Godzilla vs Kong (2021) Spoilerlı İnceleme

Bu yıl en çok merakla beklediğim ama aynı zamanda hikaye olarak çok kötü ama aksiyon anlamında dolu bir şey izleyeceğimizi düşündüğüm bir filmdi. Ama yanılmışım hikaye anlamında da beklentilerimin üzerinde bir iş çıkardılar. Tüm godzilla filmlerini izlemedim ama belli ölçüde izlediklerime göre iki canavar birbirine yumruk atar biz de rahatlarız ama sonu berbat bir yere bağlanır geçer gideriz sanmıştım. Sanırım beklentim düşük olunca baya beni şaşırttı ve bu yüzden çok mutluyum.

Öncelikle görüntü anlamında şahaneydi. Bu konuda da effectler göze batar gibi bir önyargımın üzerine taş gibi görsellikle yine beni şaşırttı. Öyle dikkatli incelememe rağmen pek bir açık bulamadım. Tabii bir iki yıla eskiyebilir şekilde ama şuan aşırı keyif alınacak kıvamda.

Hikaye olarak Godzilla: King of the Monster filminin devamı şeklinde diyebiliriz. Önceki filmde Godzilla tarafından kurtarılan Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh Valentine (Julian Dennison) hafif deli dolu olan ve komplo teoristliği yapan Bernie Hayes (Brian Tyree Henry) ile bağlantı kurarak Godzilla’nın insanlığa neden yeniden saldırdığını araştırmaya koyuluyorlar. Teorisyen podcaster ile hem Apex Cybernetics’teki tuhaf olayları araştırıyor hem de Godzilla ile ilgili bilgiler peşindeler. Bu kısmı eklemeleri ile Madison’un babasının bulunduğu anlamsız bir ton sahne de bizimle beraber geliyor. Bunu eksi olarak görebilir miyiz bilmiyorum ama aşırı gereksiz olduğu aşikar.

Apex Cybernetics şirketinin aklındaki ise mecha godzilla’ya güç vericek olan maddenin Hollow Earth üzerinden bulunup kullanılması arzulamaktadır. Bunun için Kong’un yardımına ihtiyaçları vardır. Onu oraya taşımaya çalışmaktadılar. Godzilla da bu yüzden ortaya çıkmış ve sinirli haldedir.

Filmin diyalogları çok kötü yazılmış olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Hatta oyunculukların da çok klişe ve bilindik olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Çünkü bunların olucağını tamamen bekliyordum ve bu yüzden üzülmedim. Beni mutlu eden kısmın #TeamGodzilla ve #TeamKong taraflarını birbirlerine düşürmeden makul bir sona ulaşmalarıydı. Filmin başlarında da belli olduğu gibi bir Kong tarafı ağır basmaktaydı. Kong tamamen iyi çocuk Godzilla kötü o yüzden iyi çocuk onu yenmeli gibi bir havası fragmanlarda da filmin başında da baya ağır gösteriliyordu. Sonrasında bir olup asıl düşman Apex’in yarattığı Mechagodzilla’ya karşı savaşmaları çok makul ve her iki tarafında gönlünü alan kısımdı bence de. Ama görmeyi tek istediğim bir sahne eksikti. O da Kong ve Godzilla’nın el sıkışma sahnesi. Bunun olmasını nedense aşırı derece bekledim.

Her şeyi bırakın kavga ve aksiyonun güzelliğinde kaybolun. Hong Kong’un neon ışıklarının altında büyük tahribatlarla yıkımlarını izlemek son derece mükemmeldi. Hatta bunun dışında Kong’un gemilerle götürülürken bir yandan denizden Godzilla’nın saldıra saldıra gelmesi o anki durumun ciddiyetini çok güzel tasarlıyor. Kong’un sınırlarını daraltıyor ve Godzilla’nın belasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Yine Godzilla’yı da zorluycak anlar yaşansa da Kong’un hali bir başka oluyor. Sonrasında şehirde yaptıkları kavga daha eşit koşullarda gerçekleşiyor. Kong bir baltaya sahip olurken onun da özellikleri ile Godzilla’nın seviyesine yetişiyor. Ama bu kısımdan sonra en önemli an Mechagodzilla’nın ortaya çıkmasıdır.

Filmi eski filmlere göre karşılarsak hepsinden çok ileri bir iş ortaya çıkardığı barizdir. En iyi canavarların birbirini tokatladığı film desem yanılmış olmam. Bu filmden önce 1962 yılındaki Kong vs Godzilla filmine de yeniden göz atmıştım. Yani çok eski olduğundan pek bir şey demiycem ama hele ilk Godzilla filmine göre baya düşük bir filmdi. Bu filmin yanına ise o film asla yaklaşamaz. Bu film hem o eski filmlere saygılı hem de üzerine bir iş koyması ile hep aklımda kalacağa benziyor.

Arrival (2016) İnceleme

Bir bilim kurgunun tonu olmalı diye sorulursa kesinlikle böyle olmalı diyeceğim tarzda bir film, Arrival. Heyecanla beklediğim Dune filminin öncesinde Denis Villeneuve yönetmenin bu filmi ile hem tarzını yeniden hatırlamak istedim hem de bu hoş film hakkında bir iki kelam etmek istedim. Farklı tarzlarda filmleri olsa bile bilim kurgu tarzında çok daha başarılı yapımlara imza attığını söyleyebilirim. Gişede pek tutmayan Blade Runner 2049 ile de tarza nasıl saygıyla bağ kurduğundan bahsetmiştik. Şimdi de Arrival hakkında biraz analiz yapalım.

Louise Banks (Amy Adams) and Ian Donnelly (Jeremy Renner) in ARRIVAL

Genelde bilim kurgu ve uzay temaları olunca sinemada hep vurdu kırdılı, silahlı, aksiyonu bol işler görüyoruz ama bence bu türler için sağlam olan kısım daha sade ve yumuşak konulara yönelik olanlardır. Mesela 2001: Space Odyssey özellikle bir müzik gibi akıp giden filmdir ve Arrival da bir müzik olmasa bile benzer yumuşaklığı olan bir filmdir. Sakin sakin kadının hayatından dramasından bir kesitle başlar ve uzaylıların 12 kovanının dünyaya gelmesi ile yine istifini bozmadan ilerler. Başka filmlerde olsa bu uzaylı geliş hikayesi daha şiddetli veya daha olağan dışı bir şey olduğunu bastırmaya çalışan yapıda olurdu. Ama bu filmde daha olması gerektiği gibi daha dikkatli ilerleyerek o sınırı korur. Uzaylıların zaten bir saldırganlığı yoktur ama amaçlarının ne olduğu büyük meraktır ve insanlar ve devletler anlamında gerilime de sürükleyen haldedir. Bu amaçlarını anlayabilmek adına bir dil bilimcinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ve bu konumda da başrol kadınımız Dr. Louise gelmektedir. Kadının planlı ve uygun dilleri öğrenme programı devletin pek de beklediği hızda olan bir şey olmamasına rağmen yavaş yavaş onlar da alışır. Ama diğer devletlerin sabrı o kadar kolay sabit kalacak gibi değildir. Film yine dil öğrenme kısmını uzaylılar iletişim kısmını çok sakin ve yumuşak işler. O yuvarlak şekillerdeki çıkıntılarda belli anlamlar ortaya çıkmaya başlar. Ve bu ortaya çıkma çok farklı yönlerde insanların hayatlarını etkileyecektir. Yönetmenin kurduğu iletişim ve zaman yapısı bir o kadar bilim kurgu olsa bile yumuşak anlatımı ile gerçekçi ve inandırıcıdır.

Filme yumuşak ilerliyor dedim ama bir o kadar da merak ve gerilim kısmını doyuran yapısı vardır. Bu konuları asla boşlamaz zaten ama ele alış şekli belki de her filmde olmasını istediğimiz şekildedir. Bilim kurgu kısmının da inandırıcı ve oturaklı bir yapısı olduğunu zaten söyledik. Tüm bunların birleşimi ile anlatımı çok kuvvetli bir yapım ortaya çıkmaktadır. Bir de bu anlatımın üzerine mükemmel bir görüntü yönetmenliği ile kendisini iyice zirveye çıkarmaktadır.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

The Double Life of Veronique (1991) İnceleme

Iréne Jacob’un güzel oyunculuğu ve Krzysztof Kieslowski’nin büyüleyici yönetmenliği ile enigmatik bir yolculuğa çıkıyoruz.

İsminden de çıkarım yapacağımız gibi iki tamamen birbirine benzeyen insanın hikayesine odaklanıyor. Weronika ve Veronique sırasıyla Polonya ve Fransa olmak üzere iki farklı ülkede yaşayan iki genç kadındır. İkisinin dış görünüşkeri birbirlerine tamamen benzediği gibi yaptıkları iş yani şarkıcılık da aynıdır. Birbirlerinin varlığından hiç haberleri olmamasına rağmen ikisi de böyle bir olayın varlığını hissetmektedir.

Bu ikili arasındaki his en çok Weronika’nın sahne ortasında kalp krizi geçirmesi ile diğer Veronique’in içinde de bir korku oluşur. Bu korku neticesinde de kendi müzik kariyerini bırakır. Bu iki karakterin hisleri film boyunca birbirine aktarıldığını görsek bile ikisinin birbirine kıyasla farklı alternatif hayatlarını izlemek ve bunu bu hislerden de etkilenerek yapmaları çok güzel işlenmiştir. Ve bunun kesinliği bir o kadar da muammadır. Yönetmenin burada yaptığı ezgisel bir ilerleyişin içindeki büyük bir gizemdir. İlk izlediğimde güzel bir film olduğunu düşünmüştüm ama tam oturtamadığım çok fazla kısmı vardı. Ama anlamanın ötesinde büyüleyiciliği izlemekten keyif almak için yeterli.

Kadın acı çekip ağlarken onunla sevişmek için can atan adam haricinde filmi kendi dünyası içinde mantıklı ve oturaklı buldum. Görsel anlamda doyurucu renkleri ve etkileyici müzikleri ile hoş bir film. Three Colors üçlemesini sevdiyseniz bu filmden de aynı oranda haz alıcağınızı garanti edebilirim.

Angel’s Egg (1985) İnceleme

Eğer izlemeden bu yazıyı okumaya niyetlendiyseniz geri dönün ve koşarak bu filmi izlemeye gidin. İçerisinde olan mistik ve büyüleyici havayı kendi deneyiminizle tatmanız gerektiğini düşünüyorum. Youtube’da bile kolayca erişebileceğiniz bir film onun için hadi durmayın.

Bu filmin öyle bir sanat tarzı var ki insanı bir başka boyutun ilerisine taşıyacak kadar yoğun. Esrarengiz bir animasyon olması nedeniyle de pür dikkat izlediğim bir filmdi. Solgun, asla cezbetmeyen renklerinin üzerine mistik müziklerin geldiği insanı boşlukta bırakırcasına melankolik bir anlatımda bırakan bir anime. Dini sembollerin bolca içerisinde bulunduğu kesin ama tam olarak ne anlattıklarını kesin olarak çıkarmamız zor çünkü filmi yapan kişi de tam olarak ne anlattığı bilmediğini söylemiştir. Ama genel anlamda bir varoluşu temsil ettikleri ortadır. Bu varoluş anlatımı içerisinde gerçekliği sorguladığı gibi tamamen var olmayan bir dünyada olduğumuz da kesindir. Metafiziksel yapılar ve o tarz bir ambiyansın içerisinde savrulup gideriz. Adam ile kızın konuşmasından ve balıkçıların devasa bir balığı ama aslında bir gölgeyi avlamaya çalışmasına kadar her şeyin bir illüzyon olduğunu hissederiz. Ama bu solgun ve sürreal dünyada beni en azından renkli ve umuda bağlayan bir eşya veya bir varlık oldu. Kızın taşıdığı o beyaz yumurta içerisinde bir umut veya bir renk gördüm. Bembeyaz ve gizemli haliyle içerisinde her rengi ve umudu taşır gibiydi. Sonrasında adamın o yumurtayı kırması ile hiçbir şeyin olmaması da gerçekliğin hiç var olmadığını çıkarabiliriz ama yine de tam bu amaca hizmet etmiyor gibi. Sonrasında zaten filmin neye bağlandığı ve nereye yöneldiği veya kimin ne gibi bir sonuca vardığını öğrenemeyiz. Yine bizi o engin boşluğunda bırakır ama yine de bir tamamlanmış hissi de kuvvetlidir. Ama film Ghost in the Shell’in yönetmenin elinden çıktığından içerisinde bulunan pek çok paralelliği de fark etmeden geçememek beni daha başka etkilemiştir.

Asla bu filmi tek kalıba sokup kesin bir anlam veya sonuç çıkarmamız zor ama hissettirdiği yoğun havası ile akıllardan ve ruhtan çıkmayacak bir anlatıma sahiptir. Birçok okumasını ve analizini yapmış içerik internetin her köşesinde bulunuyor ama daha çok size ne hissettirdi veya kattı bunun üzerinde durulması gereken aşırı özel bir yapım olarak düşünüyorum. İzlediğim günden beri bu filmin hakkına yakışır bir yazı yazmam gerektiğini düşünüyordum fakat asla o konuma ulaşamayacağımı anlayıp böyle kısa ve biraz genel bir yazı yazmayı en sonunda karar verdim. Umarım siz de izlerken benim kadar farklı şeyler yaşamışsınızdır ve nasıl açıklanacağını düşünmüşsünüzdür.

Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

Valheim İnceleme – İskandinav Mitolojisi Aşıkları İçin Minecraft

2 Şubat erken erişim çıkış tarihinden beri adından bolca bahsettiren ilk haftasında 1 Milyon oyuncuya ulaştığı gibi şuan yaklaşık dördüncü haftasında 5 Milyon Vikinge ev sahipliği yapan muhteşem bir oyun. Valheim, İskandinav Mitolojisinden bolca esinlenerek yeni bir hikaye etrafında şekillenen bir hayatta kalma oyunudur. Bir Viking sevdalısı olarak arkadaşım ile biz de bu maceraya adımımızı attık.

Öncelikle oyunun hikayesine giricek olursak siz savaşta ölmüş bir Viking askerisiniz ve normalde cennete yani Valhalla’ya gitmeniz gerekirken Odin’in daha büyük sorununu çözmek için Valheim adındaki yeni bir dünyaya gönderilirsiniz. Yeni bir dünya diyoruz çünkü normalde İskandinav Mitolojisinde sadece dokuz tane alem var. Mitolojiye az çok bilgisi olanların bildiği gibi insanların yaşadığı Midgard, tanrıların yaşadığı Asgard olmak üzere devler, cüceler ve elfler gibi pek çok ayrı türün yaşadığı bu dokuz alemin dışında oyun bize Odin’in bile ziyaret etmekten korktuğu Valheim adında yeni bir alemi tanıtıyor. Odin’in buraya gelmekten rahatsızlık duyması ise içerisinde çok çeşitli yaratıkların istila etmesinden dolayıdır ve bizim buraya gönderilme sebebimiz ise o canlılardan bu dünyayı temizlemektir. Böylelikle toprağı Valhalla gibi güzel bir dünyaya çevirebilelim.

Gördüğünüz gibi bir amaç uğruna bir kuşun kanatları ile bu dünyada varlığımıza başlıyoruz. Fakat bu dünyada hayatta kalabilmek adına elimiz bomboştur. Öncelikle kendimize bir yuva yapıp yemek ihtiyacımızı karşılamamız lazımdır. Oyunun bu kısımları cidden bildiğimiz tarzda bir hayatta kalma oyunu mantığındadır. Odun kes, ev inşa et ve avcılığa geç. Sistem ne kadar diğer türünün benzer oyunları gibi olsa da kendi mekanik ve yapısı ile original bir tat veriyor. Özellik ev inşa ederken yerçekimini de hesap ederek yapıların sağlamlık ve kırılganlığı olması çok hoşuma gitti. Sahip olduğun yapı blokları ile hayal gücünü sınırsız zorlayacak tarzda yapı inşa etmek ve bir yandan iskeletini hesap etmek bana aşırı zevk ve gerçekçilik kattı. Eski kaynaklarda gördüğümüz orta çağ evleri gibi önce bir ufak bir klübemiz vardı sonrasında gerekli gelişimlere ulaştığımızda (birçok saat sonra) ise artık kocaman bir kale yapıcak kadar ilerlemiştik.

Evimizi ve sistemi kurduktan sonra ilk devasa yaratığımız Eikthyr ile dövüşe hazır hale geliyoruz. Eikthyr karakteri normalde folklora göre Valhalla’nın tepesinde duran Eikþyrnir’e benzemektedir bu yüzden oradan ilham alındığını düşünüyorum. Bu gibi pek çok devasa yarattığı keserken bir yandan yeni gelişimler açılmaktır. Bu yeni gelişimlerle oyuncuya bir patika çizdiği gibi etrafına da eklediği İskandinav folkloru ile çok özel bir deneyim sunmaktadır. Bu gelişim patikasında hikayeyi yeni toprakları ve deneyimleri keşfettirerek heyecanı ve merakı zirvede tutarak sunmaktadır. Oyunun zorluğu ile de bu yeni topraklardaki sahip olmamız gereken gelişimlerin önemini çok iyi hissettirmiştir.

Tek başınıza da oyunu oynayabilirsiniz ama bu zorluğundan dolayı daha çok arkadaşlarınız ile göğüs germeniz gereken bir maceradır. Olayın daha iyi anlaşılması için şöyle açıklayayım mesela Minecraft’ı tek başınıza bile oynarken çok hızlı bir şekilde evinizi barkınızı kurup Nether’a yol alabilirsiniz. Ama bu oyunda iki arkadaş birlikte çok zor ve yavaş bir şekilde gelişimlerimize ulaştık. Çok fazla emeğinizi ve zamanınızı alan bir yapısı var belki bu bir süre sonra sıkabilir veya bıktırabilir ama elinizde açılmış olan tüm özelliklerinizi sonuna kadar verimli kullanırsanız baya rahatlayacaksınızdır. Bu özelliği ile gerçekten bir challenge içerisinde olduğunuzun havasını yaşatır ve ortamın ambiyansını güçlendirmektedir. Özellikle arkadaşlarınız ile oynuyorsanız bir topluluk olmayı ve birlikte çalışma isteğini kuvvetlendiyor. Adeta bir Viking kabilesi misali dünyayı fethetme isteği ile yanıp tutuşurken bir yandan evinizi özenle kuruyorsunuz.

Oyunun detay ve mekaniklerinden biraz bahsettikten sonra sanat eseri olan görünümü hakkında da konuşmamız gerekiyor. Bu kadar pixel ve polygonal görünümü ile nasıl bir sanattan ve muhteşemlikten bahsedebilirsin şeklinde yakarışlarını duyar gibiyim ama dinleyin. Cidden bu kadar basit görünümü altında bir duygu ve hava verişi var ki Kuzey Avrupa topraklarında geçen bir peri masalında olduğunu hissetmeden duramıyorsun. Güneşin batışı, suyun haraketi, çayırların huzurlu sallanışı ve ormanın gizemli karanlığı derken o dünyada olduğunu hemencecik hissediyorsun. O an bu basit grafikleri senin için bir anlam ifade etmiyor belki de destekleyici bir unsur oluveriyor. Çünkü kendisine has ve özel hissettiriyor.

Son olarak İskandinav Mitolojisini birebir yansıtmasa bile kendince kurduğu bu evrende o tarzı üzerine çok iyi entegre etmesi ile yaşadığını ve var olduğunu hissettiriyor. İster denize karşı balık tut, ister denizlerde gezginlik yap, ya da istersen sağı solu yağmala bu dünyada bulunduğun her saniye oranın bir parçası oluyorsun. Tabii zorluğu ve amele gibi bazı işleri yapmanızdan dolayı yorabilen bir yapısı olsa da yetenek ve özelliklerinizi zorlaması açısından eşsiz bir deneyimdir. Daha erken erişim bir oyun olduğundan belli sayıda boss düşman bulunmakta ama bu kadarı ile bile en az 80-100 saatlik bir oynanış sunuyor. Zırhını, silahlarını kuşan ve ateşin yanında içkinle Skål yap sonrası asla üzülmeyeceğin bir macera olucak.

Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Fight Club (1999) Övelim

Hem o kadar güzel bir film hem o kadar popüler ki izlemeyenin kalmadığı adeta bir cevher. Uzun uzun neymiş ne olmuş gibi bir yazı yazmadan sadece öveceğim bir yazı olucak. Flash-back Master David Fincher’ın başyapıtlarından Fight Club.

Öncelikle filmdeki mekanların seçimi ve tarzı her karakter doğrultusunda kişilik yansımalarını oluşturur. Yönetmenin mekanlarda yüklediği anlamlar da seyiri canlandıran ve filme bizi iyice alıştıran tarzdadır. Jake’in çalışarak almış olduğu ev ile ne kadar sahte ve düzenin bir parçası olduğunu Tyler’in köhne evi ile de ne kadar aykırı bir insan olduğunu hissederiz. Onun dışında Marla’nın kişiliği ile tam oturmuş olan apartmanı da onun cinsel obje olarak atfedilen anlamını desteklemektedir. Uçakla gidilen otel odaları da aynı şekilde geçiciliği hissettirir.

Filmin bir başka önemli kısmı da görsel anlatım gücüdür. Sade ve yerinde görsel efektleri ve hızlı akışı ile aksiyonu verir. Filmde de bahsedilen film yanıkları için Tyler’ın yaptığı gizli sekanslar da filmin başından beri ara ara karşımıza çıkıyor. Ve iyice delirmekte olan o beynin oluşumunu bu tarz gizli motiflerle yaşıyoruz. Delirmekten bahsetmişken Tyler’ın filmin başından beri sahnelerde bulunduğunu da yönetmen çok güzel gizlemiştir. Böylece Jake’in zihnindeki Tyler’ın varlığını gizliden bize verir. Gizliden verilen bir başka şey ise neredeyse her sahnede bulunan bir Starbucks bardağıdır. Kapitalizm ve düzen eleştirisinin de olduğu bir filmde kullanılabilecek en iyi materyaller biridir.

Filmin renk tonu da duyguyu aşılayan en önemli unsurlardan biri. Soğuk renk paleti o psikolojiyi yansıtmak için çok ideal. Ayrıca ıslak, yağmurlu ve karanlık ortamlarla bu renk paleti iyice güçlendiriliyor.

Filmin anlattığı konu ne kadar derin ve detaylı yerlere girse bile her birinin bir hayali motif olduğu gibi pek çok analiz ve inceleme bulunmaktadır. Filmin her adımı aslında bizler için bir ipucu veriyor. Bunları her birini tamamen açıklamasa bile sadece izlediğimiz süreci düşündüğümüzde bile mükemmel bir hikayesinin olduğu kesin. İlk kez izlediğinizden hemen sonra bir daha izlemeliyim dedirten başka kaç tane film vardır ki? İşte öyle güzel bir hikayeyi böyle filme dönüştüren David Fincher’a saygı duymamak elde değil.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.