50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Malcolm & Marie (2021) İnceleme

Zıtlığını siyah beyaz rengi ile de ekrana yansıtan uzun uzun bu zıtlıktaki iki insanın tek bir gecedeki tek bir olayı ile derinlemesine giren bir anlatım. Zendaya ve David Washington’ın oyunculuğunu üstlendiği iki eşin bir gala sonrası kavgalarının alevlendiği ama hemen akabinde yine aşkla doldukları, modun bir bu taraftan bir şu tarafa geçtiği bol konuşmalı bir filmi.

Malcolm yönetmenliğini yaptığı bir film galası sonrası beğenilerinin üzerine evde aşırı heyecanlı ve mutludur. Ama Marie ise çok suskun ve durağandır. Bir problemin olduğu çok açıktır. Uzun süre bu ikilinin zıt tavırlarıyla Malcolm’un filmi hakkında konuşmalarını dinleriz. Ama sonrasında Marie’nin derdi ortaya çıkar ve ortam alevlenmeye başlar. İkisi de tüm geceyi kaplayacak problemlerin fitilini o an yakar ama bu tam belli olmadan kavgayı bitirip dağılırlar. Sonrasında Malcolm’un yine bir şeyler açmasıyla ilerleyen dakikalarda can alıcı sözlerin ve olayların anlatıldığı moda girerler. Ama ne gariptir ki bu sefer bir yolunu bulup yine aşk moduna geçerler. Aşk modu iyice yayıldı artık durumları iyi desek bile bir şeyler olur ve yine kavga moduna girerler. Film işte bu mod değişimlerinin olduğu zıt olsa bile süren bir ilişkiye odaklanır.

Zendaya yine çok iyi bir oyunculuk örneği gösterirken David Washington bence yine kötü bir oyunculuk sergilemektedir. Genel anlamda o adamın oyunculuğunu pek sevdiğim söylenemez. Bu kötü haline bir de gıcık olunabilecek bir karakteri canlandırması ile uzun uzun konuşmalarını bir işkence gibi izledim. Filmin bir noktasında yeter baş ağrıttın artık dedim. Özellikle film konuşmaya dayalı olduğundan sıkılmamız için hareket unsurunu yerleştirmeye çalışılmış ama bunu çok kötü yaptığı için göz yoran bir hali de vardı. Genelde uzun çekim ile tek kamera açısından olayı almaya çalıştığından karakterin dolanabileceği alan sınırlı. Onun için hep aynı çizgide aynı şeyleri yapan birini izliyorsun ve bu pek etkileyici olmuyor. Ama bunları göz ardı ettiğimizde bir ilişki veya insanın derinlemesine girmesi açısından güzel iş çıkarmış. Bu konuda baya gerçekçiliğini elinde tutuyor ve empati yapmamızı kolaylaştırıyor. Zaten filmden beklememiz gereken en önemli faktör de bence bu o yüzden beğendim diyebilirim.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Kynodontas/Dogtooth (2009) İnceleme

Yorgos Lanthimos’un elinden çıkmış bir başka distopik film ile daha beraberiz. Platon’un mağara alegorisi mantığında bir senaryosu ile bir ailedeki çocukların gelişim ve öğrenimlerinin ebeveynleri tarafından nasıl farklı ele aldığını görmekteyiz. Ben bu filmi izlemediğimi sanıyordum fakat lisede izlemişim ama o zaman hiçbir şey anlamadığımdan aklımda pek yer edinmemiş. Lanthimos’un filmlerinin ne kadar farklı bir anlatı veya evren içerisinde olduğunu konuşmuştuk ve buna alışmak cidden biraz zaman alabilen tarzdadır. Film her ne kadar bir aileyi gösterse bile aslında altında verdiği mesajla bir devletin yönetiminin metaforlaştırılması olarak yorumlanabilir.

Bahçeli bir evin içinde normalde bakıldığında yaş olarak büyük veya yetişkin diyebileceğimiz üç çocuğun bir baba ve anne tarafından her şeyden izole olduğu gibi çoğu bilgiden de uzak yaşam sürdürdüğü bir aile bulunmaktadır. Zaten filmin başında birçok kelimenin radyo tarafından farklı anlamlarla tanımlanmasını duyarak başlıyoruz. Çocukların o evden başka bir dünyaları yok ve dışarısının ne kadar tehlikli olduğundan bahsedilen bir korku içine oturtulmuşlardır. Dışarıda tehlikeli kediler vardır ve onları görünce dizleri üzerinde köpek takliti yapmaları gerektiği eğitilmiştir. Bu evi bir devlet anlamında Kuzey Kore olarak ve evin babasını da Kim Jong Un olarak hayal edebiliriz. Filmde çocukların kendi isimleri bile yoktur ve böyle bir bireysellikten uzak haldediler. Ama başından beri böyle eğitildikleri için hiçbir şeyden haberleri yoktur. Babaları eve balık getirmek istediğinde bile çocukların dışarda deniz gibi bir şeyin varlığını hayal etmesinler diye havuzda oluşmuş varlıklar gibi senaryolamaktadır. Bunun dışında eve köpek getirmek istediğinde de annelerinin onu doğuracağı şeklinde yalan söyler. Bu gibi pek çok yalan ardında aynı Platon’un mağara alegorisindeki insanlar gibi yaşamaktadırlar. Ama en büyük kızın eve gelip erkek kardeşi ile cinsel ilişkiye giren güvenlikçi kadın sayesinde azar azar da olsa bir takım bilgiler edinmeye başlar. Hatta ondan aldığı bazı kasetlere ulaşması sonucu dışarıda da bir dünya olduğunun farkına varmaya başlar. Kasetten öğrendiklerinin birçoğunu anlamasa veya farklı yorumlasa bile dışarıya olan merakı artar. Ama ailesi tarafından hep köpek dişi düştüğü zaman dışarı çıkabileceği öğretilmiştir. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp köpek dişlerini kırar. Artık dışarıya çıkabilecektir. Dışarıya çıktığında ise arabalarının bagajına girer ve film biter. Çok muammada kalmış veya anlamsız bir son gibi gözükse de aslında olay çok basittir. Babasından öğrendiği gibi dışarıya adımını ancak araç içerisinde kalarak güvenliğini sağlayacağının öğretilmesidir. Her ne kadar bazı zincirleri kırsa bile varacağı dünya için çok yabancıdır. Yönetmenin de bu yabancılığın pat diye bitmeyeceğini bu ufak bitirişle çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

İçerisinde ağır miktarda metaforun bulunduğu ve bu yüzden de izlemesinin veya algılanmasının yavaş olduğu bir filmdir. Ama yarattığı bu distopik ev içerisinde devlet yapısından aile yapısına kadar çeşitli olayları anlatma şekli aşırı güzeldir. Filmde izlemeyi zorlaştırıcak bir diğer şey ise duygunun az olmasıdır ama bu aslında filmin aktarmak istediği durum için en ideal seçimdir. Çünkü hiç bir devlet veya yönetimde sevgi gibi veya benzeri bir duygu bulunmaz. Her şey düz sade ve gösterildiği veya anlatıldığı kadar basitliktedir. Hatta filmin renk tonu da bu sadeliğe uygun yapılmıştır. Aşırı beğendiğim bir filmdi.

Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

The Lobster (2015) İnceleme

Yorgos Lanthimos’tan ne kadar distopik dursa da gerçek hayatımızda var olan olayları yine kendi üslubu ve mizahı ile harmanlayıp karşımıza sunan bir filmidir. Büyük bir toplum eleştirisi olmasının yanında yönetmenin ortaya koyduğu büyük bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Otelden başlayıp yalnız takılanların çetesine katılmasına ve oradan da büyük kaçışa doğru olan ve aslından bizden de çok uzak olamayan bir insanla yolumuza başlıyoruz. Her ne kadar film bu kısımları distopik bir ortamda sunsa bile insanın aslında içindeki psikolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Öncelikle hikayemiz bir otele gelen adamla başlıyor ama bu otel normal bildiğimiz bie otelden çok evlenmek ve kendine eş bulma amacıyla 45 günlük sürenizin olduğu bir yer. Gerçek dünyadaki toplum gibi otel de size eş bulmanız için belli dayatmaları yaptığı ve bu tarz propagandaların bol bol olduğu ve günümüz dünyası ile de dalga geçtiği kısımlardır. 45 günlük süre film için nasıl kısa bir süre ise gerçek hayatta da evlenmemiz benzer bir kısalıkta olması beklenmektedir. Otel kısımları ne kadar iç karartıcı bir mekan olsa da filmde nefes almamızı sağlayan mizah öğeleri güzelce yerleştirilmiştir. Zaten Lanthimos filmlerindeki o soğuk, duygusuz insan halleri ve bunlara dışardan eklenen komedi unsuru yapılar filmde kontrast oluştururken kendince bir denge de kuruyor.

45 günlük kalma süreleri sonucunda ya seçtikleri bir hayvana dönüşüyorlar ya da zamanlarını uzatabilmek adına avlara çıkıyorlar. David yüzmeyi sevdiğinden dolayı bir ıstakoz (lobster) olmayı seçmişti ama artık bu otelde kendisine uygun birisini bulamamanın sonucu sahte ilişki kurmaktan sıkılıyor ve kaçıyor. Dışarda yalnız takınlar gibi bir grup var ve bunların hayat anlayışı da oteldekilerin tam tersi şeklindedir ve asla evlilik ve ilişkiye sıcak bakmamaktadılar. Bunların yapısı da sanki günümüzdeki bir grup insanla da özleşecek şekildedir ve aslında modern gelişmiş insanı da vurgulamaktadır. David oraya katılıp yeni bir arayışa başlamış olsa da oranın da düzeni ona uygun değildir. Ve hatta oradaki bir kadınla bir şeyler hissetmeye başlar. Bu ikili de herkesten gizli aşklarını yaşadıkları minik, hoş bir heyecanları başlar. İnsan ne kadar sistemin kölesi olmaya karşı çıksa bile ihtiyaçları eksenin de bir aşka, bir ilişkiye de muhtaçdır.

Kaçmayı planlasalar bile çetenin liderinin olanları anlayıp kadının miyopluğundan yararlanıp onu kör etmektedir. Kör olmasına rağmen birbirlerini seven bu çift artık bu yapıya da bağımlı kalmamalarına karar verip yola koyuluyorlar. Ve bunun yanına iki insanın birbirini sevmesi koşulunda film boyunca mizahi anlamda saçma nedenlerle ortak bir yön bulmalarından bahsetmekteydi. Kadın ve adamın da dikkat çeken ortak yönü miyop olmalarıydı. Kadının sonradan kör olması ile adamla olan ortak kısmını kaybetmesi üzerine adamın da kendi gözlerini bir kafenin tuvaletinde bozması ile insanın gerçek hayatta yine kendinden fedakarlık yaparak birine bağlanmasını işlemiştir.

Filmin anlattığı dünya ne kadar karanlık bir ortam olsa bile bu alaycı haliyle o yoruculuğunu atmaktadır. Bir de yönetmenin çekim tarzında oyuncuların az prova ile doğaçlama yapmalarına müsade eden haliyle olaya daha yumuşak halde dokunmaktadır. Yönetmenin anlattığı olay yaptığı bu çekim tarzı ve seçimleri ile başka bir boyuta taşınmakta ve güzel bir film ortaya koymaktadır.