Double Suicide (1967) İnceleme

Bu filmi yeni izledim. Baya sıkıcı ve yetersiz buldum. Normalde Japon sinemasından her şeyi bir nebze olsun severek izlerim. Ama bu fenaydı.

Öncelikle diyaloglar çok kötü olduğundan haliyle oyunculuklar da kötüydü. Her şeyi sözel olarak anlatmaya çalışıyorlar. Görsel olarak aktarabileceğin her şeyde sözele kaçmak ucuz yönetmenlik olarak görülüyor. Filmin ilk başları çok ilginç bir şekilde başladığından ve Kabuki tarzı bir film canlandırmaya çalıştığından diyalogları bilerek öyle sanatsal bir anlama bürmeye çalıştıklarını sandım. Ama sonrasında harbi harbi kötü yazılmış oldukları acıyla anladım. Diyaloglar kötü olunca filme pek de odaklanamadım. Bir fahişeyi durumundan kurtarmak isteyen ve ona aşık olan bir tüccar(?) adam var. Bu olurken etrafından ve toplumundan ona karşı bir yargı ve baskı oluşuyor. Ve bir yandan da para toplamaya çalışıyor. Ama sonrasında gerçek karısı ile ilgili problemler olurken bir anda karısı para falan veriyor. Anlamıyorum yani hiç motivasyonu. Sonra o karısını babası alıp götürüyor. Sonra bu adam fahişe ile kaçıyor falan ama sonrasında intihar ediyorlar beraber.

Asla önerdiğim bir film değil. Bir 20 dksı iyi gitti diye hatrına bitirdim diyebilirim. Bir de sonunda çok daha ilginç olaylar olur gibi bekledim ama olmadı. Kabuki tarzı bir şeyler olunca hoş detayları olan ve sonunda da güzel bir bağlamı oluşur sandım. Bir hayalkırıklığıydı kısacası.

The Bad Batch Bölüm 3 & 4 İnceleme

Her bölüm 20 dakika olduğundan böyle biriktirerek izlemek daha doyurucu olabiliyor. Diğer türlü tam tadı yarıda kalmış gibi geliyor. Gerçi böyle bile hala Star Wars’a doymamış gibiyim. Hatırlarsanız ilk bölüm için çok çocuksu olmuş demiştim. Ama sonrasında ikinci bölüm ile bundan birazcık uzaklaşmışladı. Şuan 3 ve 4 ile tam Clone Wars tadında olduklarını açık bir şekilde söyleyebilirim. Hatta 3. bölümü dizinin tamamı ile karşılaştırınca daha karanlık bir bölüm olarak duruyor. Bunları göz önüne alınca diziye karşı kaybolmuş umudum hafiften yeşerir gibi oldu. Güzel keyifli bölümlerdi.

Şuan galakside düzgün bir hayat kurmaya çalışıyorlar ve bir yandan da hiç bilmedikleri babalık deneyimini kavramaya çalışıyorlar. Özellikle Wrecker ve Hunter bu yönü ile öne çıkıyor. Diğer ikili daha çok teknik işlerde yoğunlar. Bir yandan Omega’nın da becerilerini diğerlerine sunması ve kendini kanıtlaması da hoş. Bu baba kız temasıyla Mandalorian’a çok mu benzer acaba gibi düşüncelerimiz vardı ama bu konuda da bizi mutlu edecek şekilde yanıltıyorlar. Grogu daha çok özelliklerini saklamayı öğrenmiş hafif çekingen tatlı bir bebek iken Omega yaşının ve durumunun farkı sebebiyle daha çok kendisini ön plana atıyor. Bu farklı yanı seyretmesi güzel. Onun dışında bölüm 4’te Fennec Shand’ı görmemiz ile Mandalorian’da sevdiğimiz bounty hunterımızın ekibe zorluk çıkartması da hafiften bize ikilem sunuyor. Sadece kötü veya iyi diye tanımlamadan farklı motivasyonları olan karakterler görmek benim baya sevdiğim bir durum. Olaya ve dünyaya daha çok gerçekçilik katıyor. Her ne kadar yeni ve farklı dizi olsa bile Dave Filoni bize Clone Wars’u yeniden bahşediyor diyebiliriz. Devamı olduğunu ve yine saygısını koruduğunu her geçen bölüm daha iyi anlayabiliyorum. Böyle devam ederlerse daha da mutlu oluruz.

Au Hasard Balthazar (1966) İnceleme

Yakın bir zaman önce Pickpocet filmini yazdığım Robert Bresson’dan yine yakın kalitede bir film olan Au Hasard Balthazar isimli dram filmi ile beraberiz. Yönetmenin tarzı ve imzasını yine bolca hissedebiliyoruz. Durgun sakin yüzlerine bürünmüş insanlar, etkileyici yakın el çekimleri başta olmak üzere görüntüleri derken yönetmen yine bize aynı tadı sunuyor. Hikaye anlamında Dostoyevski’nin Budala romanındaki bir parçadan etkilenildiğini düşünülüyor. O da bir eşşeğin etrafındaki insanlar ve ona ve başkalarına olan tavırları ile olan kısmıdır.

Filmin hikayesinin uzun uzun konuşmaya değer bir kısmı yok. Gerçekten bir eşşeğin hayatını ele alıyor ve buna herkesin ne kadar yükseleceğini veya ilgi duyacağını bilmiyorum. Hikaye anlamında beni de çok açan veya etkileyici kısımları oldu diyemem ama eşşeğin oyunculuğu cidden mükemmeldi. Şaka falan yapmıyorum. En başta dediğim gibi Robert Bresson’un filmlerinde durgun ciddi suratlı oyunculuklar var demiştik. Bunun sebebi de aynı sahneyi istediği formata gelene kadar çekmesinden dolayı oluyor ve yönetmen de böyle olmasını istiyor. Ee haliyle insanlardan duygu alamayınca en çok duygu ve oyunculuğun var olduğu bir tek eşşek kalıyor. Eşşek cidden her hareketi ve duruşu ile beni etkiledi. En son ölümüne yakın kaçıp yaylalara gittiğinde tepeden aşağıya doğru bir bakışı var. Cidden görülmeye değer güzel bir performanstı. Onun dışında eşşeğin var olduğu her sahne hoş ve güzeldi. Normalde eşşek de Robert Bresson’un aradığı durgunlukta duygusuz bir hayvan olmasına rağmen filmin parlayan yıldızı olmuş. Her nasıl olduysa şaşırdım ve beğendim.

Filmin hikayesi hakkında şunu net bir şekilde diyebiliriz ki yönetmen sizin bir eşşek olduğunuzu ima ediyor. Çünkü bizim de etrafımızda şiddettir, aşktır, kavgadır, gürültüdür olup bitiyor ama hiçbirimiz bu konuda doğru düzgün bir şey yapmıyoruz. Hepimiz birer eşşek gibi sadece izliyoruz ve hatta çoğumuz gerçekten anlamıyor. Belki de bizim de bu olanlar olurken çektiğimiz acılar oluyor. Yine yönetmen burada da eşşeğin işkencelerini sunuyor. Hikayenin ayrı ayrı belki pek bir şey anlatmıyor ama geneline bakıldığında bunu çıkarmamız mümkündür.

Kısacası Robert Bresson tarzında hoş bir sanat filmi. Anlattığı konu veya durum ilginizi çekerse izlenebilir. Siyah beyaz olarak çok net görüntülere sahip bir film.

The Bad Batch 2.Bölüm İnceleme

İlk bölüm sonrası dizinin fazla çocuksu olduğunu hissetmiştim ve bunu karşılaştırmak adına Clone Wars’un son sezonunu yeniden izledim. Sonuç olarak gördüm ki Disney bu diziyi çıkarırken bu noktayı artıralımı harbiden demiş. Bu biraz yaşını almış Star Wars hayranları için dezavantaj olsa bile çok umursamamız gereken bir durum da aynı zamanda. Bunları dememe rağmen ikinci bölüm ile o aşırı çocuksuluğun hiçbirini görmedim. Gerçi bu bölüm 26 dakikaydı böyle tam bir doygunluk bile yaşamadığı gibi bu detayı sa bariz göstericek tarafı yoktu. Fakat bu bölümden ilk çıkan bölüme kıyasla daha çok zevk aldım hemen diğer bölüm gelse de tüketsem diye bekledim. Hele bundan önce Clone Wars’un bir sezonunu çerez gibi tükettikten sonra fena canım çekti.

Hikaye olarak bir şeylerden bahsetmek gerekirse bu bölüm Rex’i bulmaya yönelik bir çabaları olacağı belliydi. Çünkü tek Rex kaldı trooper olarak beyninde çipi olmayan ve onlara yardım edebilecek. Fakat onun bu halinden haberleri yokken nasıl olucak ki diye düşünüyordum ki gittikleri kaçakçı aracılığıyla ondan bilgi aldıkları gibi çip hakkında da biraz aydınlandılar. Böyle bakıldığında pek bir şey olmadı. Kaçakçının kaçmasına yönelik çaba ve bir takım bilgilerin toplandığı bölümdü. Omega’yı o aileye bırakıp başka bir hikaye yaparlar mı acaba diye düşünüyordum ama olmadı. Keşke olsa mıydı bilmiyorum şuanlık ama Mandalorian vari bir babalık tarzını yeniden görmek ister miyiz hiç emin değilim. Çünkü gene sert asker adamın çocuk bakıcılığı ile daha yumuşak daha baba bir karakter olmasını izleyeceğiz. Tek farkları 5 tane baba ve çocuğun ergenliğe yakın bir kız olması. Bu temanın benzerliği altında ne kadar farklı bir hikaye sunucaklar merak ediyorum. Çünkü tek izlenebilir ve merak uyandırıcı kısım o kalıyor.

Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

Nobody: İnceleme // Bob Odenkirk’lü John Wick

Tanıtımından itibaren büyük hype ile beklediğim bir filmdi. Bob Odenkirk’ün baş rolünde olduğu aşırı aksiyonu bol John Wick havasında bir film olduğu belliydi. O oyuncuyu bu tarz bir filmde görücek olmak baya merak ettirmişti ve filmi izleyince de bu beklentilerimi tamamen doldurmuş keyifli zaman geçirtmiştir.

Filmin tanıtımı ile ne izleyeceğimiz zaten belli ama bunun gelişimi ve ilerlemesi nasıl olur sorusu büyük merak idi. Çok mantıklı ve makul bir bağ ile bağlanmasa bile sunduğu arka plan kişiliği ve bol aksiyonu ile bunu bu kadar umursamamak gerektiğini gördüm. Neredeyse her şey bir kedicik bilekliği ile havalanıyor diyebiliriz. John Wick’e bakıldığında da daha büyük bir neden olan köpek ölümüne bu filmde kedicik bilekliğine atfetmeleri daha az motive getirtecek bir neden olması ile şaşırtıyor. Her iki filmin de klasik yapıyı bozup anlamsız denebilecek nedenlerle doğması çok hoş. Bir de filmin genel yapısı rus mafyası ve rambo gibi bir adamın gerilimlerinin artması givi detaylarıyla da benzer işler sunuyor. Ama bu filmin kendine özgü sunduğu mini temalar ile olaya daha büyük keyif ve eğlence katıyor diyebiliriz. John Wick tadında bir aksiyon ve daha fazlası için kesinlikle izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum.

Filmin aksiyonunun dışında en çok beğendiğim iki detay var birincisi müziklerin sekanslarla uyumu ikincisi de Hutch Mansell’in (Bob Odenkirk) arka plan hikayesi ve yeni hayatı ile ona geri geçişi diyebilirim. Bu ikisi film boyunca daha da hoşnut bir şekilde izlememe vesile oldular.

Eski filmlerden iyi tanıdığımız Christopher Llyod ve Connie Nielsen’ın da ayrıca bulunduğu fakar doğal olarak en çok Bob Odenkirk’ün parladığı harika bir aksiyona sahip bir film.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Malcolm & Marie (2021) İnceleme

Zıtlığını siyah beyaz rengi ile de ekrana yansıtan uzun uzun bu zıtlıktaki iki insanın tek bir gecedeki tek bir olayı ile derinlemesine giren bir anlatım. Zendaya ve David Washington’ın oyunculuğunu üstlendiği iki eşin bir gala sonrası kavgalarının alevlendiği ama hemen akabinde yine aşkla doldukları, modun bir bu taraftan bir şu tarafa geçtiği bol konuşmalı bir filmi.

Malcolm yönetmenliğini yaptığı bir film galası sonrası beğenilerinin üzerine evde aşırı heyecanlı ve mutludur. Ama Marie ise çok suskun ve durağandır. Bir problemin olduğu çok açıktır. Uzun süre bu ikilinin zıt tavırlarıyla Malcolm’un filmi hakkında konuşmalarını dinleriz. Ama sonrasında Marie’nin derdi ortaya çıkar ve ortam alevlenmeye başlar. İkisi de tüm geceyi kaplayacak problemlerin fitilini o an yakar ama bu tam belli olmadan kavgayı bitirip dağılırlar. Sonrasında Malcolm’un yine bir şeyler açmasıyla ilerleyen dakikalarda can alıcı sözlerin ve olayların anlatıldığı moda girerler. Ama ne gariptir ki bu sefer bir yolunu bulup yine aşk moduna geçerler. Aşk modu iyice yayıldı artık durumları iyi desek bile bir şeyler olur ve yine kavga moduna girerler. Film işte bu mod değişimlerinin olduğu zıt olsa bile süren bir ilişkiye odaklanır.

Zendaya yine çok iyi bir oyunculuk örneği gösterirken David Washington bence yine kötü bir oyunculuk sergilemektedir. Genel anlamda o adamın oyunculuğunu pek sevdiğim söylenemez. Bu kötü haline bir de gıcık olunabilecek bir karakteri canlandırması ile uzun uzun konuşmalarını bir işkence gibi izledim. Filmin bir noktasında yeter baş ağrıttın artık dedim. Özellikle film konuşmaya dayalı olduğundan sıkılmamız için hareket unsurunu yerleştirmeye çalışılmış ama bunu çok kötü yaptığı için göz yoran bir hali de vardı. Genelde uzun çekim ile tek kamera açısından olayı almaya çalıştığından karakterin dolanabileceği alan sınırlı. Onun için hep aynı çizgide aynı şeyleri yapan birini izliyorsun ve bu pek etkileyici olmuyor. Ama bunları göz ardı ettiğimizde bir ilişki veya insanın derinlemesine girmesi açısından güzel iş çıkarmış. Bu konuda baya gerçekçiliğini elinde tutuyor ve empati yapmamızı kolaylaştırıyor. Zaten filmden beklememiz gereken en önemli faktör de bence bu o yüzden beğendim diyebilirim.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.