The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Sanjuro (1962) İnceleme

Önceki yazımda da bahsettiğim Kurosawa‘nın ses getiren filmi Yojimbo sonrası hemen bu film yani Sanjuro çekiliyor. Bir seri olması planlanıyor ama büyük değişiklikler geçirdiğinden farklı bir film olarak ortaya çıkıyor. Bu filmdeki ana karakterimiz Yojimbo’daki ana karakterin kardeşi olarak düşünülüyor ama aynı usta oyuncu Toshiro Mifune canlandırıyor. Her iki filmde de karakterler Sanjuro şeklinde adlandırılıyorlar. Sanjuro’nun kelime anlamı “30 yaşında”dır vr Sanjuro karakteri şuan pek çok animeye veya filme ilham olmuş bir karakter tiplemesi olduğundan bahsedilir. Hiç bir şeyi umursamayan, tek derdi yemek ve keyfi olan ama zekası ve gücüyle çok ileri bir karakterdir. Bu anti-hero özellikleri ile izleyene kendisini sevdiren bir yapısı vardır ve hala bu tip karakterleri sinemada severek görüyoruz.

Gezgin bir samuray olan Sanjuro ufak bir siyaset oyununun içine çekilir. Bir klanın Baş Müfettişi, muhasebeci gibi bir adamı yolsuzluk faaliyetlerine dahil ederek klanı ele geçirmeyi planlıyor. Dokuz genç samuray, müfettiş Kikui’ye bunu anlatır ve hepsiyle bir yerde toplanmak için anlaşır. Dokuz kişi bunu bir tapınakta tartışmak için gizlice buluştuğunda, uyuyan samuray Sanjuro onlara düzenlenecek saldırıya kulak misafiri olur. Hemen onları Kikui’ye güvenmemeleri konusunda uyarır. İlk başta ona inanmasalar da, onları Kikui’nin hizmetkârlarının tuzağından kurtararak kendini kanıtlar. Ancak gitmek üzereyken, Mutsuta’nın ve ailesinin artık tehlikede olduğunu anlar ve yardım etmeye karar verir. Destekçilerin sayısı çok fazla olduğundan, Müfettişin kötü planında başarılı olmamasını sağlamak için Sanjuro’nun tüm kurnazlığı ve kılıç yeteneği önemli hale gelir.

Film çok eğlenceli, akıcıdır. Akira Kurosawa’yı tanıyanlar zaten görüntü anlamında ne kadar güzel şeyler izleyeceğini bilirler. Hikayesi ile de beğendiğim bir yapım.

Yojimbo (1962) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan yine karakterleri ile görüntüsü ile estetik anlamda ilgi çekici bir filmi var. Bu Japon samuray filmi, “Bir Avuç Dolar” filmine de ilham olmuştur. Bu filmler o kadar çok benziyordur ki Kurosawa, “Filmini izledim. Çok iyi bir film. Ama ne yazık ki benim filmim.” şeklinde bir mesaj yollamıştır. İki filmde de benzer yerleri bariz görebiliyoruz. Bir de zaten bu filmi Kurosawa biraz kendi stiline Western tarzını da ekleyerek oluşturmuştur. Ateşli silahların yeni yeni icat edildiği ve insanların kullanmaya başlamasını gösteren, üzerine “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” şeklinde atasözünü da katan efsane bir filmdir. Bu filmi şöyle düşünün Kurosawa çeşitli Western filmlerden etkileniyor ve bunu ortaya koyuyor sonrasında bu film de birçok western filme ilham oluyor.

İsmini bilmediğimiz bir samurayın yolu ufak bir kasabadan geçer. O kendisini 30 yaşında anlamında olan Sanjuro diye adlandırır. Bu kasabada iki azılı çete vardır ve bu çeteler yönetme konusunda çeşitli kavga ve üste çıkma çabaları göstermektedir. Samuray bu olaylara usta hamle ve zekasıyla bu iki çetenin birbirlerini yok etmesini sağlar. Olanları izlemek aşırı heyecanlı ve etkileyicidir. Ustaca yazılmış düşünülmüş ve çekilmiştir. Her sahnesini konuşma şansım olsa dolu dolu konuşurdum ama bu çok imkansız.

Ha bir de bu filmin devamı niteliğinse Sanjuro filmi çekilmiştir ama yapım aşamasında bayağı değiştiğinden devam filmi denilemez. Onu da yarın ya da sonraki güne yazmaya çalışacam bu aralar pek yazamıyorum inceleme ama kısa süre sonra düzene oturacaktır yine.

Yaşam Üzerine: Ikiru (1952) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan insanın gerçekten yaşaması için neyin gerekli olduğunu düşündüren bir film. Yaşam amacı insandan insana değişkenlik gösterdiği için asıl cevaba ulaşmak cidden zordur. Film boyunca bu tarz sorgulamaları en yavaş ve oturan şekliyle işleyen bir yapısı vardır. 3 saatten uzun süresiyle de izlerken zorladığım ama sonunda güzel hissettiğim bir filmdi.

Bu yaşam gayesi sorusunu bize ilk önce 30 yıldır belediyede çalışan Halk İlişkiler şube müdürü Watanabe ile anlatmaya başlar. Bize adamın hayatının çok monoton olduğunu sadece kağıt damgalayarak geçirdiğini gösterir. Aynı zamanda bu şubelerin halka bir yarar sağlamaktan ziyade geçiştirici politikalarını gösteriyor. Ağır ağır bu kısımları izliyoruz. Sonrasında doktora gittiğinde mide kanseri olduğunu pek yaşayamayacağını öğreniyoruz. Bu durumdan sonra hayatının önemli olduğunu kavramaya başlar. Eşi 20 yıl önce vefat etmiştir ve oğlu da babasının yanından uzaklaşmaya çalışan, babasını para kaynağı olarak gören biridir. O yüzden oğluna bu durumu anlatmamaya karar verir. Kendisini sokaklara atar “yaşam” yolları arar. İçkiye vurmak ister kendisini ama bunun doğru bir yol olmayacağını kavrar. Bardaki bir adam da bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyip ona yol göstermek ister. İkili çeşitli dans mekanlarına, kumarhanelere ve barlara gider. Ama bu tarz yaşam da ona göre değildir.

Ofiste hayat dolu genç bir kız çalışmaktadır. Onun hayatına baktıkça kendisi de canlı hisseder. Kızla birkaç gün gezer ve eğlenir. Kız ona bir gün iş yerinde lakap olarak “mumya” taktığını anlatır. Bu lakabın doğru olduğunu bilerek daha da üzülür. Bu ikilinin gezmesinin sonunda artık genç olmadığını yine böyle yaşayarak da bir yere varamayacağını anlar. Yaşadığını hissetmek için işe yarar bir şeyler bırakması gerektiğini fark eder. Kaç gündür uğramadığı ofise geri döner tonlarca kağıt damgalanmak için birikmiştir. Eline bir tanesini alır, bir grup kadının mahallelerindeki lağımdan kurtulmak ve yerine park yapılmasını talep ettikleri bir dilekçedir. Hemen sonraki sahne olarak Watanebe’nin cenazesini görürüz. Oradaki herkes Watanabe’nin yaptığı bu iyiliği üstlenme peşindedir. Buradan sonra bolca flashbacklerle olaylar anlatılmaya başlanır. Herkesin flashback’i birleşip asıl doğruyu ortaya çıkarır. Olayı kavrayan her çalışan bundan sonra aynı amaçla işlerini yapmaya yemin eder. Ama hemen sonrasındaki gün bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur yine herkes eskisi gibi monoton pek faydası olmayan bir çalışma içindedir. Watanebe yaşama duygusuna ulaşmıştır ve ölümünde sadece parkı isteyen kadınlardan gerçek saygıyı görmüştür. Diğer çalışanların yaptığı sadece laftadır.

Bu filmde insan yaşamının önemini çok iyi anlattığı gibi sosyal ve toplumsal sorunlara da çok güzel değinilmiştir. Çok sevdiğim bir film olmasına rağmen 3 saatlik süresiyle çok zor izlediğim bir filmdi. Dram seviyor ve dayanabilirim diyorsanız kesinlikle izlemeniz lazımdır.

Star Wars, Akira Kurosawa’yı kurtardı – Kagemusha (1980) İnceleme

Akira Kurosawa‘nın maddi anlamda sıkıntı çektiği yıllarda yapımcı firmadan da yeterli bütçenin gelmemesi sonucu zor dönemine George Lucas ve Francis Ford Coppola gibi isimler bu filmin hayat bulmasını sağladılar. Akira Kurosawa hatta intihar edecek haldeydi, böyle bir yönetmeni bu halde düşünmek çok üzen bir durum. Ama Akira Kurosawa yaptığı filmlerle George Lucas gibi pek çok hatırı sayılır isimlere ilham olmuş ve Star Wars’un da doğmasına sebep olmuştur. George Lucas’ın da ona böyle sahip çıkması aşırı güzel.

Hikaye gerçek olaylardan uyarlamadır, aşırı politik anlamda önemli savaşların döndüğü zamanlarda imparatorun ölümünün halktan saklamak adına ona tıpatıp benzeyen bir hırsızın bölgeyi yönetmesini ele alır. İmparatorun yaşadığı zamanlarda güvenlik anlamında kullanılan bu dublör stratejik anlamda imparatorun ölmesi üzerine ailesi dahil herkesten sır gibi saklanarak yerine geçirilir. Bir gölge gibi yaşamaktadır artık hayatı, filmin içerisinde de bolca bunu ima eden çekimler ve diyaloglar bulunur. Zaten Kagemusha, Gölge Savaşçı demektir. İçsel anlamda psikolojik ögelerle rüyaların da işin içine girdiği görsel anlamda şöleni bol olan bir filmdir. Akira Kurosawa siyah beyaz filmleriyle böyle şölenler sunabilen birisi iken renkli filmlerinden bunun kat ve katını almamak mümkün değildir. Hikaye anlatımı ilerleyişle çok uyumludur ama uzun gelebilir çoğu insan için. Japon kültürüyle beraber evrensek mesajların katıldığı yine harika bir film.

“Bir adamın gölgesi asla kendi başına kalkıp yürüyemez.”

High and Low (1963) Spoilerlı İnceleme

Mr.Gondo

Bu sefer Kurosawa’dan yine bir Japon samuray filmi yok ya da Sheakespeare veya Dostoyevski uyarlaması bir film de değil bu. Film sınıf farklılıkların olduğu bir ülkedeki işlenmiş bir çocuk kaçırma hikayesini ele alıyor.  Bu iki uç noktalarımız tepede çok lüks bir evinde yaşayan zengin bir ayakkabı şirketinin yöneticisi ile hemen tepenin altında yaşayan kötü bir adam. Bu filmde de insanlara daha iyi ilişki kurmayı, bulundukları ortamı iyi kavramayı aşılayan bir yapı içindedir. 

Filmi iki parçada düşünebiliriz birisi bayağı detaylı düşünülmüş bir çocuk kaçırılması anını nerede ise sadece bir tepedeki evin içinde anlatmaktadır. İkinci kısım ise fidyenin ödendikten sonraki suçluyu yakalama çalışmalarına odaklanmaktadır. Mr. Gondo dediğim gibi bir ayakkabı firmasında ortak yöneticilerden biridir ve şirket içinde belli entrikalarla kumarların döndüğü bir durumun içerisindedir. Ama büyük bir servetini ortaya koyarak şirkettin iyiye gitmesi yönünde fikirlerini uygulayabilmek adına hisselerin çoğunu almak için çeşitli anlaşmalar yapmıştır. Akşama yardımcısını bir şehre gönderip bu planını zafere götüren hamlesini yapacaktır. Ama ne yazık ki çocuğunun kaçırıldığının haberini alır. Kaçıran kişi alışılmışın dışında çok yüksek meblağda para istemektedir ve Mr.Gondo, bu parayı verirse o zafere götürecek hamlesini asla gerçekleşmeyecektir. Bu parayı vermeye hemen hazırdır çünkü kaçırılan kendi öz çocuğudur. Ama hemen sonrasında odaya kendi çocuğu giriyor bunun şaşkınlığı ile ne olduğunu anlamıyor. Ama bundan önceki sahnelerde çocuğu şoförünün oğluyla oyunlar oynuyordu ve bir kısımda karakterlerini değiştirmişlerdi oyun içerisinde bu yüzden birbirlerinin kıyafetlerini giymişlerdi. Kaçıran kişi de farkı anlamadığı için şoförün çocuğunu kaçırmıştı. Bunun üzerine hemen polise haber verirler ve dedektifler kayıt izleme sistemlerini kurup Mr.Gondo ile iş birliğine girerler. Kaçıran kişi yanlış çocuğu kaçırdığını anlamasına rağmen Mr.Gondo’nun tüm servetini mahvetmeye kararlıdır. Mr. Gondo buna pek sıcak bakmamaktadır doğal olarak o paraya ihtiyacı vardır ve şoförün oğluna vermek için değerli görmemektedir. Dedektifler biraz ödemesi için teşvik etse bile “Kendi hayatını koruma hakkına sahipsin” diyorlar. Mr.Gondo uzun stresli düşüncelerinden sonra fidyeyi ödemeyi kabul ediyor. Her sahnedeki her karakterin duyguları çok iyi yansıtılıyor. Bir trende değiş tokuşun olacağını, ne tip çantaya hangi miktarlarda para konulacağına kadar detaylı bir teslimat planı sunuyor kaçıran kişi. Çantanın içerisine yanınca veya suya falan atılınca belli renkte duman çıkaracak maddeler yerleştiriyorlar böylece kaçıran kişi eğer çantadan kurtulmak isterse konumu belli olsun diye. Trende iken kaçırandan bir telefon gelir ve parayı camdan aşağı atmasını ister çocuk trende değil dışarıdadır. Mr.Gondo çaresizlikle çantaları atar ve çocuğu sağ salim kurtarırlar. Bu olaydan ötürü gazetelerde Mr.Gondo bir kahraman olarak duyurulur ama parasının çoğu gittiğin şirkete büyük bir borcu kalmıştır. 

Bu kısımdan sonra filmin suçluyu yakalamak adına olan polislerin yaptığı çalışmalarla geçmektedir. Şoför ise aşırı kendisini kötü hissetmektedir ve çocuğunu kaçıran hakkında bilgileri hatırlaması için aşırı zorlamaktadır. Polisler çocuğu alıp kaçıranın yol haritasını bulmak isterler ama şoför çoktan yola koyulmuştur. Polis ve şoförün birbirinden habersiz ayrı ayrı ipuçlarını takip edip aynı yerde buluşurlar. Çocuk kaçıranın evini bulur ama içeriye girdiklerinde ölmüş bedenler bulurlar. Yüksek doz eroin almışlardır ve bu oran sadece sağlık alanında birilerinde olacağı düşünülür. Olay yerini incelediklerinde bir not da bulurlar ve bu not ölen kişilerin de üstünde birinin olduğunu göstermektedir. Kaçırılan çocuğun beyanlarına göre kaçıranın elinde bir yara vardır. Çok geçmeden bir yerde o çantalara yerleştirdikleri duman yayılmaya başlar ve araştırmalarına göre yakında bir hastaneden biri getirip orada yakmıştır. Polisler hastanede gizli gözlemlerini yapmaktadırlar ve bu özelliklere uyan bir stajyeri saptarlar. Polis, direkt yakalamanın doğru olmadığını çünkü eğer şimdi yakalarlarsa suçlunun 15 yıl hapis yiyeceğini bilmektedirler. Bir adamın hayatını mahveden biri için aşırı az bir cezadır. Onun için kaçıran kişinin yine overdose bir cinayete teşebbüs etmesi için bir tuzak kurarlar. Sanki o ölenler hiç ölmemiş gibi kaçıran kişiye bir not daha hazırlarlar diğer nota benzer ve gazetelerde fidyeye verilen paraların bazılarının harcandığını yayarlar. Kaçıran kişi panikle yine eroin alıp onları öldürmek için oraya gelecektir. Ama ondan önce malı alıp denemek ister. Varoş bir mahallede çaresiz bir kadını alıp otel odasında eroini dener. Bu sahneler güzel bir takip sekansına sahiptir. Sonrasında eve gelip öldürmek için içeri girecekken polisler tarafından yakalanır. Mr.Gondo’nun parasının çoğunu kurtarırlar ama çok geçtir artık haciz kapısına gelmiştir çoktan. Kaçıran kişi idam cezasına çarptırılır ama Mr.Gondo ile görüşmek ister. Mr.Gondo artık küçük bir fabrikası vardır daha az kazanıyordur ama özgür bir yönetime sahiptir. Suçlu pişman olmadığını her gün o aşağılık yerden o tepedeki eve bakmanın rahatsızlığını ve kıskançlığını anlatır. Mr.Gondo da çok çalışarak geldiği bu konumdan dolayı neden birbirlerinden nefret etmeleri gerektiğini sorar. Bu kısımda çekimler aşırı hoş ele alınmıştır karakterlerin arasında cam vardır ama birinin yüzünü çekerken diğerini de yansımadan görmek durumun derinliğini geliştirmektedir. 

Çantaya koydukları işaret yanarken

Film yine siyah beyaz olmasına rağmen ışıkları ve ambiyansı ile göze hiç batmamaktadır. Karanlıklarda gölgeler tamamlanır, dar açıklıklarla ışığa ulaşan bir açısı vardır. İyi ve kötünün insanların içerisinde bulunduğunu yaptıkları bir iki kararla ne kadar birbirlerine benzeyeceklerini gösteren filmdir. Tüm filmlerinin neredeyse ortak noktası olan birleştiriciliği yine bu filmde de ön plandadır. Polisiye dram filmidir sevenlere önerilir.

Throne of Blood (1957) Spoilerlı İnceleme

Akira Kurosawa’dan bu sefer Komunosu-jo yani Thrones of Blood (Spider Web Castle) tam anlamıyla efsanevi bir tarihsel savaş dram filmi. Shakespeare’in Macbeth eserinden adapte edilmiş bir filmdir ve çok başarılı bir şekilde bunun altından kalkınmıştır. Kurosawa, Sheakespeare zamanında da eski olan Noh performanslarından ilham almış ve böylece daha tiyatral bir oyunculuk için karakterlerin beden diline de diyalogları kadar önem vermiştir. Noh kısaca maskelerle oynanan tarihsel ve dini konuları ele alan Japon bir tiyatro türüdür. Kurosawa bu sanattan ilham alırken ikonik maskelerden vazgeçmiş olsa bile çekimlerdeki makyaj ve yüz duruşlarını aynı maskelerdeki gibi oyuncuların şekillendirmesini istediğini oyuncu Toshiro Mifune’nin yüzünden çok net anlayabiliyoruz. Ve Isuzu Yamada’nın belgeselde anlattığına göre Kurosawa ona “Sen bir Noh maskesisin, bu yüzden gözlerini kırpma” diyerek böyle bir etki vermek istediği apaçık ortada. Ben filmi ilk izlediğimde bu kısımları bilmiyordum ama yüzlerin şekilleri diğer filmlerine göre belirgin ve ürkütücü olduğu belliydi. Merak edip araştırınca ayrı bir hoş geldi bu bilgiler.

Noh maskeleriyle oyuncuların yüzlerinin uyumu

Hikayeye gelecek olursak Washuzi ve Miki iki sıkı dost oldukları gibi ikisi de komutandır. Bir savaştan dönüşlerinde karşılarına ormanın içinde bir ruh belirir. Bu ruh bence aşırı epic bir duruşu olan karakterdir. Bir aleti yavaş yavaş döndürürken o kehanetleri karaketlerimize anlatması aşırı etkileyici. Ruh onlara bu akşam Washizu’nun Kuzey Garnizonun Efendisi olarak adlandırılacağını ve Miki’nin ilk kalenin komutanı olacağını söylüyor. Ardından Washizu’nun sonunda Örümcek Ağı Kalesi’nin Efendisi olacağını ve Miki’ye oğlunun kalenin efendisi olacağını söyler. Washuzi ve Miki, akşam efendilerinin yanına gittiklerinde kehanetin ilk kısmı gerçekleşir ve ruhun dediği gibi yeni pozisyonlarına kavuşurlar. Belli bir süre geçtikten sonra kehanetin ikinci kısmı Washizu’nun karısıyla bu konuları konuşmalarından sonra efendisini kendi kalesinde ağırlarken suikast düzenlemesiyle gerçekleşir. Şüpheleri kendisinden uzağa taşımak için sanki efendinin korumalarının bu suikastı düzenlediği bir ortam yaratır. Önce karısı onlara ilaçlı sake içirir. Korumasız kalan efendi, Washizu’nin eliyle öldürülür. Sonrasında bir takım yayagara çıkararak korumların bunu yaptığını diğerlerine inandırarak korumalara tam diğerleri gelirken öldürür. Efendinin oğlu ve bir lord bu olaylara inanmaz ve Miki’yi uyarmak için yola koyulurlar. Miki tabii ki de arkadaşı için söylenen bu suçlamalara inanmaz ve onları kaleden kovalar. Washizu’nun çocuğu yoktur ve o yüzden taht Miki’nin çocuğuna kalacağı barizdir. Washizu da buna uyacaktır ama karısı hamile olduğunu söyler. Bu andan itibaren Miki ve oğlunun öldürülmesi gerektiğini düşünmeye başlar ve bu konuda çalışmalarına başlar. Bir ziyafetin düzenlendiği odada toplanıp konuşulacaktır ama Miki ve oğlunun yokluğu rahatsız edicidir. Washizu en çok rahatsız olan kişidir ve bir an aklını kaybedip Miki’nin solgun hayaletini görmeye başlıyor. Aşırı panik olmuş bir şekilde kılıcını çeker ve onu öldürmek istediğini söylemeye başlar. Eşi ise Washizu’nin söylediklerini toplamak için diğerlerine sadece çok içti biraz rahatsız diyerek odadakileri dışarı çıkarır. Ondan sonra askerlerinden biri gelerek Miki’nin kesilmiş başını sunar ama Miki’nin oğlu kaçmıştır. Washizu ise yaptığı bu şeyden dolayı üzülerek askeri orada öldürür çünkü en yakın arkadaşını öldürmüştür onun için değişik duygular içerisindedir.

Ruhun kehanetleri söylediği sahne

Sonrasında Washizu’nun çocuğu ölü doğar ve yakın arkadaşına yaptığı bu hain suikast anlamsız kalır ve biraz daha kendini kaybetmeye başlar. Savaşın geleceği kesindir ama ne yapması gerektiğini öğrenmek için kehanetleri söyleyen ruhun olduğu yere gitmeye karar verir. Ruh ise ona eğer ağaçlar yürüyüp kaleye saldırmadığı sürece savaşı kaybetmeyeceğini iletir. Washizu bu sözlerden sonra kendisinin mağlup edilmez olduğu düşünmeye ve askerlerini bu anlamda kehanetle motive etmeye başlıyor. Sabah olduğu zaman eşinin garip davrandığını görür. Elinde görünmeyen bir kanı temizlemeye çalışıyordur. Sanırım yaptığı kötülüklerinden dolayı bir nevi vicdan azabı çekmektedir. Sonrasında arkerlerden birinin ağaçların kaleye doğru ilerlediğini söyler. Washizu ne kadar askerlerine saldırma emri verse bile askerler kehanet gerçekleştiğini düşünmeye başlar ve hatta Washizu’yu öldürmek için ok atmaya başlarlar. Bu sahneyi gerçek oklarla çekmişler ama usta okçular sayesinde oyuncuya gerçekte yara bile aldırmadan hafif aksiyonlu bir şey olmuş. Washizu ne kadar kaçsa bile en sonunda ölümü gerçekleşir. Sonrasında ise saldıranların ağaçları kestiğini ve gizlenmek için onları taşıdıkları ortaya çıkar.

Washizu’nun ölümü

İngiliz edebiyatının ünlü eseri Macbeth’i Japon kültürüyle beraber her ikisine de saygılı şekilde adapte edilmesi bakımından çok başarılıdır. Onun dışında oyunculuklar insan psikolojisinin trajedisini iyi ortaya koyan yazının başında da bahsettiğimiz Noh tarzı yüzlerle de duyguları iyi aktaran bir filmdir. Siyah beyaz olmasına rağmen Kurosawa, filmi hep üst bir çağa taşıyan biridir onun için izlemesi keyiflidir.

Dersu Uzala (1975) Spoilerlı İnceleme

Akira Kurosawa denilince akıllara hep Japon samurai filmleri gelir ama bu film yönetmenin tek Japonca olmayan eseridir. Kurosawa’nın para sıkıntısı çektiği ve hatta intihar etmeyi düşündüğü zamanlarda Sovyet yapımcılardan bu filmi çekmek için teklif gelir. Aynı yıl içerisinde hem Oscar hem de Moskava Şenliği’nde büyük ödülü kazanan bu film, yani Dersu Uzala, 1975 yılında Sovyet-Japon ortak yapımcılığında ortaya koyulan bir Rus askeri haritacı ekibini ve karşılarına kendisini doğayla bütünleştirmiş şekilde yaşayan yaşlı bir avcıyla tanışmasını pürüzsüz güzellikle ele almaktadır. Dersu Uzala, yaşam şekli ve bilgeliği ile ekibi ve özellikle ekibin kaptanı Vladimir Arsenev’i çok etkiler. Mekansal ve karakter bakımından gelişim çizgisini çok iyi izleyen, yaşam şekli olarak tamamen farklı olan iki adamın derin arkadaşlık duygularını ayrı bir güzel yansıtan bir yapımdır. Bana göre Kurosawa’nın Seven Samurai filmden sonra en iyi ortaya koyduğu filmlerinden biridir. Dersu, ilk başta eğitimsiz bir adam gibi gözükürken yaptığı tahminler, incelemeler ve büyük tecrübesi ile olsun kendinden başka da herkesi düşünebilen bir kalbiyle kendisini çok çabuk sevdiren bir karakterdir.

Film kaptan Vladimir Arsenev’in bir takım inşaat için temizlenmekte olan ormandaki çalışanlara arkadaşının mezarının yerini sormasıyla başlıyor ve geçmişi hatırlaması şekilde olaylara giriyor. O yıkılan ormandan sonra kameralarımız derin güzel ormana doğru açılıyor ve kaptan ve ekibinin seferini görüyoruz. Gece olunca benim favori adamım Dersu karşılarına çıkıyor. Ufak sohbetlerden sonra kaptan “Sen buraları iyi biliyorsun bize öncülük eder misin?” diye soruyor ama Dersu düşünmem lazım diyerek derin bir sessizliğe giriyor. Sabah olduğunda ise Dersu direkt ekibin önünde konumunu almış önderlik etmeye başlamıştır. Askerler ukalalık ve trollük edasında ilk başta Dersu’ya pek kulak asmazlar ama ortamın her türlü analizi çıkarabilen Dersu karşısında etkilenmemeleri çok uzun sürmez. Daha sonrasında ekibin bir kısmı ayrılır. Kaptan, Dersu ve iki askerle yollarına devam eder ekip. Askerler kamp kurmak için bir yerde çalışırken Dersu ile Kaptan biraz daha ileriyi araştırmak isterler. Ama sonrasında yaklaşan fırtınadan dolayı geri yollarını bulamazlar ve sadece otlardan oluşan bir tundrada kaybolurlar, kısa sürece içinde bir sığınak kurmaları gerekmektedir. İkisi de acıkmış ve aşırı yorgun haldedirler ama ellerini çabuk tutmazlarsa asla sağ kurtulamayacaklarını biliyorlardır. Dersu hemen otları kesmeye başlaması gerektiğini söyler kaptana. İkisininden uzun uzun ot kesip toplarken ki o bitap halleri izlemek en geren sahnelerden biridir. Kaptan aşırı yorgun düşer ve bayılır. Dersu tek başına sığınacak bir alan kurmuştur ve onun sayesinde Kaptan kurtulmuştur. Dersu’nun bilgeliği onları büyük bir felaketten korumuştur. Sabah ortam sakinleştiğinde askerleri bulurlar. Kaptan artık şehre dönmesi gerektiğini Dersu’ya söyler ve onu da davet eder. Ama Dersu başka bir yerde avcılık yapıp para kazanacağını söyler bu yüzden yolları ayrılır.

Fırtınası gelmeden önce

Beş yıl sonra Kaptan yine ormana sefere çıkar ve içinde Dersu’yu yeniden görme umuduyla araştırmalarını yapmaktadır. Bir akşam üzeri askerlerden birinin yaşlı bir avcının Kaptanı sorduğunu öğrenir. Büyük özlem ve mutlulukla Dersu’nun nerede olduğunu bulmak için ormanın derinliklerine atılır. Uzakta bir yerde yürüdüğünü görür eski dostunun ve birbirlerine doğru bağırışlarıyla o kavuşma içimi ısıtır. Dersu yine önderliği eline almıştır ve kaptanın içi daha rahattır. Dersu gibi biriyle bu zorlu yerleri aşmak onun için kolay bir durum almaya yeniden başlar. Tahtadan elle yapılmış bot ile nehirde gittikleri bir anda akıntıya feci şekilde kapılırlar. Askerler ve kaptan kaçmayı başarır ama Dersu hala o şeyin üzerindedir. Sonrasında kendini nehrin ortasında bir ağaç dalında asılı tutunmaya atılır. Dersu’yu oradan kurtarmaları gerekmektedir. Ama ne yapacaklarını tam bilmezler. Neyse ki Dersu çözümü onlara bağırır. Güçlü gözleriyle hangi ağacı kesip kendisine doğru uzatılması gerektiğini onlara işaret eder. Kurtulan Dersu ile sonrasında ekibin hoş zamanlar geçirdiği, bol bol fotoğraf çektirdikleri sahneler gelir ekrana. Mutlu ve iyi mood içindedir Dersu ve diğerleri.

Kısa bir süre sonra unutkanlığı ve dikkatsizliği artmaya başlayan Dersu yine de bir kaplanın onları takip ettiğini hisseder. Kaplanı korkutmaya ve uzaklaştırmaya çalışırlar ama Dersu yanlışlıkla kaplana ateş eder. Bunu yaptığı için çok üzgündür çünkü orman insanları ormana taparlar ve bu hamlesinden dolayı orman tanrısı onu cezalandırmaya başka bir kaplanın gönderileceğine inanmaktadır. Bu saatten sonra o neşeli mutlu Dersu’muzun yerini asabi, sinirli bir Dersu alır. Ve yaşının iyice ilerlemesiyle görüş yeteneğin ve hislerinin gitgide azaldığı için artık avcılık yapmaya yeterli değillerdir. Kaptan, Dersu’yu şehre yanına almayı planlar. Ama Dersu şehirdeki kurallara alışık değildir. Şehir merkezindeki ağaçları kesmemesi gerektiğini veya suyun bile parayla satıldığını öğrenmek onu üzen şeylerdir. Dersu, Kaptanı ve Kaptanın ailesini sevmesine rağmen çok huzursuzdur ve Kaptandan ormana dönebilmek için izin ister. Kaptan da bu isteğini reddetmemesi gerektiğini düşünüp ona daha iyi bir tüfek vererek gitmesine izin verir. Çok uzun sürmeden bir haber gelir, üzerinde sadece Kaptanın iletişim bilgilerinin olduğu ölmüş bir adam bulunduğunu öğrenir. Onun Dersu olduğundan emindir ve bir hırsızın o yeni tüfeği çalmaya çalışırken öldürdüğünü öğrenir.

Son sahne film boyunca en buruk hissettiğim an olmuştur. Filmin bu kadar çok duyguyu ayrı ayrı iyi motiflemesi benim üzerimde büyük bir etkiye sahip bir filmdir. Görüntü zaten Kurosawa filmlerinin hepsinde olduğu gibi resim tablosundan çıkmış gibiler. Hikaye olarak Akira Kurosawa’dan Japonca bir film izlemeyecek olmak beni biraz endişelendirmişti çünkü Japon efsanelerini izlemeyi seviyordum ama aşırı beğendiğim farklı tarzda bir filmi oldu. Hafif maceralı dram filmlerini seviyorsanız hoşunuza gidecek bir filmdir.