Cruella (2021) İnceleme

Disney’in 101 Dalmaçyalı filminden tanıdığımız Cruella karakterinin origin hikayesi olan bu filmi pek de izlemek istemiyordum ama yapacak hiçbir şeyim olmadığından açıp izledim. Ve hoşuma bayağı giden bir film oldu. Beklediğim ve düşündüğümden çok daha iyi bir film ortaya koymuşlar.

Öncelik bu filmi Disney’in yaptığını göz önüne alırsak çok daha karanlık bir film yaptıklarını düşünüyorum. İzlerken bu film çocuklara kötü etki etmez mi diye sorguladım. Kan ve şiddet yok ama karakterin davranış ve halleri pek de örnek alınmaması gereken şeyler. Yapılan şaka ve senaryoyu düşününce çocuklara yönelik bir iş olduğu da bariz ama bilemedim pek. Çocuklarınıza güveniyorsanız ve sonrasında bazı kısımları yeniden eğitebilirim diyorsanız izletin.

Senaryo ve hikayeyi düşününce klişe yerleri de var ama hoş detayları da vardı. Hoş ve elle tutulur yanları benim için üstün geldiğinden o klişe ve gereksiz şeyleri göz ardı edebiliyorum. Bayağı sonunu ve planlarını merakla izlediğim bir filmdi. Normalde hiç umrumda olmayan ve zihnimde bile pek yer edinmeyen Cruella’nın doğuş hikayesini çok iyi anlatmışlar. Emma Stone da bu tarz karakterleri çok iyi canlandırıyor. Bayağı beğendiğim bir film oldu.

Filmin bir başka güzel kısmı da giysiler ve dekorasyon tasarımlarının güzelliği. Bu konuda gerçekten muhteşem bir iş çıkarmışlar. Filmin doğasını ve kalitesini baya yükseltiyor.

Hiçbir beklentim olmadan izlediğimden çok beğendiğim bir film oldu. Şaşırtan ve eğlendiren kısımları boldu. Keyifliydi.

Double Suicide (1967) İnceleme

Bu filmi yeni izledim. Baya sıkıcı ve yetersiz buldum. Normalde Japon sinemasından her şeyi bir nebze olsun severek izlerim. Ama bu fenaydı.

Öncelikle diyaloglar çok kötü olduğundan haliyle oyunculuklar da kötüydü. Her şeyi sözel olarak anlatmaya çalışıyorlar. Görsel olarak aktarabileceğin her şeyde sözele kaçmak ucuz yönetmenlik olarak görülüyor. Filmin ilk başları çok ilginç bir şekilde başladığından ve Kabuki tarzı bir film canlandırmaya çalıştığından diyalogları bilerek öyle sanatsal bir anlama bürmeye çalıştıklarını sandım. Ama sonrasında harbi harbi kötü yazılmış oldukları acıyla anladım. Diyaloglar kötü olunca filme pek de odaklanamadım. Bir fahişeyi durumundan kurtarmak isteyen ve ona aşık olan bir tüccar(?) adam var. Bu olurken etrafından ve toplumundan ona karşı bir yargı ve baskı oluşuyor. Ve bir yandan da para toplamaya çalışıyor. Ama sonrasında gerçek karısı ile ilgili problemler olurken bir anda karısı para falan veriyor. Anlamıyorum yani hiç motivasyonu. Sonra o karısını babası alıp götürüyor. Sonra bu adam fahişe ile kaçıyor falan ama sonrasında intihar ediyorlar beraber.

Asla önerdiğim bir film değil. Bir 20 dksı iyi gitti diye hatrına bitirdim diyebilirim. Bir de sonunda çok daha ilginç olaylar olur gibi bekledim ama olmadı. Kabuki tarzı bir şeyler olunca hoş detayları olan ve sonunda da güzel bir bağlamı oluşur sandım. Bir hayalkırıklığıydı kısacası.

Fear and Loathing in Las Vegas (1998) İnceleme

Terry Gilliams ve filmlerinin sinematografi çok hoş ve eğlenceli oluyor. Özellikle düşsel ortamların yaratımı ve o ortamdaki saçmalıkları çok iyi verebiliyor. Ve bugün yazacağım film ile de bu rüyaları daha çok uyuşturucu sebebiyle ortaya koyuyor. Film bu yönleri çok güçlü ve uyuşturucu kullanırsanız böyle saçmalarsınız diyor ama bunun dışında esinlendiği kitap ve yılları yansıtması açısından çok yetersiz kalıyor.

Johnny Depp’in yine Karayip Korsanları filmindeki gibi hareketli ve garip tavırlı oyunculuğu bu filmdeki rolü ile de birebir uyuşuyor. Johnny Depp ve Benicio del Toro’nun bir dergi için yazı çıkarmak için Las Vegas’taki bir yarışa gitmelerini ve bu yol boyunca bol bol uyuşturucu tükettikleri bir film. Dediğim gibi Johnny Depp’in ilginç oyunculuğunun üzerine Terry Gilliams’ın rüya gibi sahneleri ile film bu uyuşturucu etkisini güzel yansıtıyor. Kullandığınızda başınıza ne kadar kötü şey gelebilirse onları çok iyi ortaya koyuyor. Ama filme dönüştürdüğü kitabın anlamını ve anlatmak istediğini çok iyi veremediğini duydum. Kitap daha çok o dönemin alt kültür insanlarının hayatlarına dokunan ve o zamanlardan oluşmaya başlamış belli insan korku ve nefretlerinin üzerine bolca dokunan bir anlatımı varmış. Fakat filmde bu korku ve nefret durumlarının ara ara ekrana yansıtsa bile hepsi o dönemin bir olgusu gibi değil de uyuşturucudan iyice kafayı yediklerinden saçmalıyorlarmış gibi geliyor. Bu kısımlara da dokunabilen bir yapım olsaydı cidden çok daha harika bir iş çıkabilirmiş.

Eğer uyuşturucu kafasını güzel bir sinamatografiyle izlerken bir yandan Johnny Depp sağda solda gariplik taslasın bana yeter diyorsanız bu konuda çok güzel bir film izleyeceksiniz. Ama iyi bir hikaye ve anlatım peşindeyseniz bu konuda hiç bir şey yapamayan bir filmdir.

The Bad Batch Bölüm 3 & 4 İnceleme

Her bölüm 20 dakika olduğundan böyle biriktirerek izlemek daha doyurucu olabiliyor. Diğer türlü tam tadı yarıda kalmış gibi geliyor. Gerçi böyle bile hala Star Wars’a doymamış gibiyim. Hatırlarsanız ilk bölüm için çok çocuksu olmuş demiştim. Ama sonrasında ikinci bölüm ile bundan birazcık uzaklaşmışladı. Şuan 3 ve 4 ile tam Clone Wars tadında olduklarını açık bir şekilde söyleyebilirim. Hatta 3. bölümü dizinin tamamı ile karşılaştırınca daha karanlık bir bölüm olarak duruyor. Bunları göz önüne alınca diziye karşı kaybolmuş umudum hafiften yeşerir gibi oldu. Güzel keyifli bölümlerdi.

Şuan galakside düzgün bir hayat kurmaya çalışıyorlar ve bir yandan da hiç bilmedikleri babalık deneyimini kavramaya çalışıyorlar. Özellikle Wrecker ve Hunter bu yönü ile öne çıkıyor. Diğer ikili daha çok teknik işlerde yoğunlar. Bir yandan Omega’nın da becerilerini diğerlerine sunması ve kendini kanıtlaması da hoş. Bu baba kız temasıyla Mandalorian’a çok mu benzer acaba gibi düşüncelerimiz vardı ama bu konuda da bizi mutlu edecek şekilde yanıltıyorlar. Grogu daha çok özelliklerini saklamayı öğrenmiş hafif çekingen tatlı bir bebek iken Omega yaşının ve durumunun farkı sebebiyle daha çok kendisini ön plana atıyor. Bu farklı yanı seyretmesi güzel. Onun dışında bölüm 4’te Fennec Shand’ı görmemiz ile Mandalorian’da sevdiğimiz bounty hunterımızın ekibe zorluk çıkartması da hafiften bize ikilem sunuyor. Sadece kötü veya iyi diye tanımlamadan farklı motivasyonları olan karakterler görmek benim baya sevdiğim bir durum. Olaya ve dünyaya daha çok gerçekçilik katıyor. Her ne kadar yeni ve farklı dizi olsa bile Dave Filoni bize Clone Wars’u yeniden bahşediyor diyebiliriz. Devamı olduğunu ve yine saygısını koruduğunu her geçen bölüm daha iyi anlayabiliyorum. Böyle devam ederlerse daha da mutlu oluruz.

Love, Death & Robots 2. Sezon İnceleme

Netflix’in Animatrix tarzında çıkardığı dizisinin ikinci sezonu geldi. Her bölümü için gaz halde değildim ama zaten 3-5 bölümünü sevsem yetiyor bana dediğim bir animasyondu. Bilindiği üzere her bölümü başka bir konuda ama hafif benzer bilim kurgu tarzında farklı animasyonlar bütünü bir dizi. Ve bu sezonda da hoşuma giden bölümler olduğu gibi klasik bölümleri de vardı.

Mesela ilk bölümü aşırı ucuz Black Mirror tarzı bir bölümdü. Konusu haricinde animasyon kısmı ama çok güzel göz doyuruyordu. Aynı şekilde savaşta ay gibi bir gezegene düşüp bir kurtarma odasında robotla kısılı kalan adamın bölümü de aynı şekilde Black Mirror gibi aşırı gereksiz robotlardan korkmalı mıyız sorusunu soran bir bölümdü. Ben bu tarz robot korkusu temalarını sevmiyorum ve aşırı muhafazakar bir duruş gibi geliyor.

Onun dışında korku temasının yoğun olduğu ama robotlar değilde canavarlar ekseninde olan bölümler vardı. Trenden inip uzun çayırda mavi glowing creature’larla aksiyona giren adam da gerilim olarak doyurucu ama anlattığı bir şey olmadığından yavandı. Fakat Noel babayı görmek için inen çocukların olduğu bölüm baya hoştu bence. Peki iyi çocuk olmasaydık o bize napardı diye sordukları hafif psikoloji ve geleneklerin farklı yorumlanması ile sevdiğim bir bölümdü. Yarattığın çocukların yüzlerine yaklaşması ile David Fincher havasını da iyi aldığımız sahneyi yaşattılar.

En sevdiğim bölümlere gelicek olursak üçüncü bölümdeki tema ve olaylar bütünü aşırı hoştu. Cyberpunk temanın hakkını sonuna kadar veren ve hafif o durumla yüzleştiren bir bölümdü. Snow in the Desert bölümü de yine yarattığı hoş dünyasını ustaca ele alıp minik bir aşk hikayesi sundu. Fena değildi. İkinci bölüm yani balinalı bölüm de arka plandan dünyasını tanıtan ve mesajını güzelce barındırıyordu. Üçüncü bölüm haricinde bu iki bölümün bulunduğu dünyaları çok sevdim diyebilirim. Üçüncü Bölümle her şeyi beğendim. Devin sahile vurduğu bölüm de sakin ve hoş bölümdü.

Animasyon bakımının hepsi ayrı bir işçilik ve seviyede yapımlardı. Her biri görsel anlamda aşırı doyurucuydu. Çoğu filler bölüm gibi olsa bile keyifli izlenim sundular. Animatrix tarzının hala yaşıyor olması ve iyi bakılıyor olmasını bilmek de güzel.

Woman in the Dunes (1964) İnceleme

Hiç hayatınızda bir yere kısılı kaldığınızı tek yaptığınızın tamamen bir takım birilerinin isteği ve keyfine bağlı olduğunu hissettiniz mi? Türkiye’de yaşıyorsanız bunların hepsini hala hissediyorsunuzdur ama konumuz şuan bu değil. Bu film de ister istemez bu havaları ve düşünceyi barındıran bir haldedir.

Böcekleri araştıran ve onlar hakkında bilgi toplayan bir adam çöle yaptığı gezisinde geri dönmek için binmesi gereken otobüsü hafif isteyerek kaçırır. Çölde olmak onu aşırı mutlu ve huzurlu etmiştir. Zamanın nasıl geçtiğini farketmemiştir bile. Ama geceyi geçirecek bir yere ihtiyacı olduğundan o bölgedeki köylülerden yardım ister. Köylüler de onu büyük bir çukur gibi yerde bulunan bir evdeki kadının yanına yerleştirirler. Kadınla adam sohbet eder ve ihtiyaçlarını görür. Bu sohbetlerinde bir iki kere sabah ayrılacağını bildirmesine rağmen kadın ne demek istediğini anlamaz. Öyle bir şeyin olmayacağını gülümser şekilde söyler. Adam ise kadının bu hallerine anlam veremez ama gideceğinden emindir. Sabah olup eşyalarını toplayıp yukarı çıkması için lazım olan merdivene baktığında orada olmadığını görür. Merdiven yukarıdan çekilmiştir. Kadın da tüm gece köylülere lazım olan kumu kazdığından yorgun bir şekilde uyumaktadır. Adam her ne kadar yukarıya elleriyle de çıkmaya çalışsa beceremez. Kayan kumlar onu gene aşağıya indirir. Kadını uyandırıp olanı anlatsa bile kadın yine böyle bir şey olmayacağını söyler. Adam orada kadınla sıkışıp kalır. Bu durum filmin başlarında kadının tavrı nedeniyle onun bir oyunu gibi gözükse de köylülerin onları esir alması olduğunu bir süre sonra anlıyoruz. Kadın bile orada kaç yıldır kaldığından artık kaçmanın veya oradan çıkmanın bir yolu olmadığını anlamıştır. Filmde adam her ne kadar orada yaşamaya başladıysa bile ilk eline geçen bir fırsatta yürüyerek yol almaya çalışır ama çöldeki kumların durumunu bilmediğinden çöken bir kumula saplanır. Köylüler onu bulup yeniden kadının evine koyarlar. Her ikisi de artık karı koca gibi yaşamlarını sürdürür. Kadının oradaki tek hayali bir radyoya sahip olmaktır. Tüm köylüler için yaptığı çalışmaları bir radyo satın alınmasını sağlamak için yapmaktadır. Adamın ama tek hayali artık oradan kurtulmak olmuştur. Hayattaki tek amacı zaman geçtikçe bu olmaya başlamış artık başka bir şey uğruna yaşamaz olmuştur. Filmin sonuna gelindiğinde bu seviye o kadar adamı sarmalamıştır ki kaçma şansı olsa bile kaçmamıştır. Yakın zaman önce bulduğu kumlardan su çıkarma tekniğini köylülere tanıtma isteği öncelikli oluşmuştur. Asıl amacı yerine yan bir amaç ekleyerek asıl amacın tamamlanıp bitmesinin önüne geçmek ister hale gelmiştir. Çünkü bundan önceki hayatı da sanıldığı kadar mutlu ve huzurlu bir şey olmadığını düşünmeye başlar. Orada bir düzen kurmuş ve bozmaya hiç niyeti yoktur. Dışarı çıktığında yapmak istediği veya ulaşmak istediği bir şey kalmamıştır. Görüşleri ve hayal gücü orada buluna buluna körelmiştir. Dediğim gibi tek amacı oradan kaçmak. Bu gerçekleştiğinde bir amacı kalmayacak.

Sıkışıp kalmayı ve bu sıkışıklıkta hayatlarımızı idame ettiğimiz bir hayatımızın olduğunu güzelce yansıtan bir filmdir. İnsanlığı ve onun amaçlarını sorgulatıyor ve biraz varoluşsal mesajları bulunuyor . Kavanozdaki kurbağa deneyi gibi bir film.

Au Hasard Balthazar (1966) İnceleme

Yakın bir zaman önce Pickpocet filmini yazdığım Robert Bresson’dan yine yakın kalitede bir film olan Au Hasard Balthazar isimli dram filmi ile beraberiz. Yönetmenin tarzı ve imzasını yine bolca hissedebiliyoruz. Durgun sakin yüzlerine bürünmüş insanlar, etkileyici yakın el çekimleri başta olmak üzere görüntüleri derken yönetmen yine bize aynı tadı sunuyor. Hikaye anlamında Dostoyevski’nin Budala romanındaki bir parçadan etkilenildiğini düşünülüyor. O da bir eşşeğin etrafındaki insanlar ve ona ve başkalarına olan tavırları ile olan kısmıdır.

Filmin hikayesinin uzun uzun konuşmaya değer bir kısmı yok. Gerçekten bir eşşeğin hayatını ele alıyor ve buna herkesin ne kadar yükseleceğini veya ilgi duyacağını bilmiyorum. Hikaye anlamında beni de çok açan veya etkileyici kısımları oldu diyemem ama eşşeğin oyunculuğu cidden mükemmeldi. Şaka falan yapmıyorum. En başta dediğim gibi Robert Bresson’un filmlerinde durgun ciddi suratlı oyunculuklar var demiştik. Bunun sebebi de aynı sahneyi istediği formata gelene kadar çekmesinden dolayı oluyor ve yönetmen de böyle olmasını istiyor. Ee haliyle insanlardan duygu alamayınca en çok duygu ve oyunculuğun var olduğu bir tek eşşek kalıyor. Eşşek cidden her hareketi ve duruşu ile beni etkiledi. En son ölümüne yakın kaçıp yaylalara gittiğinde tepeden aşağıya doğru bir bakışı var. Cidden görülmeye değer güzel bir performanstı. Onun dışında eşşeğin var olduğu her sahne hoş ve güzeldi. Normalde eşşek de Robert Bresson’un aradığı durgunlukta duygusuz bir hayvan olmasına rağmen filmin parlayan yıldızı olmuş. Her nasıl olduysa şaşırdım ve beğendim.

Filmin hikayesi hakkında şunu net bir şekilde diyebiliriz ki yönetmen sizin bir eşşek olduğunuzu ima ediyor. Çünkü bizim de etrafımızda şiddettir, aşktır, kavgadır, gürültüdür olup bitiyor ama hiçbirimiz bu konuda doğru düzgün bir şey yapmıyoruz. Hepimiz birer eşşek gibi sadece izliyoruz ve hatta çoğumuz gerçekten anlamıyor. Belki de bizim de bu olanlar olurken çektiğimiz acılar oluyor. Yine yönetmen burada da eşşeğin işkencelerini sunuyor. Hikayenin ayrı ayrı belki pek bir şey anlatmıyor ama geneline bakıldığında bunu çıkarmamız mümkündür.

Kısacası Robert Bresson tarzında hoş bir sanat filmi. Anlattığı konu veya durum ilginizi çekerse izlenebilir. Siyah beyaz olarak çok net görüntülere sahip bir film.

The Bad Batch 2.Bölüm İnceleme

İlk bölüm sonrası dizinin fazla çocuksu olduğunu hissetmiştim ve bunu karşılaştırmak adına Clone Wars’un son sezonunu yeniden izledim. Sonuç olarak gördüm ki Disney bu diziyi çıkarırken bu noktayı artıralımı harbiden demiş. Bu biraz yaşını almış Star Wars hayranları için dezavantaj olsa bile çok umursamamız gereken bir durum da aynı zamanda. Bunları dememe rağmen ikinci bölüm ile o aşırı çocuksuluğun hiçbirini görmedim. Gerçi bu bölüm 26 dakikaydı böyle tam bir doygunluk bile yaşamadığı gibi bu detayı sa bariz göstericek tarafı yoktu. Fakat bu bölümden ilk çıkan bölüme kıyasla daha çok zevk aldım hemen diğer bölüm gelse de tüketsem diye bekledim. Hele bundan önce Clone Wars’un bir sezonunu çerez gibi tükettikten sonra fena canım çekti.

Hikaye olarak bir şeylerden bahsetmek gerekirse bu bölüm Rex’i bulmaya yönelik bir çabaları olacağı belliydi. Çünkü tek Rex kaldı trooper olarak beyninde çipi olmayan ve onlara yardım edebilecek. Fakat onun bu halinden haberleri yokken nasıl olucak ki diye düşünüyordum ki gittikleri kaçakçı aracılığıyla ondan bilgi aldıkları gibi çip hakkında da biraz aydınlandılar. Böyle bakıldığında pek bir şey olmadı. Kaçakçının kaçmasına yönelik çaba ve bir takım bilgilerin toplandığı bölümdü. Omega’yı o aileye bırakıp başka bir hikaye yaparlar mı acaba diye düşünüyordum ama olmadı. Keşke olsa mıydı bilmiyorum şuanlık ama Mandalorian vari bir babalık tarzını yeniden görmek ister miyiz hiç emin değilim. Çünkü gene sert asker adamın çocuk bakıcılığı ile daha yumuşak daha baba bir karakter olmasını izleyeceğiz. Tek farkları 5 tane baba ve çocuğun ergenliğe yakın bir kız olması. Bu temanın benzerliği altında ne kadar farklı bir hikaye sunucaklar merak ediyorum. Çünkü tek izlenebilir ve merak uyandırıcı kısım o kalıyor.

Star Wars: The Bad Batch (2021) İlk Bölüm İnceleme

Öncelikle may the 4th be with you herkese ve yeni Star Wars dizisi The Bad Batch ile bugüne yakışır bir gün geçirmiş olduk. Mandalorian’dan itibaren Disney’in yapacağı Star Wars işlerine olan umudumuz bir tık artmıştı ama bundaki en büyük emek Dave Filoni ve Jon Favreau’daydı. The Bad Batch de bu ikilinin zamanında yaptığı çalışmaların devamı olduğundan umudumuz daha fazlaydı ve bugün bu dizinin ilk bölümünü izledik.

Öncelikle söylemeliyim ki beklentimi karşılamadı ama kötü bir şey de izlemedim. Clone Wars’un devamı niteliğinde olduğundan özellikle küçükken aldığım tatları yine aldım. Ve zaten bu dizi de baya küçükleri hedef alarak ortaya çıktığı her sahnesinde aşırı barizdi. Bunları dert etmiyorum tabii ki ama insan yaşlandığını hatırlayınca bir garip hissediyor. Ama çıkan iş tam hedef kitlesindeki seyircilere çok kolay hitap edecek şekilde ve güzel yazılmış. İlk bölümüne bakarak söylersek bu diziyi izleyerek büyümüş bir nesil ilerde kaliteli zaman geçirdiklerini düşünüp mutlu olucaktır bundan eminim. Çünkü benim eskiden Clone Wars’tan aldığım tadın aynısı var ve o ruh çok güzel saklanıp yeniden sunulmuş. Zaten Mandalorian’a aşık olmamızın en büyük nedeni Star Wars ruhunu korumasıydı ve bu dizi de aynı insanların elinde aynı amaca hizmet ediyor.

Çok uzatmadan hikayeye gelecek olursak çok merakla bekleyeceğim bir şeyler olmadı ama keyifli bir saat geçirdim. Order 66 ile başlayıp klonlarımızı tanıtıp duruma ve olaya girişini yaptı. Klonlarımızın savaş alanlarında yaptıkları ile dizi içerisinde ilk tanışmamızı gerçekleştirdik. Şimdiden izleyenle arasında sıkı bir bağ oluşturdu. Her saniye gerilimini sıkı sıkı tutarak ilerledi. Ama neden gerilim olduğunun oluşması şuanlık çok muhim bir önemi varmış gibi gelmedi. Yine de kötü değil ama motivasyon düşürücü diyebilirim.

Kesin olarak izlenmesi gereken bir dizi olup olmadığına emin değilim ama birkaç bölüm sonra tamamen kararlaşır görüşüm. Şuan geldikçe ve vaktim oldukça izlerim gibi duruyor. Keyifli vakit geçirdiğimden beğendim.

Come and See (1985) İnceleme

Savaşın halk üzerinde etkilerine hatta genç bir erkeğin savaşmak için can atmasıyla başlayıp psikolojisini tümden değiştirecek şekilde ilerleyen bir film. Sovyet Rusya’nın Belarusya civarında olmuş olaylara vurgu yapmak için çektiği bir film.

Karakterimiz daha çocuk denebilecek yaşlardan yeni ergenliğe geçmiş yaşlarda diyebileceğimiz bir yaştadır. Film bir arkadaşı ile savaşa gitmek için kumların arasında silah aramasıyla başlamaktadır. Savaşın daha tam ne olduğunu bilmemektedir ve katılmak için can atmaktadır. Annesi falan buna çok karşı olsa bile gider. Yeni geldiği giysilerinden halinden her şeyinden bellidir. Askerler bu kısımlarda aşırı mutlu ve eğlenceli zamanlar geçirir haldedir. Bu dinlendikleri kamptan yakından ayrılacaktırlar. Ama giderken yeni gelen karakterimizi komutan götürmek istemez ve orada bırakır. Orada kalan sadece bizim karakterimiz değildir ve daha önceden de gördüğü bir kızdır. İkisi sohbet ederken o bölge fena halde bombalanırlar. Savaşın ilk şokunu orada geçirirler. Kızla bir yolunu bulup kaçtıklarında geri köyüne döndüğünde kimse yoktur. Hala savaşın ciddiyetini alamamış karakterimiz bir yere gittiklerini zanneder. Ama kız köşe öldürülmüş cesetleri görür ama çocuk bombalar sonucu fena sağırdır. Çocuk bunları görmese bile saklandıklarını düşündüğü bir yere kızı götürmeyr çalışır. Oralara geldiğin ise cidden öldürüldüklerini ve artık var olmadıklarını anlar. İkinci büyük savaş şoku kırılımını da bu kısımda gerçekleşir. Orada ailesi olmasa bile yine kaçmış birilerini bulurlar. Elinde bulduğu silahı alıp yemek bulmak için büyükler bir yerlere gitmek ister ama çocuk silahı vermez ve o da gider onlarla. Çamurdan yaptıkları ve üzerine sırayla tükürdükleri Hitler heykelini de yol üstünde askerlerin geçebileceği bir yere dikerler. Bu sırada tabii yine saldırı ve pek çok şey yaşanır ve tek kalır. Bu tek yolculuğunda yine baya farklı şeyler yaşar ve psikolojisinin zorlayan anlar yaşar. Hatta film ile ilgi en heyecanlı ve izlemesi nefes kesici kısımlar buralardır. Ama en önemlisi filmin sonuna geldiğimizde belki bir haftalık olay örgüsüne rağmen karakterin ne kadar değiştiği gözler önündedir. Ama bu değişimi en iyi yine bu dost asker grubu ile yeniden karşılaşıp orada daha önceki kendisi gibi bir yeni geleni görmemizle olur. Hatta ikisinin çamurda yerde yatan bir Hitler tablosuna baktığı anda yan yana gelirler. Yeni gelen tabloya sadece bakmaktadır ve bir şey yapmamaktadır. Ama bizim karakterimiz artık nefret ve düşmanlıkla dolu haliyle tablonun üzerine tonla kurşun akıtır. Bu kurşunlar akarken her birinden sonra kafasında zamanın geri aktığı Hitler’in yaşamından görüntüler çıkar. Her birinde yine ateş eder ve her birinde zaman geriye akar. En son ateş etmeyi ise Hitler’in bebekliğine geldiği an durdurur. Bebek haline vurmaması Naziler gibi olmadığını en azından çocuklara saygılıyız anlamı taşıyan bir anlamı vardır. Sonrasında tablodan ayrılır ve askerlerin arasına yeniden katılır ve film orada bitse bile savaşın daha bitmediğini uzunca yürüyüşle gösterir.

Aralarda sıkılsam ve bunalsam bile genel anlamda çok güzel bir filmdi. Karakterin psikolojik değişimini çok yumuşak ve çok iyi şekilde sunmuştur. Savaşın küçük halk açısından etkilerine odaklanmış ve cidden çok iyi ele almış. Uzun shotları ile de bir ilerleyiş ve gerilimi ara ara göstermiş. Zihinsel etkilere odaklı olmasına rağmen filmin bütçesi baya yüksekmiş sanırım çünkü baya bomba ve köy yangını gibi anlar var. Hani şimdiki zamanlarda olsa effectle ucuz işçilik yapıp atılıyor ama eskiden bu kısımları özel ve itina ile bombalayıp yakarak çektiklerini düşününce baya emek ve para var gibi geliyor. Hatta bundan eski ve o zamanlarda çekilmiş pek çok filmde bile savaş kısımları çok ufak kamera ve set trickleri ile ele alındığını düşününce bunu biraz daha çok taktir ettim diyebilirim.

Kısacası film savaş ve etkileri üzerine film severlere cidden kesinlikle gidecek bir filmdir. Onun dışında izlemek isteyenler için pek bir şey diyemiyorum ama sıkıldığınız kadar bir şeyler de gözlemleyebileceğinize inanıyorum. Cidden beğendiğim bir filmdi.