Star Wars: The Bad Batch (2021) İlk Bölüm İnceleme

Öncelikle may the 4th be with you herkese ve yeni Star Wars dizisi The Bad Batch ile bugüne yakışır bir gün geçirmiş olduk. Mandalorian’dan itibaren Disney’in yapacağı Star Wars işlerine olan umudumuz bir tık artmıştı ama bundaki en büyük emek Dave Filoni ve Jon Favreau’daydı. The Bad Batch de bu ikilinin zamanında yaptığı çalışmaların devamı olduğundan umudumuz daha fazlaydı ve bugün bu dizinin ilk bölümünü izledik.

Öncelikle söylemeliyim ki beklentimi karşılamadı ama kötü bir şey de izlemedim. Clone Wars’un devamı niteliğinde olduğundan özellikle küçükken aldığım tatları yine aldım. Ve zaten bu dizi de baya küçükleri hedef alarak ortaya çıktığı her sahnesinde aşırı barizdi. Bunları dert etmiyorum tabii ki ama insan yaşlandığını hatırlayınca bir garip hissediyor. Ama çıkan iş tam hedef kitlesindeki seyircilere çok kolay hitap edecek şekilde ve güzel yazılmış. İlk bölümüne bakarak söylersek bu diziyi izleyerek büyümüş bir nesil ilerde kaliteli zaman geçirdiklerini düşünüp mutlu olucaktır bundan eminim. Çünkü benim eskiden Clone Wars’tan aldığım tadın aynısı var ve o ruh çok güzel saklanıp yeniden sunulmuş. Zaten Mandalorian’a aşık olmamızın en büyük nedeni Star Wars ruhunu korumasıydı ve bu dizi de aynı insanların elinde aynı amaca hizmet ediyor.

Çok uzatmadan hikayeye gelecek olursak çok merakla bekleyeceğim bir şeyler olmadı ama keyifli bir saat geçirdim. Order 66 ile başlayıp klonlarımızı tanıtıp duruma ve olaya girişini yaptı. Klonlarımızın savaş alanlarında yaptıkları ile dizi içerisinde ilk tanışmamızı gerçekleştirdik. Şimdiden izleyenle arasında sıkı bir bağ oluşturdu. Her saniye gerilimini sıkı sıkı tutarak ilerledi. Ama neden gerilim olduğunun oluşması şuanlık çok muhim bir önemi varmış gibi gelmedi. Yine de kötü değil ama motivasyon düşürücü diyebilirim.

Kesin olarak izlenmesi gereken bir dizi olup olmadığına emin değilim ama birkaç bölüm sonra tamamen kararlaşır görüşüm. Şuan geldikçe ve vaktim oldukça izlerim gibi duruyor. Keyifli vakit geçirdiğimden beğendim.

Devs Nasıl Dizi? // Spoilerlı İnceleme

Geekyapar kanalında gezinirken İlk Bölüm Canavarı serisinde konuştuklarını görüp meraklandığım bir diziydi. Cidden onların da dediği gibi ilk bölümü biraz meraklandırıcı ve izlemeye değer duruyordu ama bu gitgide her bölümde düşerek giden bir eğriye dönüştü.

Dediğim gibi ilk bölümünde oluşan hafif gizemli ne oluyor acaba havası bölüm bölüm azaldı. Bunun en büyük nedeni ortaya çıkan nedenler ve karakterlerin motivasyonlarını öğrenmemizle ilgili sanırım. Çünkü o teknoloji şirketinin ne olduğunu tam bilmemek Sergei’in neden bilgi çalmaya çalıştığı, öldürülmesi ve sevgilisinin bunun görüntülerde intihar gibi gösterilmesi aşırı hoş katmanlı gizliliğe sahip olan bir haldeydi. Bir de ilk bölümün çok sakin ve büyüsel havası sonraki bölümlerde yorucu ve gereksiz durmaya başlıyor. Gerçekten ilk bölümde abartıya ve dramaya girmeden sade bir ilişkiyi göstererek başladığı bölüm ile güzel bir zeminde otturtuğu drama ile sonlanıyor.

Dizinin sonrasında sıkan tarafları ilk bölümde aşırı hoşuma giden kısımlarıyla birebir aynı şeyler. Uzun uzun slow motion görüntüler, karakterlerin tavırları ve hikayenin ilerleyişi falan hepsi sonradan eh ya dedirtti. Ama aslında genele bakıldığında konusu ve içerdiği fikir çok da kötü değil ve hala nasıl sonlanacağı ile ilgili biraz merakınız oluyor. Fakat yukarıda saydığım nedenler başta olmak üzere pek çok şeyin biraz uzamasıyla etkisi yavaşlıyor sanırım.

Dizide bir de şöyle bir problem var o da “Fuck” kelimesinin aşırı cool sanması. Resmen oyuncuların o kısımları abartılı oynamalarına bile vurmuş bir halde. Şimdi “Fuck” de ama basınçlı olsun diye resmen direktif almışlar. Bu aşırı belli ve çok saçma geliyor. Yönetmen veya senarist gençlere mi özendi naptı bilmiyorum ama başkası adına utanma anını ufaktan yaşadım.

Diziyi çok gömmüş gibi oldum ama o kadar da kötü değil. Ha izlemezseniz büyük bir şey kaçırır mısınız asla kaçırmazsınız. Hafif merakınız oluşursa ve devam etmek istediğiniz kadar devam edin. Çerez dizi tanımına uyan bir yapıda.

Mortal Kombat (2021) Spoilerlı İnceleme

90’lardan beri favori dövüş oyunlarımızdan olan Mortal Kombat’ın filmi geldi. 1995 ve 1997 yıllarında da çıkmış ve oyunun popüleritesine belli ölçüde katkı sağlamış filmleri var olsa da büyük ve yeni effectlere sahip olan bir filmi yoktu. Bu film ile bu eksikliğimize çare oldu ama o kadar da lazım olan bir film değildi.

Filmin ilk yarısı karakter ve hikayeyi oluşturmak adına sakin diyebileceğimiz ama aksiyon sahnelerinden de asla mahrum kalmayan haldeydi. Diğer kısmında karakterler ve güçleri yerine oturunca aksiyonun dozu biraz arttı. Ama bu artış bence hala yeterli değildi. Dövüşler, hamleler ve ölümler gerçekten güzel olsa bile bir ağırlığı yoktu. Adam orada diğer adamın kafasını patlatıyor ama o patlatma çok sıradan veya normal kalıyor. Bir tek Kung Lao’nun şapkasıyla birini yardığı kısmı cidden hissedilir buldum. Neden bu konuda zayıf kalındığından emin değilim ama aksiyon konusunda yine de verebileceği kadar verdi. Her karakterin filmde değilde oyundaymış gibi tavırları da gözden kaçmıyor. Bu iyi mi kötü mü bilememekle bir film için lazım olmadığını söylemek yeterli sanırım.

Hikaye anlamında bir şey anlatmanın anlamı olacağını sanmıyorum çünkü bu film için pek de önemli değil. Motivasyonlar ve bağlamlar zaten zayıf. Bu film zaten bu kısımları için izlenmez. Daha çok dövüşleri için izlenir ve o konuda tatmin eder. Çünkü dünyanın en anlamsız ve gereksiz ana karakterinin olduğu bie hikayede ne bağlamı bekleyebilirsiniz ki?

Müzik anlamında çok etkileyici ve kendine özgü kısımları olmasa bile arada orginal Mortal Kombat müziğini duymak hoştu. Hafif nostaljiyi aktarabildi.

Birçok eksiği olmasına rağmen kötü bir film değil eğer sadece dövüş ve vurdu kırdı arıyorsanız. Günümüz görsel effectleri ile bence gayet iyi iş çıkarmışlar. Dediğim gibi aksiyonu daha ölümcül hissettirse daha iyi olurdu ama böyle de çok eksik bir yanı yok. Çok az da olsa gidip oyunları oynama istediği doğdu.

Dostum bu çok iyi // Invincible 1. Sezon İnceleme

Normalde süper kahraman filmlerini o kadar da severek izlemem çünkü yarattıkları evrende bir takım tutarsızlıklar olduğunu düşünürüm. Bu durum günümüzde daha az bir problem olmasına karşın hala bir takım ön yargılarım oluyordu. Marvel’ın filmlerinin de hepsini izlemesem de çoğunu izledim. Kötü filmler değiller ama hala ön yargılarımı yıkacak konumda değillerdi. Sonrasında Amazon’un çıkardığı Invincible dizisini gördüm. Herkesin övgü noktasında olduğunu biliyordum ama beni asıl içerisine çeken kısmı çizim tarzında yatıyor oluşuydu. Eski çizgi roman gibi çizimi ile küçüklüğümde izlediğim animasyonların tadına ulaştırıcağının sinyalini verir gibiydi. Nitekim bu konuda isteğimi alırken içerik anlamında da meraklandırıcı hale ulaştırdı. İlk bölümünü izlediğim an bunun cidden iyi bir animasyon ve süper kahraman içeriği olduğunun kararını verdim ve su gibi diğer bölümleri de izledim.

Konu itibari ile liseli Mark Grayson’ın babasının gezegendeki en güçlü süper kahraman Omni-Man olduğu ve babası gibi kendisinin de bir yandan güçlerine kavuştuğu ama aynı zamanda da insani bir hayatında da sorumluluklarla dolu bir diziyi izliyoruz. Böyle bakıldığında çok normal ve klasik bir genel teması bulunuyor gibi gözüksede içerisinde bu temanın dallanıp detaylandığı ve bu detayları da çok doğal yediren bir yapım olmasıdır. İzlerken işlediği her şeyi ile hiç bir zorlama fikir veya durumu açıklama gereği duymadan veya vermek istediği mesajı göstere göstere yapmayan en hoş hali olan olması gerektiği gibi veren bir dizidir. Dizinin bu yanları dışında artık salt iyi ve salt kötünün olmadığı bir evrene geçiyoruz sanırım. Baştada dediğim gibi çok fazla süper kahraman dünyalarına hakim değilim bu diziden önce böylesini yapmış olan vardır illa ama ben bu dizide gördüğüm ve çok uygun bulduğum için aşırı beğendim.

Dizide ekstradan sevdiğim bir diğer kısmı ise aksiyonun harbi aksiyon gibi verilebilmesi oldu. Kafalarım ezilmesi, kolların kırılması oranın buranın patlaması falan izlerken değişik bir haz uyandırıyor. Bunun bu kadar iyi olduğunu ilk bölümün sonunda Süper-man’in yani Omni-man’in bir grup iyi süper kahraman resmen tek tek öldürmesi ile anladım. O an zaten hikaye anlamında da uzun süre ekranlarda pek yapılmayan bir yere gidildiğini farkettim hem de aksiyonun çok iyi anime edildiğini anladım. Cidden o kısım olmasa bile izleyip bitirirdim belki ama bu diziye böyle derecede beni bağlar mıydı bilmiyorum.

Animasyonun aksiyonu ve hikayesi dışında seslendirme ekibi ile de iyi isimlerle çalıştığını gördüm. Baş karakterimiz Steven Yuen, babası Omni-Man olarak J.K. Simmons olmak üzere kısa süreli gözükmelerine rağmen Mark Hammil’den Ezra Miller’e hatta Rick Sanchez’imiz Justin Roiland bile var. Böyle tanıdık birçok sesi duymak gereksiz bir şekilde hoşuma da gitti.

Kısacası aksiyonu ile de hikayesi ile de her şeyiyle de güzel bir dizi. Tarzı yapısı ile diğer yapımlardan aldığı şeyler belli ama bundan utanmıyorlar hatta üzerine ufak göndermelerle bir tık daha sos atıyorlar. Bu süperkahraman tarzı The Boys ile de yapıldığını duymuştum ama pek güvenemediğimden izlememiştim. Bu dizi sayesinde ona da bir şans verecek gibi duruyorum. Invincible’ı izleyin izletin.

Nobody: İnceleme // Bob Odenkirk’lü John Wick

Tanıtımından itibaren büyük hype ile beklediğim bir filmdi. Bob Odenkirk’ün baş rolünde olduğu aşırı aksiyonu bol John Wick havasında bir film olduğu belliydi. O oyuncuyu bu tarz bir filmde görücek olmak baya merak ettirmişti ve filmi izleyince de bu beklentilerimi tamamen doldurmuş keyifli zaman geçirtmiştir.

Filmin tanıtımı ile ne izleyeceğimiz zaten belli ama bunun gelişimi ve ilerlemesi nasıl olur sorusu büyük merak idi. Çok mantıklı ve makul bir bağ ile bağlanmasa bile sunduğu arka plan kişiliği ve bol aksiyonu ile bunu bu kadar umursamamak gerektiğini gördüm. Neredeyse her şey bir kedicik bilekliği ile havalanıyor diyebiliriz. John Wick’e bakıldığında da daha büyük bir neden olan köpek ölümüne bu filmde kedicik bilekliğine atfetmeleri daha az motive getirtecek bir neden olması ile şaşırtıyor. Her iki filmin de klasik yapıyı bozup anlamsız denebilecek nedenlerle doğması çok hoş. Bir de filmin genel yapısı rus mafyası ve rambo gibi bir adamın gerilimlerinin artması givi detaylarıyla da benzer işler sunuyor. Ama bu filmin kendine özgü sunduğu mini temalar ile olaya daha büyük keyif ve eğlence katıyor diyebiliriz. John Wick tadında bir aksiyon ve daha fazlası için kesinlikle izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum.

Filmin aksiyonunun dışında en çok beğendiğim iki detay var birincisi müziklerin sekanslarla uyumu ikincisi de Hutch Mansell’in (Bob Odenkirk) arka plan hikayesi ve yeni hayatı ile ona geri geçişi diyebilirim. Bu ikisi film boyunca daha da hoşnut bir şekilde izlememe vesile oldular.

Eski filmlerden iyi tanıdığımız Christopher Llyod ve Connie Nielsen’ın da ayrıca bulunduğu fakar doğal olarak en çok Bob Odenkirk’ün parladığı harika bir aksiyona sahip bir film.

Godzilla vs Kong (2021) Spoilerlı İnceleme

Bu yıl en çok merakla beklediğim ama aynı zamanda hikaye olarak çok kötü ama aksiyon anlamında dolu bir şey izleyeceğimizi düşündüğüm bir filmdi. Ama yanılmışım hikaye anlamında da beklentilerimin üzerinde bir iş çıkardılar. Tüm godzilla filmlerini izlemedim ama belli ölçüde izlediklerime göre iki canavar birbirine yumruk atar biz de rahatlarız ama sonu berbat bir yere bağlanır geçer gideriz sanmıştım. Sanırım beklentim düşük olunca baya beni şaşırttı ve bu yüzden çok mutluyum.

Öncelikle görüntü anlamında şahaneydi. Bu konuda da effectler göze batar gibi bir önyargımın üzerine taş gibi görsellikle yine beni şaşırttı. Öyle dikkatli incelememe rağmen pek bir açık bulamadım. Tabii bir iki yıla eskiyebilir şekilde ama şuan aşırı keyif alınacak kıvamda.

Hikaye olarak Godzilla: King of the Monster filminin devamı şeklinde diyebiliriz. Önceki filmde Godzilla tarafından kurtarılan Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh Valentine (Julian Dennison) hafif deli dolu olan ve komplo teoristliği yapan Bernie Hayes (Brian Tyree Henry) ile bağlantı kurarak Godzilla’nın insanlığa neden yeniden saldırdığını araştırmaya koyuluyorlar. Teorisyen podcaster ile hem Apex Cybernetics’teki tuhaf olayları araştırıyor hem de Godzilla ile ilgili bilgiler peşindeler. Bu kısmı eklemeleri ile Madison’un babasının bulunduğu anlamsız bir ton sahne de bizimle beraber geliyor. Bunu eksi olarak görebilir miyiz bilmiyorum ama aşırı gereksiz olduğu aşikar.

Apex Cybernetics şirketinin aklındaki ise mecha godzilla’ya güç vericek olan maddenin Hollow Earth üzerinden bulunup kullanılması arzulamaktadır. Bunun için Kong’un yardımına ihtiyaçları vardır. Onu oraya taşımaya çalışmaktadılar. Godzilla da bu yüzden ortaya çıkmış ve sinirli haldedir.

Filmin diyalogları çok kötü yazılmış olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Hatta oyunculukların da çok klişe ve bilindik olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Çünkü bunların olucağını tamamen bekliyordum ve bu yüzden üzülmedim. Beni mutlu eden kısmın #TeamGodzilla ve #TeamKong taraflarını birbirlerine düşürmeden makul bir sona ulaşmalarıydı. Filmin başlarında da belli olduğu gibi bir Kong tarafı ağır basmaktaydı. Kong tamamen iyi çocuk Godzilla kötü o yüzden iyi çocuk onu yenmeli gibi bir havası fragmanlarda da filmin başında da baya ağır gösteriliyordu. Sonrasında bir olup asıl düşman Apex’in yarattığı Mechagodzilla’ya karşı savaşmaları çok makul ve her iki tarafında gönlünü alan kısımdı bence de. Ama görmeyi tek istediğim bir sahne eksikti. O da Kong ve Godzilla’nın el sıkışma sahnesi. Bunun olmasını nedense aşırı derece bekledim.

Her şeyi bırakın kavga ve aksiyonun güzelliğinde kaybolun. Hong Kong’un neon ışıklarının altında büyük tahribatlarla yıkımlarını izlemek son derece mükemmeldi. Hatta bunun dışında Kong’un gemilerle götürülürken bir yandan denizden Godzilla’nın saldıra saldıra gelmesi o anki durumun ciddiyetini çok güzel tasarlıyor. Kong’un sınırlarını daraltıyor ve Godzilla’nın belasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Yine Godzilla’yı da zorluycak anlar yaşansa da Kong’un hali bir başka oluyor. Sonrasında şehirde yaptıkları kavga daha eşit koşullarda gerçekleşiyor. Kong bir baltaya sahip olurken onun da özellikleri ile Godzilla’nın seviyesine yetişiyor. Ama bu kısımdan sonra en önemli an Mechagodzilla’nın ortaya çıkmasıdır.

Filmi eski filmlere göre karşılarsak hepsinden çok ileri bir iş ortaya çıkardığı barizdir. En iyi canavarların birbirini tokatladığı film desem yanılmış olmam. Bu filmden önce 1962 yılındaki Kong vs Godzilla filmine de yeniden göz atmıştım. Yani çok eski olduğundan pek bir şey demiycem ama hele ilk Godzilla filmine göre baya düşük bir filmdi. Bu filmin yanına ise o film asla yaklaşamaz. Bu film hem o eski filmlere saygılı hem de üzerine bir iş koyması ile hep aklımda kalacağa benziyor.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

Fight Club (1999) Övelim

Hem o kadar güzel bir film hem o kadar popüler ki izlemeyenin kalmadığı adeta bir cevher. Uzun uzun neymiş ne olmuş gibi bir yazı yazmadan sadece öveceğim bir yazı olucak. Flash-back Master David Fincher’ın başyapıtlarından Fight Club.

Öncelikle filmdeki mekanların seçimi ve tarzı her karakter doğrultusunda kişilik yansımalarını oluşturur. Yönetmenin mekanlarda yüklediği anlamlar da seyiri canlandıran ve filme bizi iyice alıştıran tarzdadır. Jake’in çalışarak almış olduğu ev ile ne kadar sahte ve düzenin bir parçası olduğunu Tyler’in köhne evi ile de ne kadar aykırı bir insan olduğunu hissederiz. Onun dışında Marla’nın kişiliği ile tam oturmuş olan apartmanı da onun cinsel obje olarak atfedilen anlamını desteklemektedir. Uçakla gidilen otel odaları da aynı şekilde geçiciliği hissettirir.

Filmin bir başka önemli kısmı da görsel anlatım gücüdür. Sade ve yerinde görsel efektleri ve hızlı akışı ile aksiyonu verir. Filmde de bahsedilen film yanıkları için Tyler’ın yaptığı gizli sekanslar da filmin başından beri ara ara karşımıza çıkıyor. Ve iyice delirmekte olan o beynin oluşumunu bu tarz gizli motiflerle yaşıyoruz. Delirmekten bahsetmişken Tyler’ın filmin başından beri sahnelerde bulunduğunu da yönetmen çok güzel gizlemiştir. Böylece Jake’in zihnindeki Tyler’ın varlığını gizliden bize verir. Gizliden verilen bir başka şey ise neredeyse her sahnede bulunan bir Starbucks bardağıdır. Kapitalizm ve düzen eleştirisinin de olduğu bir filmde kullanılabilecek en iyi materyaller biridir.

Filmin renk tonu da duyguyu aşılayan en önemli unsurlardan biri. Soğuk renk paleti o psikolojiyi yansıtmak için çok ideal. Ayrıca ıslak, yağmurlu ve karanlık ortamlarla bu renk paleti iyice güçlendiriliyor.

Filmin anlattığı konu ne kadar derin ve detaylı yerlere girse bile her birinin bir hayali motif olduğu gibi pek çok analiz ve inceleme bulunmaktadır. Filmin her adımı aslında bizler için bir ipucu veriyor. Bunları her birini tamamen açıklamasa bile sadece izlediğimiz süreci düşündüğümüzde bile mükemmel bir hikayesinin olduğu kesin. İlk kez izlediğinizden hemen sonra bir daha izlemeliyim dedirten başka kaç tane film vardır ki? İşte öyle güzel bir hikayeyi böyle filme dönüştüren David Fincher’a saygı duymamak elde değil.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Good Omens (2019) İnceleme

Daha önce neden izlememişim dediğim ve cidden keyif aldığım bir dizi olduğundan dolayı yazma kararı aldım. Neil Gaiman ve Terry Pratchett tarafından ortaklaşa yazılan bir kitaptan uyarlama olan ve Prime’da yayınlanan mini bir dizi.

Konusu aslında kıyamet gününün Hristiyan dini anlamında nasıl yorumlandığının absürt bir hikayesi diyebiliriz. Şeytanın yaratılması ve insanın dünyaya sürgün edilmesi ile başlayıp kıyametin kopacağı güne doğru hikayemiz ilerliyor. Bu hikaye melek Aziraphale ve şeytan Crowly (Crawly) ekseninde eğlenceli bir şekilde ele alınıyor. Kıyametin kopacağı kesindir Tanrı’nın bir emri şekilde görülmekte ve görevi olan herkesin işlerinin yapılması gerekmektedir. Kıyameti kopturacak olan deccalin ise belirlenmiş bir ailenin bebeği ile Crowly tarafından değiştirilip kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu işin sonunda dünyanın yok olmasını pek istemiyor çünkü çok uzun zamandır orada yaşadığı ve oradaki şeylerden zevk aldığı için böyle düşünüyor. Ama yine se görevini cool bir şekilde yapıyor. Aynı şekilde Aziraphale de dünyada çok uzun zaman kaldığından benzer haldedir. İkisi aslında zıt varlıklar olmasına rağmen o kadar yıl beraberlikleri neticesinde bir dostluk denmese bile yakınlığın var olduğu da kesindir. Onun için bu ikisi deccalin dünyayı yoketmemesi ve onun normal bir çocuk gibi yetişmesi için bir iş birliğine girme kararı alırlar. Fakat deccal bebek değişimi sırasında başka bir ailenin de çocuğu o an olmasından dolayı planlanan ailenin elinde değildir. Bu ikisinin bu amaç uğrunda yaptıklarına ve başlarına gelenlere odaklandığı dizidir diyerek Spoilersız girişi böyle verebilirim.

Dizinin bu dini inanışı açıkları ve göz açan tarafları ile ele alması çok eğlencelidir. İçerisinde bulunan pek çok absürt gönderme ve komik olayların varlığı ile baya keyiflidir. Kitaptan uyarlama olduğundan bazı bölümler cidden kitap monotonluğunda ilerlese bile özellikle Crowly ve Aziraphale’i izlemek çok güzel. İki karakterin yapısı zaten şu dizide en mükemmel şey. Olayın ne kadar Tanrı tarafından planlanmış bir şey olsa bile onun ne kadar sessiz durduğu meleklerin ve şeytanların savaşında insanın harap olduğu gibi bir anlamı olması ile de beni çok etkiledi. Bu gibi pek çok detay ve o ikili bu diziyi izlemek için en büyük nedeniniz olabilir.