliği simgeler.

Kış

Artık daha da yıllar geçmiştir ve bir kışın ortasında çırak hapisten çıkmış tapınağa geri dönmüştür. Eski aptallıklarından arınmış daha oturaklı bir insandır. Buzun ortasında ustasının ölümüne yakışır şekilde buzdan bir buda yapar. Tapınağı ve çevreyi düzenler orada düzeni yeniden kurar. Tapınakta bir yılanla yaşamaya başlar. Çeşitli meditasyon pozisyonların bulunduğu bir kitap bulur ve onları dondurucu soğuğun ortasında gerçekleştirir. Bir gün tapınağa kucağında bebekle yüzü eşarpla kapalı bir kadın gelir. Kadın, geldiği günün gecesinde kaçarak giderken çırağın açtığı buzdaki deliğe düşer. Sabaha ölü bedenini bulan çırak onun için de bir cenaze ritüeli gerçekleştirir. Tüm bunlardan sonra çırak sırtına yuvarlak bir taş bağlar ve eline aldığı başka bir buda heykeli ile ormanda yol almaya başlar. Ormanı ve tepeleri aşıp yüksek bir dağın tepesine çıkar. Bunu çocukken ölümüne sebep olduğu hayvanların anısına yapar ve dağın zirvesinde dua etmeye başlar.

Sırtında taşıdığı o yuvarlak taş, Bhavacakra’nın yaşam ve yeniden doğuş çarkını temsil eder.

…ve İlkbahar

Yeniden ilkbahara döneriz ve çırak artık bir usta olmuştur. Kadının bıraktığı bebek büyümüş ve ona ders vermeye başlamıştır. Her şeyin bir döngüde olduğunu çok güzel yansıtır. O çocuk da aynı ustasının çocukluğundaki gibi sırasıyla balık, kurbağa ve yılana kötülük yapar. Onların ağızlara taş sıkıştırır. Bir de onlara gitmeden önce bir kaplumbağayı rahatsız etmiştir.

Kaplumbağa, uzun ömür demektir.

Film, görüldüğü gibi benliği, maneviyatı ve insan nefsi ile ilgili pek çok konuya değiniyor. Budist dini üzerinden gösterdiği semboller ve anlattığı konu ile hayatımızdaki döngüyü çok güzel resmetmiştir. Sakin ve diyalogdan uzak yapısı ile filmde bir akar su gibi akıp gideriz. İnsanın içsel yolcuğuna doğada başlayıp doğadan uzaklaşmasına ve doğaya geri dönüşü ile işlemektedir. İzlerken belli kısımların rahat tahmin edilmesine rağmen büyüsüyle ekrana sabitleyen bir filmdir. Yavaş ve diyalogsuz yapısı ile pek çok izleyene hitap etmeyecek bir film olmasına rağmen filmi hissedenler için çok güzel bir deneyim olacaktır.

Az Övdüm, Çok Sövdüm – Cyberpunk 2077 İnceleme

Bu yılın en çok beklenen oyunu Cyberpunk 2077‘nin ana hikayesini bitirip birkaç yan görev sonrası incelememi yazma zamanı geldi diye düşündüm. Öncelikle bu oyunun origini aynı isimli masa üstü rol yapma oyununa dayanıyor. Mike Pondsmith‘in birçok kitap ve filmden ilham alarak oluşturduğu bu evren yani cyberpunk, kültürü çok sevdiğim ve içerisinde bulunmak istediğim bir yerdi. Önceki yazılarımda da bu tarzdaki filmleri incelemiştim ve incelemeye de devam edeceğim. Bu tür aslında belli bir grup insan tarafından aşırı beğenilen bir tür olmasına rağmen bu çıkmış olan bilgisayar oyunu ile herkes için bir heyecan olmuştu. Witcher serilerini yaptıktan sonra oyuncular arasında hatırı büyük bir firma olan CD Project Red, bu oyunla yine bir devrim yapacağı düşünülüyordu.

Öncelikle çıkacak oyunun RPG yönünün aşırı ağır bastığı yönünde bildiriyorlardı ve bu konuda aşırı mutluydum. Ama çıkan oyunla o kısmın belli açılardan doğru olmadığını gördüm ve biraz üzüldüm. Oyun çıkmadan önce mesela test eden bir adamın açıklaması ile “175 saat oynadım ve hala bitmedi” gibi açıklamalar ve çeviri ekiplerinin oyundaki diyalogların bulduğundu masa kadar kağıtları internette görünce baya çeşitli, detaylı bir oynanışa gireceğiz diye düşündüm. Oyunda 3 farklı geçmiş ile başlayabiliyorsun ve çeşitli özelliklerini ona göre geliştirebileceğimizi gördüm. Tam bir rol yapma oyunundan beklenen şeyler bunlardı. Kendimi çok gazlamadan yine de biraz merakla oyunu bekledim. Oyuna girdiğimde Corpo (Şirketçi) geçmişi seçtim. Şirketlerin işleyişini ve para babalarının dümenleri ile içli dışlı olacağım bir ortamda başlamak istedim. Ama oyun beni 30 dk içinde oradan koparıp sokaklara düşürdü. Şirket geçmişimi pek detaylı yaşayamamıştım. Bu baya kötüydü ama neyse oyunun içinde bu geçmişim etkili olur diye bekledim. Konuşmalar arasında bazı insanlarla konuşurken böyle bir konuşma seçeneğin oluyor ama olaya etkisi neredeyse sıfır. Bir de bunun dışında konuşmalarda asla seçimlerinin bir öneminin olmaması beni aşırı hayal kırıklığına uğrattı. Seçenekler genelde “A) Evet B) Evet kesinlikle C) Corpo tarzla Evet” şeklinde hep aynı yere giden seçeneklerdi. Bunlardan başka bir iki yerde “Hayır” da diyebiliyordun ama sonrasında olay yine “Evet” demişe bağlanıyordu. Seçimler konusunda kendini yaşadığın bir dünya olmadığını fark etmek çok fena etti. Bethesda oyunlarından alıştığım çeşitlilik asla yoktu. Kendimizi değil V karakterini canlandırıyorduk aslında. Biraz bu konuda böyle beklentiniz varsa ondan uzaklaşın yoksa fena halde hayal kırıklığına düşüyorsunuz. Ama V’yi canlandırmak asla kötü değil sadece böyle olmadığını bilmeniz lazım. Hikaye yoksa fena değil idare eder kalitede.

Bunun üzerine özgür hissetmediğim bir konu da kendi karakterini tasarlama konusunda oldu. Tamam ilk oyuna başlarken bireyin tırnağından özel organına kadar her yeri özelleştirebiliyorsun. Bu kısımda hiç bir sıkıntı yok ama oyundayken bir dükkana gidip bunları değiştirememek nasıl bir mantıksızlık anlamıyorum. Gelecekteyiz ve bu evrende bu işler normal bir şey herkes gidip koluna bacağına neler neler takabiliyor. Sıkılınca ben de yapabiliyor olmalıydım bunları. Bu dünyanın en kolay ve elzem şeyi bence. Yani bunun yapılmış örnekleri var. Kaç yıl öncesinin “Mor GTA” diye adlandırdığımız Saint Row serisinde gidiyordun estetikçiye organını bile boyutlandırıyordun. Hani yapılmış örneği olmasa ve evrene uyumsuz bir özellik olsa bu kadar takmazdım ama tam olması gerektiği yer maalesef. Tamam hadi bunu koyamadınız yetişmedi falan filan sonra şunu da diyor insan bari güzel kıyafet falan bulayım. Onlar da anlamsız derecede az ve sıkıcı olduğunu gördüm. Dünyada bin tane farklı NPC var, hepsinin değişik değişik giysileri var ama hani bize nerede? Onun için diyorum ki keşke kapakta görülen karakteri direkt canlandırsaydık. Kadın veya erkek diye seçerdin düz ilerlerdin bu yüzden gereksiz bir karakter bağı kurma ihtiyacı oluşmazdı.

Konuşmalar, hikaye ve karakter senin kontrolünde olmasa bile yetenek ağacı ve mekanlara ilerleyiş tamamen sizin elinizde. Bu konuda çok detaylı işçilik çıkardıkları ortada. Oynanış tarzı olarak herkesten farklı çözümler bulmanız ve eğlenmeniz mümkün. Mesela soğukkanlılık özelliğinizi boostlarsanız gizli ilerlemeniz ve biraz hitman veya assassin tarzında oynanışa sahip olabilirsiniz. Ya da birçok silah arasında sevdiğinizi geliştirip pata küte ateş ede ede ilerlemek keyifli olacaktır. Oyunda silahlar çok çeşitli ve hepsinin ayrı bir tarzı var. Katana kullanmak hele bana göre en zevklisi. İyi gelişim yaparsanız bir samurai misali boss dövmeniz mümkün. O kadar çok çeşit var ki hepsini örnek vermem mümkün değil. Yetenek ağaç kısmı kısaca çok güzel.

Hideo Kojima detayı

Tüm bunların dışında oyundaki en büyük başka sorun ise yapay zekanın aşırı kötü olması. Bu kadar kötü yapay zeka en son Far Cry 5‘te görmüştüm ve o zaman bile hadi bunlar tarikat falan beyinleri yıkanmış ondan mal gibiler deyip göz yumuyordum. Bu oyunda hiç elle tutulur iyi bir yanları yok. Dibimde dururken mal gibi sağa sola dönüyor veya bir anda oturuyor falan. Bazen cidden iyi beni sıkıştırıyorlar ama genelde mala bağlayıp ne yaptıkları belli olmayan saçmalıklar yapıyorlardı. Oynanış kısmında dövüşlere girmekten baya soğutmuştu beni.

Oyun Night City adındaki devasa detayların bulunduğu bir şehirde geçiyor. Oyuna ilk adımı attığımda içimde sonunda bir “Bladerunner” filminin içindeyim resmen dedirtecek şekilde mutlu etti. Şehrin tasarımı ve doluluğu çok güzel ve her yerinde ufak güzel detaylarla karşılaşmak mümkün. Kalabalık şehir, göğe kadar uzanan binalar, uçan araçlar ve ışıklar o hissiyatı çok güzel destekliyor. Şehrin her yerinde bir yaşanmışlık olduğunu çeşitli olaylar ve NPC’lerle gösteriyor. Olaylar anlamında bir suç anına denk gelebilirsin veya bir soygunla karşılaşabilirsin veya olmuş bitmiş ve polis inceleme ekiplerinin bulunduğu suç bölgeleri oyuna güzel detaylar katıyor. Ama NPC’ler genellikle sabit bir şekilde konumlanmış ve etkileşimi az olan canlılar. O canlılık hissiyatı barındırdığı çeşitlilik ile ilk başta güzel dursa da bir süre sonra pek bir numarası yokmuş gibi geliyor. Biraz muhabbet etmeye bir iki diyalog fena olmazdı gibime geliyor. Diyalog kısmı zaten oyunun hikayesinde etkili değilken bu kısımda da olmaması şaşırtmadı ama yine çok üzdü. Mesela gitar çalan insanlar var ve onları dinlemek çok güzel ama “Hey dostum! Ne güzel çaldın ha” diyememek baya kötü. Böyle güzel ortamda etkileşime girememek biraz yapay kalmasına neden oldu ama bu benim kişisel isteğim gereği beklediğim bir şeydi herkes umursamayabilir işin sonunda.

Hikaye en başta dediğim gibi eğer seçimlerimizin çok mühim olduğu bir konumda olsaydı tadından yenmez bir şey olurdu ama onun dışında fena değil. Sadece son kısımda yapılan seçimler biraz etkili gibi ama full linear bir halde ilerliyor. Yaratılan karakterlerin hikayeleri ve geçmişleri çok güzel. Her birini tanımak ve onlarla bir takım işler yapmak hoştu. Ama biraz zayıf bulduğum bir konu da Arasaka şirketinin temelde tek problem olması çok zayıf duruyor gibiydi. Eğer çeşitliliği burada da sağlayıp iki üç şirketin de birbirleri arasındaki savaşını daha detaylı görmek hoş olurdu. Fallout oyunlarındaki gibi tarafını seçeceğin ve farklı sonuçların olduğu bir tasarım olabilirdi ve hatta genel cyberpunk tarzının temel konularından olan kapitalizm eleştirisine de böylelikle daha etkileyici girilebilirlerdi. Yarısında çok bunalıp bu ne böyle dememe rağmen eksikleri göz ardı edersek keyifli gelebilir çoğu insan için. Bende oluşan bu bunalımı 30-40 saat Assassin’s Creed oynadıktan sonra gelen bunalımla eş değer görebilirsiniz. Ama işin kötü yanı oyundaki 15. saatimde olmasıydı. Ana hikaye dışında yan görevler çok çeşitli ve fazlalar. O kısımda da baya vakit öldürebilirsiniz. Ama işte tekrar tekrar oynatacak bir oyun değil, bir kere oynadın mı tamam bitti diyorsun.

Herkesin dilinde olan ve büyük bir sorun olarak bakılan performans ve bug meselesinden de bahsedeyim. Ben PC’de o kadar da yeni olmayan bir sistemle oynadım. Ufak bir iki görsel hata haricinde bir sıkıntı yaşamadım. Görsel buglar zaten benim için hiç önemli bir sıkıntı değil. Oynanışa büyük etki vermediği sürece umursamam ve bende oyunumu rahatsız edecek hiçbir şey olmadı. Performans olarak da yüksek ayarlarda pek bir FPS düşümü yaşamadan oynadım. Konsol tarafında ama büyük sorunların olduğu, iadelerin falan da dert olduğu baya haber döndü. Konsollarda durum vahim iken PC’de genel anlamda kimsede bir sıkıntı duymadım diyebilirim. Biraz daha toparlanıp düzenlenmesi lazım şeyler olduğu için yavaş yavaş güncellemelerle hallolacaktırlar.

En kötü bug böyle

Genel bir toplu inceleme yapacak olursam artıları şöyle:

  • Şehir tasarımı çok iyi ve cyberpunk tarzına çok uygun gelişmiş bir dünyası var.
  • Karakter yeteneklerinin gelişim aşaması ve aksiyon oynanış detayları güzel.
  • Çok fazla görev var ve uzun bir serüven sunuyor.

Eksileri:

  • Hikayede çeşitlilik ve detayları yetersiz.
  • Bazı görev ve hikayenin bağlanış kısımları kötü veya aceleye getirilmiş gibi.
  • Karakter arka planı iyi anlatılamamış ve bu yönde kişisel yönelimlerin zayıflığı fazla.
  • Karakter customization yok diyecek kadar az ve kötü.
  • Düşman yapay zekası aşırı kötü.
  • Burada bugları da sayabiliriz ama bunlar zamanla toparlanacağından şimdilik önemsemeyebilirsiniz.

Son olarak bu oyunu bence şimdi almaktansa belli bir süre bekleyip ilk büyük indirimle alıp oynamanızı tavsiye edebilirim. Hem verdiğiniz paraya daha değer bir oyun olduğunu düşünürsünüz hem de ufak sıkıntıları o zamana hallederler ve size pürüzsüz bir oynayış sunulur. Ama unutmayın ki vaat edilenleri hiç verememiş bir oyundur.

Fena Duygulandım – Mandalorian 2. Sezon Final İnceleme

Bu bölümün güzelliğini hala sindiremedim ama yazmazsam olmaz bir bölümdü. Son Star Wars filmleri yani Sequeller olarak adlandırılan 7, 8 ve 9’uncu Star Wars bölümlerinden sonra markanın öldüğünü düşündüğüm bir döneme girmiştim ve tam o zamanlar Mandalorian beni bulmuştu, beni geri bu sevdaya düşürmüştü. Bu bölüm sonrası bu sevdanın doruklarına ulaştığımı, fena şekilde duygulandığını söyleyebilirim. Sezon boyunca kendisini iyi geliştirdiği ve Ahsoka Tano olsun, Bo Katan olsun diğer serilerdeki önemli insanlarla bizi yeniden birleştirmişti. Mükemmelliğine mükemmellik olarak daha ne katabilir derken bu bölümü izledim.

Önceki bölümle gemi bilgilerine ulaşan Mando’muzun ilk durağı Bo Katan’lar oldu, onlarla anlaşıp Grogu’yu kurtarma yoluna giriştiler. Ekip sayısındaki büyük artış ile güzel bir ana gemiye giriş taktiği yaptılar. Heyecanı ilk dakikasından itibaren eksik etmeden ilerledi ve ana gemi içinde daha da arttı. Mando’muz, Grogu’ya yönelirken 4’lü kadın grubumuzun hedefinde Moff Gideon vardı. Her ikisinin de aksiyon sahneleri bence en iyisinin de en iyisiydi. Mando’muzun Dark Trooper ile bol gerilimli kavgası ve hepsini uzaya salışı çok güzeldi. Diğer ekip de Moff Gideon’un aslında bulunması gereken yerde olmaması onları biraz tedirgin etti. Moff Gideon aslında Grogu’nun yanındaydı ve Mando’muz ile beraber o beskar mızrağını edindiğinden beri merakla beklediğimiz dövüşleri başladı. Çekişmeli kavganın ardından Moff Gideon esir alındı ve Bo Katan’ların oraya götürüldü. Moff Gideon ama tam bir Sith veya karanlık insan karakterinde yazılmış metni ile işleri kızıştırmaya çalıştı. Mando’muzun Dark Saber’ı Bo Katan’a uzatmasına rağmen dövüşle kazanılması gerektiğini söyleyip ikili arasında bir gerilim yaratmaya çalıştı. Bu gerilim cidden çok iyi verildi ve bir an bir şeyler ters gidecek diye bekledim. Ama beklenin tersinde başka bir yerden problem vuku etti ve o da Mando’nun uzaya saldığı Dark Trooper‘ların gemiye uçarak geri gelmeleri idi. Kapıya kadar gelip yumruklamaya başlayan Trooper’lar baya bölümü gerdi gerdiler. Zaten bu kadar kolay yok olmaları pek de mantıklı gelmemişti. İşte ne olacak ne bitecek diye beklerken bir X-wing, ana gemiye doğru yaklaştı. İçerisinde kim olduğunu pek göremesek bile Jedi olduğu belliydi. Dark Trooper‘ları tek tek egale ettiğini izlemek çok güzeldi. İzlerken bir çoğumuzun tahmin ettiği o insan en sonunda karşımıza çıktı. Ve Luke Skywalker içeriye girdi. Normalde Luke Skywalker haricinde bir Jedi’ın Grogu’ya ulaşmasını istiyor ve tahmin ediyordum ama onu görmek bende acayip derecede duygulanmamı sağladı. Grogu ilk başta onunla gitmek istemese bile Mando’nun onu ikna etmesi ile olaya biraz daha sıcak bakmaya başladı. Grogu, Mando’nun elinde iken kaskını çıkarıp onu görmek istedi bir de müzik çok duygusal ilerliyor iyice gözlerimden yaşlar geldi. Mando’muzun yüzünü açması ile bambaşka bir duyguya daha da yelken açtım. Sonrasında onu ikna edip yere koyup gitmesini beklerken R2-D2 içeri girdiği an ben daha da coştum bu bölüme. Luke Skywalker, Grogu’yu eline alıp giderken o ayrılığı izlemek çok farklı duygulara soktu. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Çok güzel sahnelerin olduğu her türlü yerden beni etkileyen bir bölümdü.

Luke Skywalker’ı görmek beni her ne kadar mutlu etse bile bunu aslında hiç istemiyordum çünkü ilk defa asıl filmlerden uzak ama o evrende ufak bir hikaye anlatan kendi haliyle güzel bir dizi olarak görüyordum. Bunu kırmaları ve büyük bir kararla Luke’u göstermeleri cidden şaşırdığım bir şeydi ama bunun ilerleyen sezonda daha farklı ele almaya devam etmelerini hala istiyorum. Her şeye rağmen Luke’u görmek aşırı hoştu tabii.

Yeni sezonda neler olur ne biter hiç bilmiyorum. Bu Dark Saber işi nasıl olacak nasıl bir anlaşmaya varacaklar merak ediyorum. Kask takma geleneğini bile zamanla tarafların feshetmesiyle beraber buna da göz yummaları gerekli olur gibi geliyor. Moff Gideon’a ne olacak o da ayrı bir merak konusu. Her zaman tutsak kalmayıp bir yolunu bulup kaçıp yine ekibe musallat olacak bir kötü sonuçta. Bunun haricinde Ahsoka’yı gördüğümüz bölümle General Thrawn ismini işitmiştik bu yüzden onu görür müyüz ya da o mu kurtulmasına destek olur bilmiyorum. Ama Ahsoka ve Thrawn’ı da göreceğimi umuyorum. Boba Fett’in de ayrı bir dizisi geleceğini duyurdular bölümün bitişi ile onlardan ayrılıp onun maceralarını da ayrı bir dizi kapsamında izleyeceğiz. Bu da çok güzel bir haber. Ve en önemlisi Grogu’nun eğitimi ve sonraki yaşantısı hakkında neler olacak bunlar hep bilinmezlik içerisinde. Ben hala Grogu’nun kötü tarafa kaymaya müsait bir konumda olduğunu düşünüyorum. Anakin’in annesine olan sevgisi ve ondan ayrılması sonucu her şeyini kaybedeceğinden korktuğu için böyle bir yola girmişti. Bu dizide de Grogu ile Mando arasında çok büyük bir sevgi ve bağ kurdular. Bu bağ Jedi eğitimleri için çok riskli bir konumda olduğu aşikar. Bunun yanında bu bölümde Moff Gideon’un, Grogu için “Güce denge getirebilecek kadar güçlü.” ithamı ile yine Anakin tarzı bir hikayeye zemin hazırlıyor gibi geldiler. Neyse yazdıkça bitmiyor bunlar, beklemekten başka yapacağımız bir şey yok.

May the Force be with you

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Euphoria Special Episode İnceleme

İlk sezondan beri bayağı merakla beklediğim bir diziydi. En son Rue ve Jules’un tren garında birbirlerinden ayrıldıklarını görmüştük ve bu bölüm ile Rue ekseninde neler olup bittiğini konuştuğumuz bir bölümdü. Tamamı neredeyse konuşma ile geçmesi görmeyi hakettiğimiz bir derinliğe kavuşturdu ve bunun olmasını çok istiyordum. Bölüm boyu pancake yedikleri restoranda Ali ve Rue her konu üzerinden psikolojik olarak rahatlatan ve üzen noktalara bol bol değindiler.

Bölümün başında Rue ve Jules’un ne kadar hoş bir hayatı olmuş gibi göstererek başlasa bile bunun bir hayal olduğu çok barizdi. Uyuşturucuyu restoran tuvaletinde aldıktan sonra Ali’nin yanına geçip önce saçma sapan bahanelerle uyuşturucuya dönmenin ne kadar iyi olabileceğinden bahseden Rue sonrasında Ali’nin durumu asıl gerçekliği ile yüzüne sermesi ve bir büyük olarak çeşitli konulara girmesiyle Rue asıl kötü halini görmeye başlıyor.

Bölüm full konuşma ile geçse bile bir iki nefes alma noktası ile sıkılmıyoruz. Bunlardan biri Ali’nin sigara içmek için dışarı çıkması ile gerçekten büyük bir oksijen alıyoruz. Bu sırada da Rue’nun bir müzik açıp düşüncelere daldığı anları izlemek psikolojiyi çok iyi ele almıştır.

Sezon başlamadan önce böyle özel bir bölümle olayın alt yapısını biraz oturtmaları çok yerinde bir karar olmuş. Dizi boyunca o kadar farklı insanlar ve hayatlar da bulunuyor ki Rue’nun bu psikolojisi çok iyi işlenemeyebilirdi. Onun bu konuşmalı bölüm hem karakter anlamında bir şeyleri oturturken hem izleyiciye de duyguyu iyi aşılamıştır.

Şu çekim bana alttaki tabloyu anımsattı.
Edward Hopper, Nighthawks

Mandalorian 2. Sezon 7. Bölüm İnceleme

Bu haftaki bölümün ismi “The Believer” idi ve aynı isminde olduğu gibi bize Grogu’yu bulma yolunda bir inanç verdi. Mando’nun Grogu’ya duyduğu sevgi ve onun için ne denli fedakarlık yapabileceğini izlediğimiz bir bölümdü.

Önceki bölümde hapishaneden yanına aldığı adamla Moff Gideon’un gemisinin yerini tespit etmeyi planlıyorlardı. O tutsak zaten ilk sezonda bir bölümde gördüğümü hatırlıyordum ama bu bölümün başında iyice emin oldurttular. Mandalorian’ın en sevdiğim yanı da önce gereksiz gibi göründüğü bölümlerin sonradan içini doldurabilmesi ve Star Wars için bir katman oluşturabilmesidir. Neyse ekip toplanıp en yakındaki bir İmparatorluk bilgisayarından bilgileri elde etmeyi planlıyorlar ve onun için bir gezegendeki üste girme planı yapıyorlar. Ridonium taşıyan kamyonlardaki askerlerin yerini alıp içeri girmeyi hedefliyorlar. Kıyafet değiştirdiği için tutsak adam Mando ile bol bol kafalığını çıkarması ile ilgili muhabbetlere giriyor. O muhabbetlerden çok rahat anlaşılıyor ki bölümün bir yerinde Mando’muzun yüzü yeniden gözükecek. Neyse yolda ilerlerken bir sürü korsanın saldırı girişimine maruz kalıyorlar. Bölümün en büyük aksiyon kısmını oralar kapsıyor. Sonrasından onlardan kurtulurken bir çok Storm Trooper’ın yardımını görmek bizde normalde alışmadığımız bir duyguyu yaşatıyor. İlk defa Storm Trooper’ları gördüğümüze seviniyoruz falan. İçeri giriyorlar herkes tebrik falan ediyor derken cihazı okuyacakları yerde bir teğmen gibi üst bir insanın varlığı bizimkileri rahatsız ediyor. Önce tutsak adam yüzünü okutup bilgileri alıcaktı ama o tanınırım diye yapamadı onun için Mando’muz gitti kaskını çıkarıp işi yaptı. Grogu için neredeyse bir sürü kişiye yüzünü göstermiş oldu. Bilgileri aldı tam gidicek o teğmen gelip ne ayaksın hallerinde rahatsız vericek şekilfe geliyor. Kimsin napıyorsun gibi gergin sorular karşında kalırkan tutsak gelip biraz muhabbeti kurtarıyor. Sonrasında teğmen siz ridoniumu kurtaran tek ekipsiniz gelin bir şeyler içelim yapıyor. Masada gergin muhabbetler sonrası tutsak silahı çekip vuruyor daha da dayanamayıp. Sonra herkes alarm olurken çatıdan plandaki gibi kaçıyorlar. Giderken ridoniumları da vurarak aslında tutsak güzel bir hareket yapıyor. Boba Fett çatıdan gemiyle onları alıp giderken peşlerinden gelen savaş gemilerine de sismik bombayı salarak yine görsel ve işitsel anlamda hoş bir sahneye açılıyorlar. Tutsak adamımızı da sonrasında bu iyiliği ve ridoniumu vurmasından ötürü salıyorlar. İlk sezon belki de en gıcık olduğumuz karakterin bu bölümde hoşumuza gidicek tonla hareket yapması da güzeldi.

Bu bölümde hiç Grogu’yu görmedik ve bundan da rahatsız olmadım çünkü sezonun ilk bölümlerinde resmen kızdıracak sevide gösteriyorlardı. Tatlı olduğundan okay güzel diyorduk ama ya yorulmuştuk biraz.

Önceki bölümle baya perperişan nolacağı konusunds umutsuz iken bu bölümle biraz daha umutlu olduk. Zaten bundan sonra bir bölüm kaldı Grogu’yu kurtarırlar mı emin değilim ama biraz 3. sezona heyecanlı bırakacaklardır. Kurtarılsa bile bir başka yönden korku ve bekleyiş aktarırlar. Benim düşünceme göre kurtarılmayacaktır ama sezon boyu gördüğümü diğer karakterlerle bir birleşim gibi bir bölüm olabilir ve kurtarma operasyonuna geçilebilir. Ama kurtarma başarılı gerçekleşmeyip bu olay kısmı daha gaz vericek bir şekilde bırakılabilir. Neyse 1 hafta bekleyip görücez artık.

Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

The Lobster (2015) İnceleme

Yorgos Lanthimos’tan ne kadar distopik dursa da gerçek hayatımızda var olan olayları yine kendi üslubu ve mizahı ile harmanlayıp karşımıza sunan bir filmidir. Büyük bir toplum eleştirisi olmasının yanında yönetmenin ortaya koyduğu büyük bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Otelden başlayıp yalnız takılanların çetesine katılmasına ve oradan da büyük kaçışa doğru olan ve aslından bizden de çok uzak olamayan bir insanla yolumuza başlıyoruz. Her ne kadar film bu kısımları distopik bir ortamda sunsa bile insanın aslında içindeki psikolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Öncelikle hikayemiz bir otele gelen adamla başlıyor ama bu otel normal bildiğimiz bie otelden çok evlenmek ve kendine eş bulma amacıyla 45 günlük sürenizin olduğu bir yer. Gerçek dünyadaki toplum gibi otel de size eş bulmanız için belli dayatmaları yaptığı ve bu tarz propagandaların bol bol olduğu ve günümüz dünyası ile de dalga geçtiği kısımlardır. 45 günlük süre film için nasıl kısa bir süre ise gerçek hayatta da evlenmemiz benzer bir kısalıkta olması beklenmektedir. Otel kısımları ne kadar iç karartıcı bir mekan olsa da filmde nefes almamızı sağlayan mizah öğeleri güzelce yerleştirilmiştir. Zaten Lanthimos filmlerindeki o soğuk, duygusuz insan halleri ve bunlara dışardan eklenen komedi unsuru yapılar filmde kontrast oluştururken kendince bir denge de kuruyor.

45 günlük kalma süreleri sonucunda ya seçtikleri bir hayvana dönüşüyorlar ya da zamanlarını uzatabilmek adına avlara çıkıyorlar. David yüzmeyi sevdiğinden dolayı bir ıstakoz (lobster) olmayı seçmişti ama artık bu otelde kendisine uygun birisini bulamamanın sonucu sahte ilişki kurmaktan sıkılıyor ve kaçıyor. Dışarda yalnız takınlar gibi bir grup var ve bunların hayat anlayışı da oteldekilerin tam tersi şeklindedir ve asla evlilik ve ilişkiye sıcak bakmamaktadılar. Bunların yapısı da sanki günümüzdeki bir grup insanla da özleşecek şekildedir ve aslında modern gelişmiş insanı da vurgulamaktadır. David oraya katılıp yeni bir arayışa başlamış olsa da oranın da düzeni ona uygun değildir. Ve hatta oradaki bir kadınla bir şeyler hissetmeye başlar. Bu ikili de herkesten gizli aşklarını yaşadıkları minik, hoş bir heyecanları başlar. İnsan ne kadar sistemin kölesi olmaya karşı çıksa bile ihtiyaçları eksenin de bir aşka, bir ilişkiye de muhtaçdır.

Kaçmayı planlasalar bile çetenin liderinin olanları anlayıp kadının miyopluğundan yararlanıp onu kör etmektedir. Kör olmasına rağmen birbirlerini seven bu çift artık bu yapıya da bağımlı kalmamalarına karar verip yola koyuluyorlar. Ve bunun yanına iki insanın birbirini sevmesi koşulunda film boyunca mizahi anlamda saçma nedenlerle ortak bir yön bulmalarından bahsetmekteydi. Kadın ve adamın da dikkat çeken ortak yönü miyop olmalarıydı. Kadının sonradan kör olması ile adamla olan ortak kısmını kaybetmesi üzerine adamın da kendi gözlerini bir kafenin tuvaletinde bozması ile insanın gerçek hayatta yine kendinden fedakarlık yaparak birine bağlanmasını işlemiştir.

Filmin anlattığı dünya ne kadar karanlık bir ortam olsa bile bu alaycı haliyle o yoruculuğunu atmaktadır. Bir de yönetmenin çekim tarzında oyuncuların az prova ile doğaçlama yapmalarına müsade eden haliyle olaya daha yumuşak halde dokunmaktadır. Yönetmenin anlattığı olay yaptığı bu çekim tarzı ve seçimleri ile başka bir boyuta taşınmakta ve güzel bir film ortaya koymaktadır.