Bir Başkadır (2020) İnceleme

Berkun Oya tarafından hem yazılan hem yönetilen ve birçok noktası ile farklı bir haz katan bir 8 bölümlük dizidir. Türk dizisi olması ve ele aldığı konu itibari ile büyük önyargı ile başlayıp sonrasında çok keyif aldığım ve bayağı etkileyen bir hal aldı.

Dizinin temelinde Türkiye’deki ya da özellikle İstanbul’daki çeşitli insanların hayatlarının ve görüşlerinin farklarını ortaya koyan ve bunu belli bir taraf tutmadan tamamen gözlemci konumundan aktaran bir hikayesi var. Özellikle ilk iki bölümünde bu farkı biraz taraflı ele alırlar diye hep bir çekinerek izledim ama sonrasında bunu yapmadığını görmek hoştu. Dizi bu farklı görüşlere bir yargı koymadan, onları eleştirmeden sade sade gösteriyor. O kadar sade ele alıyor ki karakterlerde her ne kadar bize benzeyen özellikler bulsak bile onlara empati kurmamız çok hızlı olmuyor. Onları bizlere yavaş yavaş ve hissettirmeden sevdiriyor.

Hiç bu kadar iyi bir Türkiye portresi çizebilen bir Türk dizisi gördüğümden emin değilim açıkçası. Genelde Türk dizilerinde İstanbul’un hep iyi, güzel tarafları çekilir yani tamamen yurtdışına pazarlama bakış açısı ile hareket ederler. İşte koca koca gökdelenleri gösterirler, boğazı, köprüyü çok iyi açıdan ele alırlar ama orada yaşayan bizler biliriz ki hemen oranın altında iğrenç bir inşaat vardır veya kötü yerleşimleri düzensizliği göstermezler asla. Bu dizi ise hepsini ortaya alarak tüm gerçekliği tek karede gösterebilen bir iş yapmıştır. Bunun yanında iç mekan tasarımları olsun yaşantılar olsun aşırı gerçekçidir ki biliriz yani bu ülkede de böyle bir insan var. Böyle bir ev var. Hissederiz yani onları, oraları.

Dizinin görüntü anlamında bu kadar fotoğraf gibi sahnelere sahip olması beni aşırı şaşırtan bir unsur oldu. Her karesi ayrı güzel düşünülmüş açılarla birbirlerine servis yapan bir konumda harmanlanmış resmen. Karşımızda Yabancı sinemadan ve Türk sinemasından (Yeşilçam) etkilendiği ve bu kısımları birbirine güzelce karıştırarak oluşturduğu bir yemek var. Yedikçe o farklı ezgi ve tatlara çok güzel ulaşıyorsunuz. Karakterlerin farklarını da tek bir ekranda gösterirken çok güzel dekorlarla bunu iyi yansıtıyor. Örnek olarak psikolog Peri ve Meryem’i tek bir karede gösterirken Peri’nin arkası böyle bir ton eşya ile dolu dolu iken Meryem’in tarafı boş temiz bir duvardır. Bunun yanında aynı sahnede Meryem’in önünde hiçbir şey yoktur, psikologa karşı biraz daha açıktır ve yakındır ama Peri’nin önünde kocaman engel gibi duran bir masa vardır. Ve bu da onun ona karşı önyargısını destekleyen güzel bir motiftir.

Dizide görüntü anlamında hoş olan şeylerden biri de geçişlerin çok yumuşak ele alınması. Mesela kadın saate bakmaya kafasını çeviriyor, bir saat görüyoruz ama bu aslında başka bir kadının baktığı saat ile oraya bir geçiş sunuyor. Ya da konuşurken vermesini beklediğimiz cevapla diğer mekanda aynı olayı anlatmasıyla oraya ışınlanıyoruz. Bunun gibi pek çok ufak numara ile çok güzel kurgulanmıştır.

Burada maddiyat vr maneviyattan bahsedilirken yapay çiçeğin bağış kutusunun yanında olması ve camii gibi devlet binasını arkasına almasıyla hoş bir detay daha bizi karşılıyor.

Peki hiç mi kötü yanı yok bu dizinin diyeceksiniz bence şu durumlarda var: Karakterler arasındaki iletişimsizliği kurmak adına biraz yavan kalan diyalogları bulunuyor. Hep kendini tekrar eden cümlelerle bunu kapatmaya çalışmışlar ama etkisi hiç olmamış. Onun dışında ilk başta kötü gibi gelen ama sonradan alıştığım bir durum var. Karakter tasarımı dış görünüşünden içine kadar bayağı uç materyallerle donatılmış gibi geliyordu. Bu tarz insanların bu ülkede varlığı ve yokluğundan bahsetmiyorum. Bu özelliklerin üzerine çok baskı kuran ve biraz karikatürize eden yönü biraz beni üzmüştü. Mesela Çukur izliyoruz, Esra Erol‘a bakıyorum ya da Game of Thrones‘un isminin geçti diyaloglar aşırı gereksiz ve olayın ciddiyetinden uzaklaştıran şeyler. Yalıdaki evinde Yılmaz Özdil izleyip Facebook postları ile bilgilendiğini düşünen Türk modeli de aşırı karikatür gibiydi. Ama dediğim gibi sonlarına doğru bunların çoğuna ya alıştım ya da görmezlikten geldim.

Biraz uzun bir yazı gibi oldu ama ben bu diziyi çok beğendim. Şahsiyet dizisi kadar birinci sırada tutmasam bile ikinci sırada kendine ait bir yeri oldu. Gerçi Şahsiyet ile karşılaştırmak çok da doğru olmaz. Her ikisinin de tarzları farklı neticede ama Türk dizisi kategorimde bu sıralama daha doğru olur.

Sen Ne Güzel Bir Dizisin – The Queen’s Gambit Spoilersız İnceleme

THE QUEEN’S GAMBIT (L to R) ANYA TAYLOR-JOY as BETH HARMON in episode 103 of THE QUEEN’S GAMBIT Cr. PHIL BRAY/NETFLIX © 2020

Netflix’in yapımı olan ve birkaç haftadır popülerliği ile kendisini duyurmuş bir hem satranç tabanlı hem de karakter tabanlı hikayesiyle güzel bir dizi geldi. Hem Netflix yapımı hem de aşırı popüler olmasından ötürü belki de bir ön yargınız olmuş olabilir ama bu dizi tüm bu ön yargıları yıkacak şekilde güzel yazılmış ve çekilmiştir. 1983 yılında Walter Tevis’in yazdığı aynı isimli romanından uyarlaması olan ve bir satranç dehasının hem bu sporu icra ederken ki gelişimi hem de hayatındaki yolculuğunu anlatıyor. Satranç ile ilgili olduğu için daha durağan ve sıkıcı bir şey bekliyor olabilirsiniz ama asla böyle bir dizi değil. Heyecanını asla kaybetmezken ele aldığı diğer duyguları da çok yerinde işleyen bir diziydi. Dizinin elinde yetim bir çocuk var ama asla bununla büyük bir melodrama yapmıyor ya da içerisinde soğuk savaş döneminden ufak siyasi durumları ele alsa bile bunları abartılı veya bir tarafa bağlı şekilde ele almıyor. Dizinin bu özellikleri ile aşırı gerçekçi bir hikaye ve karakter oluşumuna sebep olmuştur.

Dizinin konusu bir trafik kazasından ötürü annesini kaybettikten sonra yetimhaneye yerleştirilen 8 yaşındaki Beth ile başlayıp bu yetimhanede hademenin konsantrasyonunu verdiği tahta ve taşlara bir merakı ile bu yöndeki gelişimini ele alır. Dizi bu yöndeki yolculuğunu çok uç karakterler katmadan sade ama olması gerektiği gibi düşündüğümüz pek çok karakteri de içine katarak ve bunu gibi pek çok sorunu ve problemi de yine düzgün ele alan bir yapım olmuş.

Dizide pek çok siyasi, kültürel ve insani sorunu da işlemesine rağmen bunları gözümüze sokarak yapmamaktadır. Soft bir anlatımla üzerlerinden geçmektedir daha doğrusu. Mesela dizi özellikle feminizmden veya ırkçılıktan beslenerek büyük bir dram veya olay çıkartabilirken asla bunları yapmıyor. Ufak ufak değiniyor ve gösteriyor. Bakın burada bu tarz bir zihniyet de var diyor ve geçiyor. Ama yapması gerek işi yani hissettirmesi gerekeni de yapıyor. Mesela dediğimiz gibi Soğuk Savaş dönemi ve ülkeler arası bir ufak rekabet dünyası da var ama yine burada da bunu büyük bir rekabet gibi ele almıyor. Bu tarz özelliği ile en haklı fikri savunurken bile aşırıya kaçarak itici bir hava vermiyor ve bu çok hoş. Bunların dışında bolca “Aha şurada büyük bir drama gelir, aha burada duygulandırmak için bir sahne gelir” gibi düşünceler hissetsem bile bunları yapmayarak beni şaşırttığı kadar mutlu da etmiştir.

Bu kadar işi sade ele alırken ve işin içinde satranç varken sıkılmak mümkün değil mi şeklinde bir soru da sorabilirsiniz ama bu konuda da heyecan tonunu çok iyi ayarlamıştır. Mesela futbol ile ilgili bir dizi olsaydı heyecan ve aksiyon zaten içerisinde olduğundan bunu çok kolay yapardı ama burada satranç var ve bu heyecanı daha ufak dokunuşlarla bize katıyor. Taşların hareket seslerinin üzerine saatin tik tok sesini bir arada kullanarak bir tempo yaratmışlar. Onun dışında speed chess gibi sahnelerle daha akıcı bir izlenim sunmaktadır.

Kısacası dizi olay örgüsü, kurgusu, karakterleri, alt mesajları, kurduğu ortamı dahil her şeyi ile mükemmeldir. Kesinlikle herkesin bir çırpıda bitireceği tonda bir yapımdır.

Mandalorian 2. Sezon 3. Bölüm İnceleme

Eveeet, bir haftalık aradan sonra yine sevgili Mandalorian dizimiz geldi. Ve bu bölümle asıl bağlanacağı olaya doğru biraz yönelmesini gördük. Siyah ışın kılıcından bahsedildi, Baby Yoda’nın gitmesi gereken Jedi yani Ashoka Tano’nun ismi geçti ve Clone Wars animasyon serilerinden birçoğumuzun tanıdığı Bo-Katan Kryze bizlerleydi. Bunların hepsini böyle sıralayınca çok büyük bir bölüm olduğu beklense bile yine yan bölüm gibiydi.

Mando’muz uzun uçuşu sonrası şoförlük yaptığı Frog Lady ve yumurtalarını evine ulaştırdı. Sonrasında oranın yerli halkından aldığı bilgiler doğrultusunda bir gemi ile türünün izine düştü. Ama ne yazık ki yol aldıkları gemi bir tuzakmış. İşte ufak aksiyonlar sonucu ikilimizi Mandalorian’lar kurtarmaya geliyor. Ama sonrasında bunların biraz farklı Mandalorian olduklarını öğreniyoruz. Kafalıklarını çıkardıkları gibi Mando’muzun onlara görüşü değişiyor. Ama kafalığın altındaki Bo-Katan ismini görünce heyecanlanıyoruz. Bir takım olaylardan sonra onlarla anlaşıp yardım karşılığı Jedi konumu öğrenmeyi kabul ediyor. Bir askeri gemiden silah kaçırma işine girişiyorlar ve işte yine baş kötümüz Moff Gideon’u (Giancarlo Esposito) hologramda görüyoruz ve dark saber’ın Bo-Katan tarafından da istenilen bir şey olduğunu görüyoruz. Bu konuda hikaye yine birbirleri ile birleşeceği bir konumda olacağı çok bellidir.

Her ne kadar son kısımda Ashoka Tano ismini duysak bile sonraki bölümde görüp göremeyeceğimiz hala tam kesin değil. Star Wars açlığımızı besleyen her şeye sahip olsa bile Ashoka Tano’ya ne kadar hızlı ulaşırlarsa o kadar sevineceğim bir dizi olur. Star Wars ruhunu her bölümde izlemesi güzel olsa bile daha fazlasını beklediğimiz bölümler sonucu ufak ufak hayal kırıklıklarımız oluşuyor.

Bu sezonun ilk sezona göre daha iyi olduğu kısım ise karakterlerin ilerde bir bağının olacağını tahmin edebiliyor olmamız. Yoksa yine ilk sezon gibi ufak görevlerden görevlere giden bir storyline’dayız. Bu bölümü de böyle atlattıktan sonra ileriki haftanın bölümünü daha merakla bekliyoruz.

Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.

Blood of Zeus (2020) İlk Sezon İnceleme

Netflix’in yeni yapımlarından olan yunan mitolojisini kapsayan bir animasyon dizisi olan Blood of Zeus, geçenlerde yayınlandı. Yunan mitolojisini pek sevmemem ve hakkında pek bir bilgimin olmamasına rağmen merak ettiğim bir yapımdı. Çok aman aman ne izledim olduğum bir yapım değildi ama yine de izlemesi iyiydi. Zaten 30’ar dakikalık 8 tane bölümü olduğundan izlemesi de hızlı.

Death Note ve Immortals adundaki animelerin yapımında görev almış Charley Parlapandies adında birisinin üstlendiği bir projeymiş. Yazarlığını da yine aynı yapımlarda emeği geçen Vlas Parlapandies tarafından oluşturulmuş.

Hikayenin merkezinde Zeus’un yarı oğlunun dünyayı kurtarmasını ele alıyor. Yunan mitolojisinde pek duyulmamış bir hikayeyi anlatmak istemişler. Çok original yeni bir senaryosu var diyemem ama Yunan mitolojisine ilgili olanların seveceğini düşündüğüm bir diziydi.

Aksiyon kısmı göz doyurucu ve izlemesi güzel. Ama bazı kısımlarda fazla drama yapıyor gibi geliyor. Bunun nedeni bazı karakterlerin öldüğünü görüyoruz ve bu kısımlarda çok vurgu yapılıyor ama o kadar tanımadığımız ve bağ kuramadığımız kişiler olduğundan duygusu geçmiyor. Bunun dışında diğer tarafları iyi denebilir seviyede.

Son olarak bu diziye, Yunan mitolojisinin Star Wars’u gibi adlandırma yapan inceleme ve yorumlar gördüm ama öyle olmadığını düşünüyorum. Daha çok Yunan mitolojisinin Marvel’ı, DC’si diyebiliriz.

Hasret Sona Erdi – Mandalorian 2. Sezon 1. Bölüm İnceleme

Bir yıl aradan sonra torunun bayram ziyaretime gelmiş gibi hissettiğim bir bölümle Mandalorian ikinci sezonuna başladı. The Child’ın (Baby Yoda) yine buruşuk ama bir o kadar tatlı yüzünü görmek mutlu etti. Bol bol minnoş tavırlarıyla yine izlemesinin en keyifli olduğu anları bize ulaştırdı.

Yeni Star Wars yapımları arasında kendisine ve evrenine en saygılı yapım olarak gördüğüm Mandalorian, bu yeni bölümünde de ufak bir macerayla hoş bir bölüm sundu. Star Wars’un asıl etkilendiği western filmleri havasında bir senaryosuyla güzel bir bölümdü. The Child’ın türünü bulma yolunda olan Mando’muzun karşısına yine yan görev diye adlandırılabilen bir sorun çıktı. Bu konuda geleneklerine duyduğu saygı ve görev ruhu ile Şerif’in giydiği mandalorian zırhını alması gerekti. Bu zırh asıl seriden de bildiğimiz Boba Fett’in giydiği zırhtır. Ufak bir western tarzı düelloya doğru giden konuşma en sonunda başka bir anlaşmaya varıyor. Kasabaya bir kum ejderhasının saldırdığını görüyoruz ve Şerif bu konuda yardım ederse zırhı vereceğinden bahsediyor. Bölümün ilerleyen safhalarında Tusken Raider’ların yardımı ile o kum ejderhasından kurtulmalarını izliyoruz.

İlk sezonun sonunda gördüğümüz o siyah ışın kılıcı ve The Child’ın türünü bulma konusunda bir gelişmenin olmadığı ama ilk sezondaki Mandalorian havasında her bölümde ayrı bir problemle karşılaşıp onunla uğraşılan bir bölümdü. Başta saydığın konularda bir gelişme bekleyenler için iyi bir haber olmasa bile genel itibariyle seriye uygun bir bölümdü. Biraz daha yeni gördüğümüz karakterlerin derinlemesine inen, Boba Fett’in zırhının akıbeti hakkında bir detaya girilmiştir. Ama şaşırtıcı bir şekilde Boba Fett’i de son sahnede gösterdiler. Filmlerde Sarlacc çukuruna düştüğünü gördüğümüz Boba Fett canlı bir halde görülüyor ve bu da aklımıza bir takım sorular ve meraklar saplıyor. Büyük ihtimaller Mando ile Fett’in karşılaşmasını göreceğiz bu sezon içerisinde ama nasıl olur bilmiyoruz ve nasıl bir gelişim gösterilir emin değilim. Bunun dışında sıkıcı bir bölüm olmamakla beraber sezonun ilk bölümüne yakışır güzel bir bölümdü.

Raised by Wolves (2020) İlk Sezon Genel Bir İnceleme

Önceki yazımda ilk 3 bölümü üzerinden bir giriş yapmıştık ve her bölümü çıkar çıkmaz izlediğim ve sonrasında değişik tatlar aldığım bir dizi oldu. Her bölümde bir karakter iyi mi kötü mü ya da favori karakterim hangisi diye düşünmekle geçti. Ama neticede hiçbir sonuca ulaşamadım. Her karakter yeri geldiğinde hoşuma giden şeyler yaparken gördüm yeri geldiğinde kızdığım hallerdeydiler. Bunu kötü bir şey olarak düşünmüyorum, bu aslında hoşuma giden bir karakter oluşum şekli. Asla tam iyi ve kötünün olmadığı, siyah ve beyaz şeklinde ayrılmadığı herkesin gri olduğu insanlar bende her zaman daha kolay bağ kurduruyor. Bir de bu griliği doğru zeminde oturtmak lazım, saçma kalmaması lazım. Ve bu dizi bence bunu başarmış. Oyunculukları genel anlamda iyi zaten hikaye ve senaryo da güzel olunca hoşuma gide gide izledim. Sadece ilk bölümlerde Anne karakterine ısınamamıştım oyunculuğu da bazen abartı gibi duruyordu ama sezon bitimine doğru alıştım.

Hikaye anlamında ise mistik durumlarla teknolojinin birleştiği her bölüm ayrı bir heyecan ve gerilimi yansıttığı bir diziydi. İzlerken hep başka yapımlardan tatlar aldığımı söylemiştim bu yeni bölümlerde de oldu ama original bir hikaye hep sundu. Bu tat alma olayı biraz ambiyans ve temadan dolayı olmalı. Dizi teknoloji ile mistik ögeleri, insanla androidleri birleştiren yapısı olduğundan bahsettik. Yine bu bölümlerde bolca dini anlamda önemli olaylara göndermeler de yapıldı. Androidlerin yaratıcısını gördük, bunu ben bu sezon içinde beklemiyordum. Androidler ve o evrendeki olmuş önemli konular hakkında daha çok bilgiler öğrendik. Ama ben bu gezegenden aşırı derecede sıkıldım. Ya hep bahsettikleri gezegenin diğer tarafındaki tropikal kısmına geçmelerini ya da diğer gezegenler ve insanlar hakkında da bir takım olaylar izlemek isterdim. İkinci sezonun çekim garantisini aldı zaten bu yönde gelişmeler olacaktır. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Upload (2020) İlk Bölüm İnceleme

Amazon Prime’da yayınlanmaya başlamış bilim kurgu tarzındaki bu diziyi izlemeye başladım ve pek beğenmediğimi şimdiden farkettim. Senaryo çok zorlama popüler kültür ögeleriyle dolu ve çok rahatsız ediciler. The Office ve Parks and Recreation gibi komedi dizilerin yaratıcısı Greg Daniels’ın kaleminden çıkmış ama hoşuma giden bir hikayesi olmadı. Kısaca konusu, yakın geleceği ele almaya çalışmış ve sanal gerçeklik hizmeti veren bir şirkette bir tane müşteri temsilcisi gibi bir kadın var. Biraz eğlencesine düşkün genç bir adamın ölmesi sonucu adamı sanal gerçeklikteki cennete koyuyorlar. Kadın adama yardım ediyor oradaki hayatına alışması için falan. Oyunculuklar için çok iyi diyemem ama bunda senaryonun da etkisi olabilir. Senaryo absürt olmak istemiş ama biraz daha gerçekçiliği içeriğine alabilirdi. Absürtlükle komedi yapmak istiyor ama komik de gelmedi. Bir çok uygulama ve teknolojiye gönderme yapmaya çalışmış ama zaten bunları bolca izledik biraz daha originallik bekliyordum açıkçası. Birçok insanın ilgisini çekmiş olmalı ki 2. sezon için onay almış durumda. Benim hoşuma gitmedi ama şans vermek isteyenler bir bakabilir. İlk bölümü 40 küsür dakika ama diğer bölümler sanırsam 20 küsür dakikaya iniyor. Severseniz hemen izlersiniz zaten.

Tales From the Loop (2020) Spoilersız İnceleme

Amazon Prime’ın, Türkiye’ye aşırı makul bir fiyatla girmesi ile içeriklerine daha kolay bir şekilde ulaşır olduk. İçerik olarak güzel yapımlara sahip olduğu gibi yeni yeni içerikleri de yolda olan bu servis için 8₺ aşırı iyi bir fiyat. Neyse sağda solda gördüğüm bu diziye başlama kararı aldım. İlginç bir bilim kurgu dizisi ama ilk bölümleri ağır ilerliyordu. Dizinin her bölümünde aynı kasabadaki farklı farklı hikayeleri anlatıyor ama hepsinin ortak bir bağlantısının olduğunu farkediyoruz. Hikayeler dramı da bilim kurguyu da iyi taşıyacak şekilde yazılmış ve oyuncular da bu işi güzel ele almışlar. Dizi, evren olarak Stranger Things’e benziyor çünkü 80ler 90lar civarı bir kasabada ilerliyor ve çocukların bir takım yaşadıklarını anlatıyor. Evren ve ortam benzese de Tales From The Loop’un kendine özgü tarzı farkediliyor. Çekimler ve görsellik güzek. Sakin yapısı ile ben böyle bölüm bölüm izleyemiyorum ama yine bu yapısı ile dinlenirken falan iyi gidebilecek türden bir dizi. Bir de aynı isim ve yapıda kitap ve bilgisayar oyunu da mevcutmuş.

Raised by Wolves İlk 3 Bölüm İnceleme

Alien ve Blade Runner‘dan bildiğimiz Ridley Scott yapımcılığı ve yönetmenliğinde HBO’da yayına yeni bir ile karşılaştık. Bu dizide de yine robotların Androidlerin olduğu yüksek dozda bir bilim kurgu görüyoruz. Bu yeni dikkat çeken evrende olayları izlemek yine aşırı derece heyecan verici. Daha ilk üç bölümü yayında olan diziyi tek solukta izledim. Eğer bu tarz seviyorsanız garanti hoşunuza gidecektir. Yarattığı ortamla diğer benzer filmlerin tatlarını aldığınızı hissediyorsunuz.

İçerisinde robotların anne ve babalık konumunda bulunduğu çeşitli din savaşlarının da döndüğü bu evrende hoş meraklandırıcı ilk bölümüyle anında beni içerisine aldı. Kepler 22b adındaki bir gezegene iki android ve 12 donmuş embriyo çarpar. Din savaşlarının ve yıkım sonrası yaratıcıları tarafından oraya gönderilmişlerdir ve görevleri çocukları yetiştirmektir. 6 embriyodan çocuklar doğar ve gezegende çiftçilik gibi işler yaparak yaşarlar. Çocuklar büyüdükçe gezegen şartları ve ebeveynlerinden kusurlarından ötürü 5’i ölür sadece en son doğan Campion kalır. Bunun üzerine Baba tek kalan çocukla bir nesil ilerleyemeyaceğini bildiğinden aşırı dine bağlı olan düşmanların yani insanlara sinyal göndermek ister. Buna karşı çıkan Anne ise kendini kaybetmiş gibi Baba’yı öldürür. Ne olduğu bilmeyen çocuk bu garipliği sezerek sinyal gönderir. Bir takım insanlar gelir ve çocuğu götürmeye çalışır. Bunun üzerine annelik hali kadın herkesi değişik çığlığı ile öldüre öldüre gider. Uzay gemilerine ulaşır ve orada da çoğu kişiyi öldürüp gemiyi gezegene çarptırır ama 5 tane çocuk alır gemiden. Bir de öldürdüğü Androidlerin organlarını kendi parçalarını tamir etmek için kullanabiliyorlar. Bu parçalarla kendisin gözlerini yeniler ve öldürdüğü Baba’yı yeniden hayata döndürür. Bu yeni çocuklarla artık yaşamaya başlarlar. Çocuklar işte yine Androidlerin tam tersi şekilde dinlerine bağlıdırlar. Kendi oğulları da zaten yetişirken bir tanrıya inanmak istiyordu. Bu yeni çocuklarla daha fazla bu yola düşecek gibi. Bir de Anne’nin o halini gördükten sonra pek bir inancı kalmamıştır ona. Baba ise şüphecidir ama Anne’ye yine de güvenmek ister. Bir de Generalin bir tanesi öldürülmekten kaçmıştı onu da sonra düşen gemiden hayatta kalanlar bulur. Dizide bir de generalin geçmişinden de olayları görürüz ve de görmeye de devam edeceğiz sanırım. Hikaye temel anlamda böyle. Heyecanla yeni bölümleri bekliyorum. İzlerken ikilemlerde kaldığınız hangi tarafın daha doğru olduğunu bilemediğiniz anları yaşamak çok güzel. Anne’nin yaptıkları doğru mu yoksa değil mi? Çocuklara ne olacak? General ve ekibi nasıl bir kurtuluşa ulaşacak? Böyle çılgın bir Anne android karşısında nasıl bir taktik izleyecekle?

Dizi karanlık olduğu kadar depresif bir renk tonuna da sahip. Hiç canlı ve renkli sahneleri yok. Bu gözü yorsa da ambiyansı yansıtıyor. Oyunculukları cidden iyi. Campion’a direkt ısınıyor kanınız. Androidlerin de robotumsu hallerine insani duyguları güzel bir kat olarak yerleştirmişler. Anne robotun anne duyguları, Baba robotun da şakalarıyla aile kavramı kuruluyor ama her neticede de onların robot olduğunu hissetmek bir arafta bırakıyor. Bu arafı hissettirmesi çok önemli bir detay. HBO kalitesinde güzel bir dizi tarzı sevenler hemen başlasın.