Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Nomadland (2020) İnceleme

Yılın dram filmlerinde zirveye oynayan bir isim Nomadland, insanı günlük hayatından alıp başka bir hayata en iyi aktarabilen bir film olarak yorumlayabilirim. Bir kadının Nomad olma yolunda yaşadıklarına odaklanan bir film. İçerisinde ekonomik zorluk ve çabaları da gösterse bile buradan bize bir duygusal bağ kurmuyor. Daha çok kadının hislerine, yaptıklarına ve karşısına çıkan durumlarla filmi tanımlıyor. Tüm bu ekonomik olaylara ve baş kaldırılara odaklanmamasına rağmen Nomad olmanın ne demek olduğunu belki de sadece kadının üzerinden daha iyi aktarmaktadır.

Kameramız hep Nomad kadınımız Fern’ün yanındadır. Genelde oluşan durumlarda onu çekse bile çevresini de göstermekden çekinmemekdir. Böylelikle öncelikle kadına sonrasında hemen yanında olanlara odaklandığımız bir durum oluşuyor. Fern’ün yolda olduğunu ve değişen çevresini de bu şekilde çok rahat gözlemliyoruz. Bu her zaman yolda olma durumumuza bir de kadının kaybettiği bir insana olan duygusu da yüklü haldedir. Her ne kadar yaptığı Nomad’lik tarzına uymayan bir bağlılık olsa bile filmde bu duygudan arınmanın veya alışılabilen bir hale gelmesini çok iyi anlatıyor. Hiçbir şekilde ajitasyonun yapılmadığı tamamen normal bie duygular gibi anlatılması asıl etkileyici yapan kısmıdır.

Filmin renk tonları çok yumuşak ve genelde soğuk bir renk paleti var. Bunlar o soğuk duyguyu görsel anlamda iyi bir şekilde canlandırmaktadır. Müziklerini de Ludovico Einaudi bestelemiş. Filmin ambiyansına girmemek için daha ne olsun?

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Azizler (2021) İnceleme

Bu filmi çok fazla beğenmeyen olmuş ama bana göre güzel bir filmdi. Öncelikle filmin absürt bir havasının olduğunu bilerek izlemek lazım sanırım. Taylan Kardeşler imzalı ve Berkun Oya’nın senaryoda emeği geçtiği, bana göre eğlence dozajı yerinde bir filmdi. İçerisinde zaten tonla bildiğimiz usta oyuncu var ve her biri rolünün hakkını cidden vermiş. Özellikle çocuk karakter mükemmel bir detaydı diyebilirim. Sadece onunla kalmayıp her bir karakterin bir hikayesini yaşantısını hafif eğlenceli bir dozda izlemek hoştu. Tamam öyle mükemmel bir mizah anlayışı yok tabii ki ama işlediği konuyu ve durumun cılkını asla çıkarmamış ve en keyifli şekliyle önümüze koymuşlar. Bu yüzden yaptıkları absürt mizahın bence başarılı bir örneğidir.

Film her bir karakterin boğuştuğu aslında hayatımızda hep var olan bu sorunları hoş bir dille ele almıştır. Buram buram yalnızlık duygusunu işleyen bir filmdir. Bu duygunun etrafında kültürel ögelere de bolca dokunur. Bu dokunmayı klişeliğe inmeden yaptıklarına inanıyorum. Filmi beğenmeyenlerin genelde anlattığı şeyi anlamadığını ya da gösterilen durumun alt metnini iyi okumadılar sanırım. Böyle diyorum ama bence çok sade ve ne anlattığı çok belliydi. O yüzden neden aşırı negatif yorumlar yüklendi hiç anlamıyorum. Neyse siz kimsenin zevkini önemsemeyin. İzlemek istiyorsanız izleyin, istemiyorsanız da izlemeyin. Ha benim fikrimi sorarsanız bence iyi bir film.

Konudan tamamen bağımsız şekilde arka planda var olan objeler ve eşyalar çok ilgimi çekti. Karakterlere değil de genelde onlara yoğunlaştım. Neden bilmiyorum. Anlattığı bir anlamları var mıydı, yok muydu tam emin değilim ama hoştular sadece.

Death to 2020 (2021) İnceleme

Çoooooook kötü belgesel tarzı bir komedi denemesi olmuş. 1 saat 10 dakikalık süresine rağmen son dakikalarında uyuyakaldım. Adından da anlaşıldığı gibi 2020 yılında neler oldu neler bittiği büyük çoğunlukla ABD açısından ele alan bir belgeseldi diyebiliriz. Bir takım gerçekten ilham alınarak hayali karakterler oluşturulmuş ve bir yandan onların konuşmaları ile dünyadaki en gerekli işlerdeki en gereksiz insanları göstermeyi planlamışlar. Diyaloglarında bu saçmalığı bolca kullanmaya çalışmışlar ama cidden aşırı cringe duyduğum şakalardı. Çok ünlü olmasa da birçok kişi tarafından tanınan oyuncular vardı. Onların adına üzüldüm böyle bir projede yer aldıkları için. Özellikle Samuel L. Jackson’a üzüldüm. Halbuki onu görünce güzel bir şey izleyebilirim diye ummuştum. Netflix’in yaptığını düşününce onun ortalama kalitesinde bir içerikti ama büyük bir zaman kaybı.

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Kynodontas/Dogtooth (2009) İnceleme

Yorgos Lanthimos’un elinden çıkmış bir başka distopik film ile daha beraberiz. Platon’un mağara alegorisi mantığında bir senaryosu ile bir ailedeki çocukların gelişim ve öğrenimlerinin ebeveynleri tarafından nasıl farklı ele aldığını görmekteyiz. Ben bu filmi izlemediğimi sanıyordum fakat lisede izlemişim ama o zaman hiçbir şey anlamadığımdan aklımda pek yer edinmemiş. Lanthimos’un filmlerinin ne kadar farklı bir anlatı veya evren içerisinde olduğunu konuşmuştuk ve buna alışmak cidden biraz zaman alabilen tarzdadır. Film her ne kadar bir aileyi gösterse bile aslında altında verdiği mesajla bir devletin yönetiminin metaforlaştırılması olarak yorumlanabilir.

Bahçeli bir evin içinde normalde bakıldığında yaş olarak büyük veya yetişkin diyebileceğimiz üç çocuğun bir baba ve anne tarafından her şeyden izole olduğu gibi çoğu bilgiden de uzak yaşam sürdürdüğü bir aile bulunmaktadır. Zaten filmin başında birçok kelimenin radyo tarafından farklı anlamlarla tanımlanmasını duyarak başlıyoruz. Çocukların o evden başka bir dünyaları yok ve dışarısının ne kadar tehlikli olduğundan bahsedilen bir korku içine oturtulmuşlardır. Dışarıda tehlikeli kediler vardır ve onları görünce dizleri üzerinde köpek takliti yapmaları gerektiği eğitilmiştir. Bu evi bir devlet anlamında Kuzey Kore olarak ve evin babasını da Kim Jong Un olarak hayal edebiliriz. Filmde çocukların kendi isimleri bile yoktur ve böyle bir bireysellikten uzak haldediler. Ama başından beri böyle eğitildikleri için hiçbir şeyden haberleri yoktur. Babaları eve balık getirmek istediğinde bile çocukların dışarda deniz gibi bir şeyin varlığını hayal etmesinler diye havuzda oluşmuş varlıklar gibi senaryolamaktadır. Bunun dışında eve köpek getirmek istediğinde de annelerinin onu doğuracağı şeklinde yalan söyler. Bu gibi pek çok yalan ardında aynı Platon’un mağara alegorisindeki insanlar gibi yaşamaktadırlar. Ama en büyük kızın eve gelip erkek kardeşi ile cinsel ilişkiye giren güvenlikçi kadın sayesinde azar azar da olsa bir takım bilgiler edinmeye başlar. Hatta ondan aldığı bazı kasetlere ulaşması sonucu dışarıda da bir dünya olduğunun farkına varmaya başlar. Kasetten öğrendiklerinin birçoğunu anlamasa veya farklı yorumlasa bile dışarıya olan merakı artar. Ama ailesi tarafından hep köpek dişi düştüğü zaman dışarı çıkabileceği öğretilmiştir. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp köpek dişlerini kırar. Artık dışarıya çıkabilecektir. Dışarıya çıktığında ise arabalarının bagajına girer ve film biter. Çok muammada kalmış veya anlamsız bir son gibi gözükse de aslında olay çok basittir. Babasından öğrendiği gibi dışarıya adımını ancak araç içerisinde kalarak güvenliğini sağlayacağının öğretilmesidir. Her ne kadar bazı zincirleri kırsa bile varacağı dünya için çok yabancıdır. Yönetmenin de bu yabancılığın pat diye bitmeyeceğini bu ufak bitirişle çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

İçerisinde ağır miktarda metaforun bulunduğu ve bu yüzden de izlemesinin veya algılanmasının yavaş olduğu bir filmdir. Ama yarattığı bu distopik ev içerisinde devlet yapısından aile yapısına kadar çeşitli olayları anlatma şekli aşırı güzeldir. Filmde izlemeyi zorlaştırıcak bir diğer şey ise duygunun az olmasıdır ama bu aslında filmin aktarmak istediği durum için en ideal seçimdir. Çünkü hiç bir devlet veya yönetimde sevgi gibi veya benzeri bir duygu bulunmaz. Her şey düz sade ve gösterildiği veya anlatıldığı kadar basitliktedir. Hatta filmin renk tonu da bu sadeliğe uygun yapılmıştır. Aşırı beğendiğim bir filmdi.

Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Soul (2020) İnceleme

Animasyon dünyasının geldiği nokta beni bu film ile baya etkiledi. Her ne kadar ruhani boyutu da ele alsa bile görsel anlamda hem gerçekçi hem de baya etkileyici bir tasarımı vardı. Şehiri gösterdiği her karesinde birçok detay görmek güzeldi. Animasyonların bu derece güzel işler çıkarmasını baya takdir ettim.

Hikayesi olarak isminden de anlaşılacağı üzere biraz ruhani tarafı olan bir film. Bir jazz öğretmeninin sonunda bir jazz efsanesi olam Dorothea Williams ile bir gösteri düzenlemek için banda kabul edilir. Bunun üzerine o sevincin getirdiği dikkatsizlikle yolda giderken bir çok ölümden döner. Ama en sonunda yaşadığı bir hadise ile komaya düşer. Komada olmanın sonucu ölüm çizgisinde ilerlerken hayatta en çok istediği şeyi gerçekleştirememenin sonucu geri kaçmaya çalışır. Kaçarken o ölüm köprüsünden düşerek bebek ruhların oluşturulduğu bir alana gelir. Bebek ruhlar her birine belli özellikler aktarıldıktan sonra dünyada yaşayıp ölmüş birinden mentorluk alarak dünyaya gitmek için bir kıvılcım yakalamaları sağlanır. Bizim jazz hocasını da bu mentorlardan biri sanıp gerekli yere götürürler. Rastgele başkasının ismini alıp kendisine bir çocuk emanet ederler. Artık milyonuncu çocuğun emanet edildiği bir ortamda kendisine 22 numaralı bir ruhu emanet ederler. Anlaşıldığı gibi 22 kaç bin tane mentorun denemesinden geçmiş olsa bile asla o dünyaya gitme kıvılcımına ulaşamamıştır. Hayatla ilgili her şeyi bildiğini ve hiçbir şeyin onu heyecanlandırmadığını söyler. Ruhları mentorlar “Hall of Everything” adındaki mekanda çeşitli dünyavi şeyleri denetip etkilenmesini sağlamaya çalışırlar. Bizim jazz hocası da orada bazı güzel şeylerin kokusu ve tadı olmadığından pek etkileyici gelmediğini farkeder. Bu arada jazz hocası dünyaya geri gidip en büyük hayalini gerçekleştirmek istemektedir ve onun için 22’inin kıvılcımı oluşmuş rozetini kendisi alırsa geri gidebileceğini düşünür. Kıvılcımı oluşmasa bile bir hata sonucu ikisi de dünyaya düşer. 22, jazz hocasının bedenine, jazz hocası da onun yanındaki kedinin bedenine düşer. İkisi hem vücut değiştirme yöntemi ararken hem de hayatın önemini kavradıkları çok ilginç bir maceraya başlarlar. Hem güldüren, hem ağlatan hem de düşündüren çok güzel detaylara sahip bir animasyondur.

İçerisinde pek çok kültürden ögenin ufak ufak gösterilmesi dışında jazz ile beraber siyahi insanların hayat ve tarzlarının da bolca gösterildiği ve bunun dünya kültürüne olan dokunuşunu çok güzel anlatmıştır. Ruhani boyuta iken gösterilen pek çok ünlü başarılı isimle yine ayrı bir detayı vardır. Her yaştan insanın mutlaka keyifle izleyeceğini düşündüğüm benim için mükemmel bir animasyon filmdi.