Otobüs (1974) İnceleme

Tunç Okan’ın zamanında anlatmak istediğini hafif abartı mizahla hafif de gerçekçilikle işleyen aşırı nadide bir filmi. Batı ve Türkiye karşılaştırması anlamında modernizme dokunan eleştirisini İsveç’e kaçak yollarla giden Anadolu insanımız ile aktarıyor. Yapım yılına bakıldığında dönemi aşırı iyi yansıttığı söylenebilir. Bazı yerlerde abartı veya aşırıya kaçılmış gösterimler olsa bile Anadolu’dan gelmiş birinin gözünden düşünüldüğünde o abartı çok da yersiz değilmiş gibi hissettiriyor.

İsveç’te yeni bir hayat umuduyla varlarını yoklarını verdikleri bir adamın otobüsü ile yola çıkıyorlar. Yol boyunca yaptıkları ve anlatılanlar da çok manidar. Kuru ekmek ve bir avuç yemek ile kahvaltılarını yapıyorlar. Sonrasında otobüsün karşısına geçip ileri teknoloji kamera ile şoför onları çekiyor ve kameraya övgüler diziyor. Orada durduklarında yaptıkları kaşık ile dansları da kültür ve o anki durumları iyice aktarıyor. İsveç’e geldiklerinde Stockholm’ün baya büyükçe bir meydanının ortasına otobüsü park ediyor şoför. Onlara pasaport ve izin çıkartma sözü ile ayrılıyor ve bir daha gelmiyor. Adamlardan yürüttüğü para ile keyfine bakıyor. Bizimkiler bütün gün otobüste polislerden ve dışardan izole bir şekilde duruyorlar. Koskoca gelişmiş meydanın ortasında eski püskü bir otobüs. Batının umursamazlık ve bireyselliği o kadar fazla ki kimse o otobüsle ilgilenmiyor.

Akşam olduğunda ise herkesler yokken bizimkiler dışarıya adımlarını atıyorlar. Öncelikle kuytu bir telefon kulübesinde sevişenleri görüp şaşırıyorlar. O sahnenin çekimi ve anlatımı o kadar kuvvetli ki kaç kere geçip dursalar bile o aşk sesleri hep yankıda geliyor. Tuvalete gittiklerinde onlardan esrar isteyen de çıkıyor onlardan korkup köpeğini kucaklayıp kaçan da. En son bir polisle karşı karşıya geldiklerinde hepsinin koca koca caddelerde kaçışlarını izliyoruz. Ucuz bir çekim olsa bile o gerilim ve aksiyon verilmiş. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakter ise sokakta yolunu kaybediyor ve otobüsü bulamıyor. Geceyi sokakta geçirdiğinde köprünün üzerinde otururken artık soğuktan donmuş bir şekilde sabaha doğru suya düşüyor. Arkasından sadece pis herif diye bağıran bir İsveç’li var gerisi hala bireyselliğin getirdiği umursamazlıkla onu böyle ölüme terkediyorlar.

Diğerleri her ne kadar otobüse varmış olsa bile yiyecekleri hiçbir şey yoktur. Camdan aralıklarla insanlara ve yaşantıya bakarlar. Müzik dinleyen insanlar, tatil planı yapan avrupalılar herkesin huzuru yüksek ve verimlidir. Bizimkiler ise aşırı garibandır. Sonrasında yine akşam olduğunda yine çıkarlar dışarı. Yürüyen merdivene ilk binişlerinin getirdiği bir beceriksizlikle kenarlara sıkı sıkı tutunurlar. Bu sahne bile kendi başına çok şey anlatır ama pek çok o dönem yeşilçam filminde şakası olduğundan etkisini yitirmiş bulabilirsiniz. Fakat yine de filmin güçlü bir kısmıdır. Tuvalette bir eşcinsel tarafından koluna girilip götürülen Mehmet sonrasında farklı bir deneyimler yaşayacaktır. Batı’nın azmışlık ve ahlaksızlığına olan abartılı sahneler bütünüdür. Her ne kadar saçma bulsam da filmin anlatmak istediğine bakıldığında çok da farklı bir şey yapılamayacağı bellidir. Toplu herkesin birbirini ellediği ve garip sevişme ritüelleri diyebileceğim gösteriler yapılır. Batılılar sekse aç iken Mehmet yemeğe açtır. Gördüğü görüntüler her ne kadar şok edici olsa bile elindeki tavuktan başka bir şey göremez. Barbarca yemesi yüzünden oradan atılır ve bir güzel dayak yer. Aynı zamanda bunları dolandıran adamın aşırı alkol alıp parayı hayat kadınlarına kaptırmasını da görürüz. Sonrasında diğerleri ise yine otobüse dönmüşlerdir ve artık sabah olmuştur. Kaç gündür meydanın ortasında eski bir otobüs var ama kimse dokunmuyordu. Artık iki polisin bu duruma dikkat çekmesi ile otobüs hurdalığa götürülüp parçalanırken bizimkileri tek tek yaka paça götürürler. Bir umut gittikleri Avrupa’da kendi insanı tarafından dolandırılması ile sonlanır.

Filmin her anı bir durumu veya bir olayı göstermek adına çekildiğinden dolu dolu görünmektedir. Fakat bazı olayları ele alış şekli biraz abartıya kaçsa bile aradaki kontrastı korumak adına düşünüldüğünde çok da mantıksız değildir. Bir Türk’ün orada zorluğu ve garip karşılamasını iyi aktarmıştır. Zaten Tunç Okan oralarda yaşayan bir insan olduğundan kazandığı paralarla yaptırdığı ufak bir filmdir. Ufak bütçesi ve yapımına nazaran çok iyi ele alınmış çekimleri bulunmaktadır. Bugün izlediğimiz “Bir Başkadır” dizisi gibi benzer durumları aktaran bir filmdir. “Bir Başkadır” kadar prodüksiyonu olmaması ve zamanının eski olmasından dolayı görüntüler tabii ki de eskidir. Ama anlatım gücü bence çok eşdeğerdir. Böyle belli olan anlatımına rağmen Türkiye tarafından bu filme yasak gelmiştir. Türkleri kötü ve aciz gösterildiği üzerine bunu yapmışlardır. Ama burada sadece Türk’e yönelik bir acizlik yüklenmediği de aşırı ortada. Avrupa insanının vurdum duymaz ve farklı değer yapısı ile de çok hedef alınmıştır. Bana kalırsa her ikisini de bu kadar uzak anlatmadan da bu film yapılırdı ama bu haliyle de kötü hissedilecek bir yapısı yok.

Cruella (2021) İnceleme

Disney’in 101 Dalmaçyalı filminden tanıdığımız Cruella karakterinin origin hikayesi olan bu filmi pek de izlemek istemiyordum ama yapacak hiçbir şeyim olmadığından açıp izledim. Ve hoşuma bayağı giden bir film oldu. Beklediğim ve düşündüğümden çok daha iyi bir film ortaya koymuşlar.

Öncelik bu filmi Disney’in yaptığını göz önüne alırsak çok daha karanlık bir film yaptıklarını düşünüyorum. İzlerken bu film çocuklara kötü etki etmez mi diye sorguladım. Kan ve şiddet yok ama karakterin davranış ve halleri pek de örnek alınmaması gereken şeyler. Yapılan şaka ve senaryoyu düşününce çocuklara yönelik bir iş olduğu da bariz ama bilemedim pek. Çocuklarınıza güveniyorsanız ve sonrasında bazı kısımları yeniden eğitebilirim diyorsanız izletin.

Senaryo ve hikayeyi düşününce klişe yerleri de var ama hoş detayları da vardı. Hoş ve elle tutulur yanları benim için üstün geldiğinden o klişe ve gereksiz şeyleri göz ardı edebiliyorum. Bayağı sonunu ve planlarını merakla izlediğim bir filmdi. Normalde hiç umrumda olmayan ve zihnimde bile pek yer edinmeyen Cruella’nın doğuş hikayesini çok iyi anlatmışlar. Emma Stone da bu tarz karakterleri çok iyi canlandırıyor. Bayağı beğendiğim bir film oldu.

Filmin bir başka güzel kısmı da giysiler ve dekorasyon tasarımlarının güzelliği. Bu konuda gerçekten muhteşem bir iş çıkarmışlar. Filmin doğasını ve kalitesini baya yükseltiyor.

Hiçbir beklentim olmadan izlediğimden çok beğendiğim bir film oldu. Şaşırtan ve eğlendiren kısımları boldu. Keyifliydi.

Double Suicide (1967) İnceleme

Bu filmi yeni izledim. Baya sıkıcı ve yetersiz buldum. Normalde Japon sinemasından her şeyi bir nebze olsun severek izlerim. Ama bu fenaydı.

Öncelikle diyaloglar çok kötü olduğundan haliyle oyunculuklar da kötüydü. Her şeyi sözel olarak anlatmaya çalışıyorlar. Görsel olarak aktarabileceğin her şeyde sözele kaçmak ucuz yönetmenlik olarak görülüyor. Filmin ilk başları çok ilginç bir şekilde başladığından ve Kabuki tarzı bir film canlandırmaya çalıştığından diyalogları bilerek öyle sanatsal bir anlama bürmeye çalıştıklarını sandım. Ama sonrasında harbi harbi kötü yazılmış oldukları acıyla anladım. Diyaloglar kötü olunca filme pek de odaklanamadım. Bir fahişeyi durumundan kurtarmak isteyen ve ona aşık olan bir tüccar(?) adam var. Bu olurken etrafından ve toplumundan ona karşı bir yargı ve baskı oluşuyor. Ve bir yandan da para toplamaya çalışıyor. Ama sonrasında gerçek karısı ile ilgili problemler olurken bir anda karısı para falan veriyor. Anlamıyorum yani hiç motivasyonu. Sonra o karısını babası alıp götürüyor. Sonra bu adam fahişe ile kaçıyor falan ama sonrasında intihar ediyorlar beraber.

Asla önerdiğim bir film değil. Bir 20 dksı iyi gitti diye hatrına bitirdim diyebilirim. Bir de sonunda çok daha ilginç olaylar olur gibi bekledim ama olmadı. Kabuki tarzı bir şeyler olunca hoş detayları olan ve sonunda da güzel bir bağlamı oluşur sandım. Bir hayalkırıklığıydı kısacası.

Fear and Loathing in Las Vegas (1998) İnceleme

Terry Gilliams ve filmlerinin sinematografi çok hoş ve eğlenceli oluyor. Özellikle düşsel ortamların yaratımı ve o ortamdaki saçmalıkları çok iyi verebiliyor. Ve bugün yazacağım film ile de bu rüyaları daha çok uyuşturucu sebebiyle ortaya koyuyor. Film bu yönleri çok güçlü ve uyuşturucu kullanırsanız böyle saçmalarsınız diyor ama bunun dışında esinlendiği kitap ve yılları yansıtması açısından çok yetersiz kalıyor.

Johnny Depp’in yine Karayip Korsanları filmindeki gibi hareketli ve garip tavırlı oyunculuğu bu filmdeki rolü ile de birebir uyuşuyor. Johnny Depp ve Benicio del Toro’nun bir dergi için yazı çıkarmak için Las Vegas’taki bir yarışa gitmelerini ve bu yol boyunca bol bol uyuşturucu tükettikleri bir film. Dediğim gibi Johnny Depp’in ilginç oyunculuğunun üzerine Terry Gilliams’ın rüya gibi sahneleri ile film bu uyuşturucu etkisini güzel yansıtıyor. Kullandığınızda başınıza ne kadar kötü şey gelebilirse onları çok iyi ortaya koyuyor. Ama filme dönüştürdüğü kitabın anlamını ve anlatmak istediğini çok iyi veremediğini duydum. Kitap daha çok o dönemin alt kültür insanlarının hayatlarına dokunan ve o zamanlardan oluşmaya başlamış belli insan korku ve nefretlerinin üzerine bolca dokunan bir anlatımı varmış. Fakat filmde bu korku ve nefret durumlarının ara ara ekrana yansıtsa bile hepsi o dönemin bir olgusu gibi değil de uyuşturucudan iyice kafayı yediklerinden saçmalıyorlarmış gibi geliyor. Bu kısımlara da dokunabilen bir yapım olsaydı cidden çok daha harika bir iş çıkabilirmiş.

Eğer uyuşturucu kafasını güzel bir sinamatografiyle izlerken bir yandan Johnny Depp sağda solda gariplik taslasın bana yeter diyorsanız bu konuda çok güzel bir film izleyeceksiniz. Ama iyi bir hikaye ve anlatım peşindeyseniz bu konuda hiç bir şey yapamayan bir filmdir.

Woman in the Dunes (1964) İnceleme

Hiç hayatınızda bir yere kısılı kaldığınızı tek yaptığınızın tamamen bir takım birilerinin isteği ve keyfine bağlı olduğunu hissettiniz mi? Türkiye’de yaşıyorsanız bunların hepsini hala hissediyorsunuzdur ama konumuz şuan bu değil. Bu film de ister istemez bu havaları ve düşünceyi barındıran bir haldedir.

Böcekleri araştıran ve onlar hakkında bilgi toplayan bir adam çöle yaptığı gezisinde geri dönmek için binmesi gereken otobüsü hafif isteyerek kaçırır. Çölde olmak onu aşırı mutlu ve huzurlu etmiştir. Zamanın nasıl geçtiğini farketmemiştir bile. Ama geceyi geçirecek bir yere ihtiyacı olduğundan o bölgedeki köylülerden yardım ister. Köylüler de onu büyük bir çukur gibi yerde bulunan bir evdeki kadının yanına yerleştirirler. Kadınla adam sohbet eder ve ihtiyaçlarını görür. Bu sohbetlerinde bir iki kere sabah ayrılacağını bildirmesine rağmen kadın ne demek istediğini anlamaz. Öyle bir şeyin olmayacağını gülümser şekilde söyler. Adam ise kadının bu hallerine anlam veremez ama gideceğinden emindir. Sabah olup eşyalarını toplayıp yukarı çıkması için lazım olan merdivene baktığında orada olmadığını görür. Merdiven yukarıdan çekilmiştir. Kadın da tüm gece köylülere lazım olan kumu kazdığından yorgun bir şekilde uyumaktadır. Adam her ne kadar yukarıya elleriyle de çıkmaya çalışsa beceremez. Kayan kumlar onu gene aşağıya indirir. Kadını uyandırıp olanı anlatsa bile kadın yine böyle bir şey olmayacağını söyler. Adam orada kadınla sıkışıp kalır. Bu durum filmin başlarında kadının tavrı nedeniyle onun bir oyunu gibi gözükse de köylülerin onları esir alması olduğunu bir süre sonra anlıyoruz. Kadın bile orada kaç yıldır kaldığından artık kaçmanın veya oradan çıkmanın bir yolu olmadığını anlamıştır. Filmde adam her ne kadar orada yaşamaya başladıysa bile ilk eline geçen bir fırsatta yürüyerek yol almaya çalışır ama çöldeki kumların durumunu bilmediğinden çöken bir kumula saplanır. Köylüler onu bulup yeniden kadının evine koyarlar. Her ikisi de artık karı koca gibi yaşamlarını sürdürür. Kadının oradaki tek hayali bir radyoya sahip olmaktır. Tüm köylüler için yaptığı çalışmaları bir radyo satın alınmasını sağlamak için yapmaktadır. Adamın ama tek hayali artık oradan kurtulmak olmuştur. Hayattaki tek amacı zaman geçtikçe bu olmaya başlamış artık başka bir şey uğruna yaşamaz olmuştur. Filmin sonuna gelindiğinde bu seviye o kadar adamı sarmalamıştır ki kaçma şansı olsa bile kaçmamıştır. Yakın zaman önce bulduğu kumlardan su çıkarma tekniğini köylülere tanıtma isteği öncelikli oluşmuştur. Asıl amacı yerine yan bir amaç ekleyerek asıl amacın tamamlanıp bitmesinin önüne geçmek ister hale gelmiştir. Çünkü bundan önceki hayatı da sanıldığı kadar mutlu ve huzurlu bir şey olmadığını düşünmeye başlar. Orada bir düzen kurmuş ve bozmaya hiç niyeti yoktur. Dışarı çıktığında yapmak istediği veya ulaşmak istediği bir şey kalmamıştır. Görüşleri ve hayal gücü orada buluna buluna körelmiştir. Dediğim gibi tek amacı oradan kaçmak. Bu gerçekleştiğinde bir amacı kalmayacak.

Sıkışıp kalmayı ve bu sıkışıklıkta hayatlarımızı idame ettiğimiz bir hayatımızın olduğunu güzelce yansıtan bir filmdir. İnsanlığı ve onun amaçlarını sorgulatıyor ve biraz varoluşsal mesajları bulunuyor . Kavanozdaki kurbağa deneyi gibi bir film.

Au Hasard Balthazar (1966) İnceleme

Yakın bir zaman önce Pickpocet filmini yazdığım Robert Bresson’dan yine yakın kalitede bir film olan Au Hasard Balthazar isimli dram filmi ile beraberiz. Yönetmenin tarzı ve imzasını yine bolca hissedebiliyoruz. Durgun sakin yüzlerine bürünmüş insanlar, etkileyici yakın el çekimleri başta olmak üzere görüntüleri derken yönetmen yine bize aynı tadı sunuyor. Hikaye anlamında Dostoyevski’nin Budala romanındaki bir parçadan etkilenildiğini düşünülüyor. O da bir eşşeğin etrafındaki insanlar ve ona ve başkalarına olan tavırları ile olan kısmıdır.

Filmin hikayesinin uzun uzun konuşmaya değer bir kısmı yok. Gerçekten bir eşşeğin hayatını ele alıyor ve buna herkesin ne kadar yükseleceğini veya ilgi duyacağını bilmiyorum. Hikaye anlamında beni de çok açan veya etkileyici kısımları oldu diyemem ama eşşeğin oyunculuğu cidden mükemmeldi. Şaka falan yapmıyorum. En başta dediğim gibi Robert Bresson’un filmlerinde durgun ciddi suratlı oyunculuklar var demiştik. Bunun sebebi de aynı sahneyi istediği formata gelene kadar çekmesinden dolayı oluyor ve yönetmen de böyle olmasını istiyor. Ee haliyle insanlardan duygu alamayınca en çok duygu ve oyunculuğun var olduğu bir tek eşşek kalıyor. Eşşek cidden her hareketi ve duruşu ile beni etkiledi. En son ölümüne yakın kaçıp yaylalara gittiğinde tepeden aşağıya doğru bir bakışı var. Cidden görülmeye değer güzel bir performanstı. Onun dışında eşşeğin var olduğu her sahne hoş ve güzeldi. Normalde eşşek de Robert Bresson’un aradığı durgunlukta duygusuz bir hayvan olmasına rağmen filmin parlayan yıldızı olmuş. Her nasıl olduysa şaşırdım ve beğendim.

Filmin hikayesi hakkında şunu net bir şekilde diyebiliriz ki yönetmen sizin bir eşşek olduğunuzu ima ediyor. Çünkü bizim de etrafımızda şiddettir, aşktır, kavgadır, gürültüdür olup bitiyor ama hiçbirimiz bu konuda doğru düzgün bir şey yapmıyoruz. Hepimiz birer eşşek gibi sadece izliyoruz ve hatta çoğumuz gerçekten anlamıyor. Belki de bizim de bu olanlar olurken çektiğimiz acılar oluyor. Yine yönetmen burada da eşşeğin işkencelerini sunuyor. Hikayenin ayrı ayrı belki pek bir şey anlatmıyor ama geneline bakıldığında bunu çıkarmamız mümkündür.

Kısacası Robert Bresson tarzında hoş bir sanat filmi. Anlattığı konu veya durum ilginizi çekerse izlenebilir. Siyah beyaz olarak çok net görüntülere sahip bir film.

Come and See (1985) İnceleme

Savaşın halk üzerinde etkilerine hatta genç bir erkeğin savaşmak için can atmasıyla başlayıp psikolojisini tümden değiştirecek şekilde ilerleyen bir film. Sovyet Rusya’nın Belarusya civarında olmuş olaylara vurgu yapmak için çektiği bir film.

Karakterimiz daha çocuk denebilecek yaşlardan yeni ergenliğe geçmiş yaşlarda diyebileceğimiz bir yaştadır. Film bir arkadaşı ile savaşa gitmek için kumların arasında silah aramasıyla başlamaktadır. Savaşın daha tam ne olduğunu bilmemektedir ve katılmak için can atmaktadır. Annesi falan buna çok karşı olsa bile gider. Yeni geldiği giysilerinden halinden her şeyinden bellidir. Askerler bu kısımlarda aşırı mutlu ve eğlenceli zamanlar geçirir haldedir. Bu dinlendikleri kamptan yakından ayrılacaktırlar. Ama giderken yeni gelen karakterimizi komutan götürmek istemez ve orada bırakır. Orada kalan sadece bizim karakterimiz değildir ve daha önceden de gördüğü bir kızdır. İkisi sohbet ederken o bölge fena halde bombalanırlar. Savaşın ilk şokunu orada geçirirler. Kızla bir yolunu bulup kaçtıklarında geri köyüne döndüğünde kimse yoktur. Hala savaşın ciddiyetini alamamış karakterimiz bir yere gittiklerini zanneder. Ama kız köşe öldürülmüş cesetleri görür ama çocuk bombalar sonucu fena sağırdır. Çocuk bunları görmese bile saklandıklarını düşündüğü bir yere kızı götürmeyr çalışır. Oralara geldiğin ise cidden öldürüldüklerini ve artık var olmadıklarını anlar. İkinci büyük savaş şoku kırılımını da bu kısımda gerçekleşir. Orada ailesi olmasa bile yine kaçmış birilerini bulurlar. Elinde bulduğu silahı alıp yemek bulmak için büyükler bir yerlere gitmek ister ama çocuk silahı vermez ve o da gider onlarla. Çamurdan yaptıkları ve üzerine sırayla tükürdükleri Hitler heykelini de yol üstünde askerlerin geçebileceği bir yere dikerler. Bu sırada tabii yine saldırı ve pek çok şey yaşanır ve tek kalır. Bu tek yolculuğunda yine baya farklı şeyler yaşar ve psikolojisinin zorlayan anlar yaşar. Hatta film ile ilgi en heyecanlı ve izlemesi nefes kesici kısımlar buralardır. Ama en önemlisi filmin sonuna geldiğimizde belki bir haftalık olay örgüsüne rağmen karakterin ne kadar değiştiği gözler önündedir. Ama bu değişimi en iyi yine bu dost asker grubu ile yeniden karşılaşıp orada daha önceki kendisi gibi bir yeni geleni görmemizle olur. Hatta ikisinin çamurda yerde yatan bir Hitler tablosuna baktığı anda yan yana gelirler. Yeni gelen tabloya sadece bakmaktadır ve bir şey yapmamaktadır. Ama bizim karakterimiz artık nefret ve düşmanlıkla dolu haliyle tablonun üzerine tonla kurşun akıtır. Bu kurşunlar akarken her birinden sonra kafasında zamanın geri aktığı Hitler’in yaşamından görüntüler çıkar. Her birinde yine ateş eder ve her birinde zaman geriye akar. En son ateş etmeyi ise Hitler’in bebekliğine geldiği an durdurur. Bebek haline vurmaması Naziler gibi olmadığını en azından çocuklara saygılıyız anlamı taşıyan bir anlamı vardır. Sonrasında tablodan ayrılır ve askerlerin arasına yeniden katılır ve film orada bitse bile savaşın daha bitmediğini uzunca yürüyüşle gösterir.

Aralarda sıkılsam ve bunalsam bile genel anlamda çok güzel bir filmdi. Karakterin psikolojik değişimini çok yumuşak ve çok iyi şekilde sunmuştur. Savaşın küçük halk açısından etkilerine odaklanmış ve cidden çok iyi ele almış. Uzun shotları ile de bir ilerleyiş ve gerilimi ara ara göstermiş. Zihinsel etkilere odaklı olmasına rağmen filmin bütçesi baya yüksekmiş sanırım çünkü baya bomba ve köy yangını gibi anlar var. Hani şimdiki zamanlarda olsa effectle ucuz işçilik yapıp atılıyor ama eskiden bu kısımları özel ve itina ile bombalayıp yakarak çektiklerini düşününce baya emek ve para var gibi geliyor. Hatta bundan eski ve o zamanlarda çekilmiş pek çok filmde bile savaş kısımları çok ufak kamera ve set trickleri ile ele alındığını düşününce bunu biraz daha çok taktir ettim diyebilirim.

Kısacası film savaş ve etkileri üzerine film severlere cidden kesinlikle gidecek bir filmdir. Onun dışında izlemek isteyenler için pek bir şey diyemiyorum ama sıkıldığınız kadar bir şeyler de gözlemleyebileceğinize inanıyorum. Cidden beğendiğim bir filmdi.

3 Godfathers (1949) İnceleme

Sırf Mandalorian dizisinde ilham alındığını öğrenince bir merakla izlediğim bir filmdi bu. İsminden ve afişinden anlaşılacağı gibi bir bebek var ve onu korumayı kollamayı amaç edinmiş 3 adam var. Ama asıl merak konusu bu çocuk bu 3 adama nasıl kaldı ve ne gibi sorunlarla baş edicekler. Bu kısmı önemli.

Öncelikle beklediğim haraketliliği ve aksiyonu pek bulamadım. Bu filmi günümüz yapımı olan Mandalorian ile de birebir karşılaştırmak uygun olmaz ve zaten karşılaştırıcak olsak bile sadece temanın benzer olduğunu ucundan değinebiliriz. Şimdi film 3 kovboyun bir köye gelip sıkıntı ve sorun çıkarması ile başlıyor. Bu kovboylar tamamen kötüler ve köyün şerifi de bunların peşinden kovalarken su mataralarını ve içlerinden birini yaralıyor. Bu üçlü az bir miktar suları kalmış ve yaralı arkadaşları ile ıssız çorak topraklarda yol alıyorlar. Amaçları haritada belli bölgelerde bulunan su depo veya benzeri yerlere varmak ama şerif hep bu kısımlara adam yollayarak bunu engelliyor. Adamlarımız o kısımlarda toplanan insanları farkettiğinden dolayı yaklaşamayıp yine yollarına devam ediyorlar. Yol üzerinde sanırım kaza yapmış bir araç görüp içerisine gittiklerinde yeni doğum yapmış bir kadını buluyorlar. Bu kadın ne kadar sınırlı kaynağı ile çocuğa ve kendisine bakmış olsa bile ölümü yakındır. Onun için çocuğu bu üç adama manevi babalık vererek emanet ediyor. Adamlarımız da bunu mecbur kabul edip kadını gömüyorlar. Hem çocuk bakmayı ellerindeki kitapla öğrenirken hem de şeriften kaçtıkları çöl topraklarında hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Filmin spoilersız hali temelde bundan ibaret ama ilerisinde de çok büyük olaylar olmuyor. Klasik eski Amerikan filmi klişeliğinde ilerliyor ve kendince mutlu bir sona ulaşıyor. Ben bu filmi açtığımda umudum daha fazla aksiyon ve tehlike gerektiren durumlarda çocuğu korumaya çalıştıklarını görmekti. Ama bunlar pek olmuyor sadece çölde ölmeden çocuğu bir şehre götürmeye çalışıyorlar. Ne kadar başarılı oluyorlar orasını ayrı bir konu. Filmin motivasyon ve amaç konusunda karakterler güçsüz, anlatım ise klişeliğine rağmen hızlı. O konuda azıcık kurtarıyor. Filmin sonu ise mutlu olması için yine motivasyonu zayıf halde bağlanmış halde. Çok tavsiye edilecek bir film değil.

Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

Mortal Kombat (2021) Spoilerlı İnceleme

90’lardan beri favori dövüş oyunlarımızdan olan Mortal Kombat’ın filmi geldi. 1995 ve 1997 yıllarında da çıkmış ve oyunun popüleritesine belli ölçüde katkı sağlamış filmleri var olsa da büyük ve yeni effectlere sahip olan bir filmi yoktu. Bu film ile bu eksikliğimize çare oldu ama o kadar da lazım olan bir film değildi.

Filmin ilk yarısı karakter ve hikayeyi oluşturmak adına sakin diyebileceğimiz ama aksiyon sahnelerinden de asla mahrum kalmayan haldeydi. Diğer kısmında karakterler ve güçleri yerine oturunca aksiyonun dozu biraz arttı. Ama bu artış bence hala yeterli değildi. Dövüşler, hamleler ve ölümler gerçekten güzel olsa bile bir ağırlığı yoktu. Adam orada diğer adamın kafasını patlatıyor ama o patlatma çok sıradan veya normal kalıyor. Bir tek Kung Lao’nun şapkasıyla birini yardığı kısmı cidden hissedilir buldum. Neden bu konuda zayıf kalındığından emin değilim ama aksiyon konusunda yine de verebileceği kadar verdi. Her karakterin filmde değilde oyundaymış gibi tavırları da gözden kaçmıyor. Bu iyi mi kötü mü bilememekle bir film için lazım olmadığını söylemek yeterli sanırım.

Hikaye anlamında bir şey anlatmanın anlamı olacağını sanmıyorum çünkü bu film için pek de önemli değil. Motivasyonlar ve bağlamlar zaten zayıf. Bu film zaten bu kısımları için izlenmez. Daha çok dövüşleri için izlenir ve o konuda tatmin eder. Çünkü dünyanın en anlamsız ve gereksiz ana karakterinin olduğu bie hikayede ne bağlamı bekleyebilirsiniz ki?

Müzik anlamında çok etkileyici ve kendine özgü kısımları olmasa bile arada orginal Mortal Kombat müziğini duymak hoştu. Hafif nostaljiyi aktarabildi.

Birçok eksiği olmasına rağmen kötü bir film değil eğer sadece dövüş ve vurdu kırdı arıyorsanız. Günümüz görsel effectleri ile bence gayet iyi iş çıkarmışlar. Dediğim gibi aksiyonu daha ölümcül hissettirse daha iyi olurdu ama böyle de çok eksik bir yanı yok. Çok az da olsa gidip oyunları oynama istediği doğdu.