Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Kynodontas/Dogtooth (2009) İnceleme

Yorgos Lanthimos’un elinden çıkmış bir başka distopik film ile daha beraberiz. Platon’un mağara alegorisi mantığında bir senaryosu ile bir ailedeki çocukların gelişim ve öğrenimlerinin ebeveynleri tarafından nasıl farklı ele aldığını görmekteyiz. Ben bu filmi izlemediğimi sanıyordum fakat lisede izlemişim ama o zaman hiçbir şey anlamadığımdan aklımda pek yer edinmemiş. Lanthimos’un filmlerinin ne kadar farklı bir anlatı veya evren içerisinde olduğunu konuşmuştuk ve buna alışmak cidden biraz zaman alabilen tarzdadır. Film her ne kadar bir aileyi gösterse bile aslında altında verdiği mesajla bir devletin yönetiminin metaforlaştırılması olarak yorumlanabilir.

Bahçeli bir evin içinde normalde bakıldığında yaş olarak büyük veya yetişkin diyebileceğimiz üç çocuğun bir baba ve anne tarafından her şeyden izole olduğu gibi çoğu bilgiden de uzak yaşam sürdürdüğü bir aile bulunmaktadır. Zaten filmin başında birçok kelimenin radyo tarafından farklı anlamlarla tanımlanmasını duyarak başlıyoruz. Çocukların o evden başka bir dünyaları yok ve dışarısının ne kadar tehlikli olduğundan bahsedilen bir korku içine oturtulmuşlardır. Dışarıda tehlikeli kediler vardır ve onları görünce dizleri üzerinde köpek takliti yapmaları gerektiği eğitilmiştir. Bu evi bir devlet anlamında Kuzey Kore olarak ve evin babasını da Kim Jong Un olarak hayal edebiliriz. Filmde çocukların kendi isimleri bile yoktur ve böyle bir bireysellikten uzak haldediler. Ama başından beri böyle eğitildikleri için hiçbir şeyden haberleri yoktur. Babaları eve balık getirmek istediğinde bile çocukların dışarda deniz gibi bir şeyin varlığını hayal etmesinler diye havuzda oluşmuş varlıklar gibi senaryolamaktadır. Bunun dışında eve köpek getirmek istediğinde de annelerinin onu doğuracağı şeklinde yalan söyler. Bu gibi pek çok yalan ardında aynı Platon’un mağara alegorisindeki insanlar gibi yaşamaktadırlar. Ama en büyük kızın eve gelip erkek kardeşi ile cinsel ilişkiye giren güvenlikçi kadın sayesinde azar azar da olsa bir takım bilgiler edinmeye başlar. Hatta ondan aldığı bazı kasetlere ulaşması sonucu dışarıda da bir dünya olduğunun farkına varmaya başlar. Kasetten öğrendiklerinin birçoğunu anlamasa veya farklı yorumlasa bile dışarıya olan merakı artar. Ama ailesi tarafından hep köpek dişi düştüğü zaman dışarı çıkabileceği öğretilmiştir. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp köpek dişlerini kırar. Artık dışarıya çıkabilecektir. Dışarıya çıktığında ise arabalarının bagajına girer ve film biter. Çok muammada kalmış veya anlamsız bir son gibi gözükse de aslında olay çok basittir. Babasından öğrendiği gibi dışarıya adımını ancak araç içerisinde kalarak güvenliğini sağlayacağının öğretilmesidir. Her ne kadar bazı zincirleri kırsa bile varacağı dünya için çok yabancıdır. Yönetmenin de bu yabancılığın pat diye bitmeyeceğini bu ufak bitirişle çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

İçerisinde ağır miktarda metaforun bulunduğu ve bu yüzden de izlemesinin veya algılanmasının yavaş olduğu bir filmdir. Ama yarattığı bu distopik ev içerisinde devlet yapısından aile yapısına kadar çeşitli olayları anlatma şekli aşırı güzeldir. Filmde izlemeyi zorlaştırıcak bir diğer şey ise duygunun az olmasıdır ama bu aslında filmin aktarmak istediği durum için en ideal seçimdir. Çünkü hiç bir devlet veya yönetimde sevgi gibi veya benzeri bir duygu bulunmaz. Her şey düz sade ve gösterildiği veya anlatıldığı kadar basitliktedir. Hatta filmin renk tonu da bu sadeliğe uygun yapılmıştır. Aşırı beğendiğim bir filmdi.

Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.