Fight Club (1999) Övelim

Hem o kadar güzel bir film hem o kadar popüler ki izlemeyenin kalmadığı adeta bir cevher. Uzun uzun neymiş ne olmuş gibi bir yazı yazmadan sadece öveceğim bir yazı olucak. Flash-back Master David Fincher’ın başyapıtlarından Fight Club.

Öncelikle filmdeki mekanların seçimi ve tarzı her karakter doğrultusunda kişilik yansımalarını oluşturur. Yönetmenin mekanlarda yüklediği anlamlar da seyiri canlandıran ve filme bizi iyice alıştıran tarzdadır. Jake’in çalışarak almış olduğu ev ile ne kadar sahte ve düzenin bir parçası olduğunu Tyler’in köhne evi ile de ne kadar aykırı bir insan olduğunu hissederiz. Onun dışında Marla’nın kişiliği ile tam oturmuş olan apartmanı da onun cinsel obje olarak atfedilen anlamını desteklemektedir. Uçakla gidilen otel odaları da aynı şekilde geçiciliği hissettirir.

Filmin bir başka önemli kısmı da görsel anlatım gücüdür. Sade ve yerinde görsel efektleri ve hızlı akışı ile aksiyonu verir. Filmde de bahsedilen film yanıkları için Tyler’ın yaptığı gizli sekanslar da filmin başından beri ara ara karşımıza çıkıyor. Ve iyice delirmekte olan o beynin oluşumunu bu tarz gizli motiflerle yaşıyoruz. Delirmekten bahsetmişken Tyler’ın filmin başından beri sahnelerde bulunduğunu da yönetmen çok güzel gizlemiştir. Böylece Jake’in zihnindeki Tyler’ın varlığını gizliden bize verir. Gizliden verilen bir başka şey ise neredeyse her sahnede bulunan bir Starbucks bardağıdır. Kapitalizm ve düzen eleştirisinin de olduğu bir filmde kullanılabilecek en iyi materyaller biridir.

Filmin renk tonu da duyguyu aşılayan en önemli unsurlardan biri. Soğuk renk paleti o psikolojiyi yansıtmak için çok ideal. Ayrıca ıslak, yağmurlu ve karanlık ortamlarla bu renk paleti iyice güçlendiriliyor.

Filmin anlattığı konu ne kadar derin ve detaylı yerlere girse bile her birinin bir hayali motif olduğu gibi pek çok analiz ve inceleme bulunmaktadır. Filmin her adımı aslında bizler için bir ipucu veriyor. Bunları her birini tamamen açıklamasa bile sadece izlediğimiz süreci düşündüğümüzde bile mükemmel bir hikayesinin olduğu kesin. İlk kez izlediğinizden hemen sonra bir daha izlemeliyim dedirten başka kaç tane film vardır ki? İşte öyle güzel bir hikayeyi böyle filme dönüştüren David Fincher’a saygı duymamak elde değil.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Good Omens (2019) İnceleme

Daha önce neden izlememişim dediğim ve cidden keyif aldığım bir dizi olduğundan dolayı yazma kararı aldım. Neil Gaiman ve Terry Pratchett tarafından ortaklaşa yazılan bir kitaptan uyarlama olan ve Prime’da yayınlanan mini bir dizi.

Konusu aslında kıyamet gününün Hristiyan dini anlamında nasıl yorumlandığının absürt bir hikayesi diyebiliriz. Şeytanın yaratılması ve insanın dünyaya sürgün edilmesi ile başlayıp kıyametin kopacağı güne doğru hikayemiz ilerliyor. Bu hikaye melek Aziraphale ve şeytan Crowly (Crawly) ekseninde eğlenceli bir şekilde ele alınıyor. Kıyametin kopacağı kesindir Tanrı’nın bir emri şekilde görülmekte ve görevi olan herkesin işlerinin yapılması gerekmektedir. Kıyameti kopturacak olan deccalin ise belirlenmiş bir ailenin bebeği ile Crowly tarafından değiştirilip kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu işin sonunda dünyanın yok olmasını pek istemiyor çünkü çok uzun zamandır orada yaşadığı ve oradaki şeylerden zevk aldığı için böyle düşünüyor. Ama yine se görevini cool bir şekilde yapıyor. Aynı şekilde Aziraphale de dünyada çok uzun zaman kaldığından benzer haldedir. İkisi aslında zıt varlıklar olmasına rağmen o kadar yıl beraberlikleri neticesinde bir dostluk denmese bile yakınlığın var olduğu da kesindir. Onun için bu ikisi deccalin dünyayı yoketmemesi ve onun normal bir çocuk gibi yetişmesi için bir iş birliğine girme kararı alırlar. Fakat deccal bebek değişimi sırasında başka bir ailenin de çocuğu o an olmasından dolayı planlanan ailenin elinde değildir. Bu ikisinin bu amaç uğrunda yaptıklarına ve başlarına gelenlere odaklandığı dizidir diyerek Spoilersız girişi böyle verebilirim.

Dizinin bu dini inanışı açıkları ve göz açan tarafları ile ele alması çok eğlencelidir. İçerisinde bulunan pek çok absürt gönderme ve komik olayların varlığı ile baya keyiflidir. Kitaptan uyarlama olduğundan bazı bölümler cidden kitap monotonluğunda ilerlese bile özellikle Crowly ve Aziraphale’i izlemek çok güzel. İki karakterin yapısı zaten şu dizide en mükemmel şey. Olayın ne kadar Tanrı tarafından planlanmış bir şey olsa bile onun ne kadar sessiz durduğu meleklerin ve şeytanların savaşında insanın harap olduğu gibi bir anlamı olması ile de beni çok etkiledi. Bu gibi pek çok detay ve o ikili bu diziyi izlemek için en büyük nedeniniz olabilir.

Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Az Övdüm, Çok Sövdüm – Cyberpunk 2077 İnceleme

Bu yılın en çok beklenen oyunu Cyberpunk 2077‘nin ana hikayesini bitirip birkaç yan görev sonrası incelememi yazma zamanı geldi diye düşündüm. Öncelikle bu oyunun origini aynı isimli masa üstü rol yapma oyununa dayanıyor. Mike Pondsmith‘in birçok kitap ve filmden ilham alarak oluşturduğu bu evren yani cyberpunk, kültürü çok sevdiğim ve içerisinde bulunmak istediğim bir yerdi. Önceki yazılarımda da bu tarzdaki filmleri incelemiştim ve incelemeye de devam edeceğim. Bu tür aslında belli bir grup insan tarafından aşırı beğenilen bir tür olmasına rağmen bu çıkmış olan bilgisayar oyunu ile herkes için bir heyecan olmuştu. Witcher serilerini yaptıktan sonra oyuncular arasında hatırı büyük bir firma olan CD Project Red, bu oyunla yine bir devrim yapacağı düşünülüyordu.

Öncelikle çıkacak oyunun RPG yönünün aşırı ağır bastığı yönünde bildiriyorlardı ve bu konuda aşırı mutluydum. Ama çıkan oyunla o kısmın belli açılardan doğru olmadığını gördüm ve biraz üzüldüm. Oyun çıkmadan önce mesela test eden bir adamın açıklaması ile “175 saat oynadım ve hala bitmedi” gibi açıklamalar ve çeviri ekiplerinin oyundaki diyalogların bulduğundu masa kadar kağıtları internette görünce baya çeşitli, detaylı bir oynanışa gireceğiz diye düşündüm. Oyunda 3 farklı geçmiş ile başlayabiliyorsun ve çeşitli özelliklerini ona göre geliştirebileceğimizi gördüm. Tam bir rol yapma oyunundan beklenen şeyler bunlardı. Kendimi çok gazlamadan yine de biraz merakla oyunu bekledim. Oyuna girdiğimde Corpo (Şirketçi) geçmişi seçtim. Şirketlerin işleyişini ve para babalarının dümenleri ile içli dışlı olacağım bir ortamda başlamak istedim. Ama oyun beni 30 dk içinde oradan koparıp sokaklara düşürdü. Şirket geçmişimi pek detaylı yaşayamamıştım. Bu baya kötüydü ama neyse oyunun içinde bu geçmişim etkili olur diye bekledim. Konuşmalar arasında bazı insanlarla konuşurken böyle bir konuşma seçeneğin oluyor ama olaya etkisi neredeyse sıfır. Bir de bunun dışında konuşmalarda asla seçimlerinin bir öneminin olmaması beni aşırı hayal kırıklığına uğrattı. Seçenekler genelde “A) Evet B) Evet kesinlikle C) Corpo tarzla Evet” şeklinde hep aynı yere giden seçeneklerdi. Bunlardan başka bir iki yerde “Hayır” da diyebiliyordun ama sonrasında olay yine “Evet” demişe bağlanıyordu. Seçimler konusunda kendini yaşadığın bir dünya olmadığını fark etmek çok fena etti. Bethesda oyunlarından alıştığım çeşitlilik asla yoktu. Kendimizi değil V karakterini canlandırıyorduk aslında. Biraz bu konuda böyle beklentiniz varsa ondan uzaklaşın yoksa fena halde hayal kırıklığına düşüyorsunuz. Ama V’yi canlandırmak asla kötü değil sadece böyle olmadığını bilmeniz lazım. Hikaye yoksa fena değil idare eder kalitede.

Bunun üzerine özgür hissetmediğim bir konu da kendi karakterini tasarlama konusunda oldu. Tamam ilk oyuna başlarken bireyin tırnağından özel organına kadar her yeri özelleştirebiliyorsun. Bu kısımda hiç bir sıkıntı yok ama oyundayken bir dükkana gidip bunları değiştirememek nasıl bir mantıksızlık anlamıyorum. Gelecekteyiz ve bu evrende bu işler normal bir şey herkes gidip koluna bacağına neler neler takabiliyor. Sıkılınca ben de yapabiliyor olmalıydım bunları. Bu dünyanın en kolay ve elzem şeyi bence. Yani bunun yapılmış örnekleri var. Kaç yıl öncesinin “Mor GTA” diye adlandırdığımız Saint Row serisinde gidiyordun estetikçiye organını bile boyutlandırıyordun. Hani yapılmış örneği olmasa ve evrene uyumsuz bir özellik olsa bu kadar takmazdım ama tam olması gerektiği yer maalesef. Tamam hadi bunu koyamadınız yetişmedi falan filan sonra şunu da diyor insan bari güzel kıyafet falan bulayım. Onlar da anlamsız derecede az ve sıkıcı olduğunu gördüm. Dünyada bin tane farklı NPC var, hepsinin değişik değişik giysileri var ama hani bize nerede? Onun için diyorum ki keşke kapakta görülen karakteri direkt canlandırsaydık. Kadın veya erkek diye seçerdin düz ilerlerdin bu yüzden gereksiz bir karakter bağı kurma ihtiyacı oluşmazdı.

Konuşmalar, hikaye ve karakter senin kontrolünde olmasa bile yetenek ağacı ve mekanlara ilerleyiş tamamen sizin elinizde. Bu konuda çok detaylı işçilik çıkardıkları ortada. Oynanış tarzı olarak herkesten farklı çözümler bulmanız ve eğlenmeniz mümkün. Mesela soğukkanlılık özelliğinizi boostlarsanız gizli ilerlemeniz ve biraz hitman veya assassin tarzında oynanışa sahip olabilirsiniz. Ya da birçok silah arasında sevdiğinizi geliştirip pata küte ateş ede ede ilerlemek keyifli olacaktır. Oyunda silahlar çok çeşitli ve hepsinin ayrı bir tarzı var. Katana kullanmak hele bana göre en zevklisi. İyi gelişim yaparsanız bir samurai misali boss dövmeniz mümkün. O kadar çok çeşit var ki hepsini örnek vermem mümkün değil. Yetenek ağaç kısmı kısaca çok güzel.

Hideo Kojima detayı

Tüm bunların dışında oyundaki en büyük başka sorun ise yapay zekanın aşırı kötü olması. Bu kadar kötü yapay zeka en son Far Cry 5‘te görmüştüm ve o zaman bile hadi bunlar tarikat falan beyinleri yıkanmış ondan mal gibiler deyip göz yumuyordum. Bu oyunda hiç elle tutulur iyi bir yanları yok. Dibimde dururken mal gibi sağa sola dönüyor veya bir anda oturuyor falan. Bazen cidden iyi beni sıkıştırıyorlar ama genelde mala bağlayıp ne yaptıkları belli olmayan saçmalıklar yapıyorlardı. Oynanış kısmında dövüşlere girmekten baya soğutmuştu beni.

Oyun Night City adındaki devasa detayların bulunduğu bir şehirde geçiyor. Oyuna ilk adımı attığımda içimde sonunda bir “Bladerunner” filminin içindeyim resmen dedirtecek şekilde mutlu etti. Şehrin tasarımı ve doluluğu çok güzel ve her yerinde ufak güzel detaylarla karşılaşmak mümkün. Kalabalık şehir, göğe kadar uzanan binalar, uçan araçlar ve ışıklar o hissiyatı çok güzel destekliyor. Şehrin her yerinde bir yaşanmışlık olduğunu çeşitli olaylar ve NPC’lerle gösteriyor. Olaylar anlamında bir suç anına denk gelebilirsin veya bir soygunla karşılaşabilirsin veya olmuş bitmiş ve polis inceleme ekiplerinin bulunduğu suç bölgeleri oyuna güzel detaylar katıyor. Ama NPC’ler genellikle sabit bir şekilde konumlanmış ve etkileşimi az olan canlılar. O canlılık hissiyatı barındırdığı çeşitlilik ile ilk başta güzel dursa da bir süre sonra pek bir numarası yokmuş gibi geliyor. Biraz muhabbet etmeye bir iki diyalog fena olmazdı gibime geliyor. Diyalog kısmı zaten oyunun hikayesinde etkili değilken bu kısımda da olmaması şaşırtmadı ama yine çok üzdü. Mesela gitar çalan insanlar var ve onları dinlemek çok güzel ama “Hey dostum! Ne güzel çaldın ha” diyememek baya kötü. Böyle güzel ortamda etkileşime girememek biraz yapay kalmasına neden oldu ama bu benim kişisel isteğim gereği beklediğim bir şeydi herkes umursamayabilir işin sonunda.

Hikaye en başta dediğim gibi eğer seçimlerimizin çok mühim olduğu bir konumda olsaydı tadından yenmez bir şey olurdu ama onun dışında fena değil. Sadece son kısımda yapılan seçimler biraz etkili gibi ama full linear bir halde ilerliyor. Yaratılan karakterlerin hikayeleri ve geçmişleri çok güzel. Her birini tanımak ve onlarla bir takım işler yapmak hoştu. Ama biraz zayıf bulduğum bir konu da Arasaka şirketinin temelde tek problem olması çok zayıf duruyor gibiydi. Eğer çeşitliliği burada da sağlayıp iki üç şirketin de birbirleri arasındaki savaşını daha detaylı görmek hoş olurdu. Fallout oyunlarındaki gibi tarafını seçeceğin ve farklı sonuçların olduğu bir tasarım olabilirdi ve hatta genel cyberpunk tarzının temel konularından olan kapitalizm eleştirisine de böylelikle daha etkileyici girilebilirlerdi. Yarısında çok bunalıp bu ne böyle dememe rağmen eksikleri göz ardı edersek keyifli gelebilir çoğu insan için. Bende oluşan bu bunalımı 30-40 saat Assassin’s Creed oynadıktan sonra gelen bunalımla eş değer görebilirsiniz. Ama işin kötü yanı oyundaki 15. saatimde olmasıydı. Ana hikaye dışında yan görevler çok çeşitli ve fazlalar. O kısımda da baya vakit öldürebilirsiniz. Ama işte tekrar tekrar oynatacak bir oyun değil, bir kere oynadın mı tamam bitti diyorsun.

Herkesin dilinde olan ve büyük bir sorun olarak bakılan performans ve bug meselesinden de bahsedeyim. Ben PC’de o kadar da yeni olmayan bir sistemle oynadım. Ufak bir iki görsel hata haricinde bir sıkıntı yaşamadım. Görsel buglar zaten benim için hiç önemli bir sıkıntı değil. Oynanışa büyük etki vermediği sürece umursamam ve bende oyunumu rahatsız edecek hiçbir şey olmadı. Performans olarak da yüksek ayarlarda pek bir FPS düşümü yaşamadan oynadım. Konsol tarafında ama büyük sorunların olduğu, iadelerin falan da dert olduğu baya haber döndü. Konsollarda durum vahim iken PC’de genel anlamda kimsede bir sıkıntı duymadım diyebilirim. Biraz daha toparlanıp düzenlenmesi lazım şeyler olduğu için yavaş yavaş güncellemelerle hallolacaktırlar.

En kötü bug böyle

Genel bir toplu inceleme yapacak olursam artıları şöyle:

  • Şehir tasarımı çok iyi ve cyberpunk tarzına çok uygun gelişmiş bir dünyası var.
  • Karakter yeteneklerinin gelişim aşaması ve aksiyon oynanış detayları güzel.
  • Çok fazla görev var ve uzun bir serüven sunuyor.

Eksileri:

  • Hikayede çeşitlilik ve detayları yetersiz.
  • Bazı görev ve hikayenin bağlanış kısımları kötü veya aceleye getirilmiş gibi.
  • Karakter arka planı iyi anlatılamamış ve bu yönde kişisel yönelimlerin zayıflığı fazla.
  • Karakter customization yok diyecek kadar az ve kötü.
  • Düşman yapay zekası aşırı kötü.
  • Burada bugları da sayabiliriz ama bunlar zamanla toparlanacağından şimdilik önemsemeyebilirsiniz.

Son olarak bu oyunu bence şimdi almaktansa belli bir süre bekleyip ilk büyük indirimle alıp oynamanızı tavsiye edebilirim. Hem verdiğiniz paraya daha değer bir oyun olduğunu düşünürsünüz hem de ufak sıkıntıları o zamana hallederler ve size pürüzsüz bir oynayış sunulur. Ama unutmayın ki vaat edilenleri hiç verememiş bir oyundur.

Fena Duygulandım – Mandalorian 2. Sezon Final İnceleme

Bu bölümün güzelliğini hala sindiremedim ama yazmazsam olmaz bir bölümdü. Son Star Wars filmleri yani Sequeller olarak adlandırılan 7, 8 ve 9’uncu Star Wars bölümlerinden sonra markanın öldüğünü düşündüğüm bir döneme girmiştim ve tam o zamanlar Mandalorian beni bulmuştu, beni geri bu sevdaya düşürmüştü. Bu bölüm sonrası bu sevdanın doruklarına ulaştığımı, fena şekilde duygulandığını söyleyebilirim. Sezon boyunca kendisini iyi geliştirdiği ve Ahsoka Tano olsun, Bo Katan olsun diğer serilerdeki önemli insanlarla bizi yeniden birleştirmişti. Mükemmelliğine mükemmellik olarak daha ne katabilir derken bu bölümü izledim.

Önceki bölümle gemi bilgilerine ulaşan Mando’muzun ilk durağı Bo Katan’lar oldu, onlarla anlaşıp Grogu’yu kurtarma yoluna giriştiler. Ekip sayısındaki büyük artış ile güzel bir ana gemiye giriş taktiği yaptılar. Heyecanı ilk dakikasından itibaren eksik etmeden ilerledi ve ana gemi içinde daha da arttı. Mando’muz, Grogu’ya yönelirken 4’lü kadın grubumuzun hedefinde Moff Gideon vardı. Her ikisinin de aksiyon sahneleri bence en iyisinin de en iyisiydi. Mando’muzun Dark Trooper ile bol gerilimli kavgası ve hepsini uzaya salışı çok güzeldi. Diğer ekip de Moff Gideon’un aslında bulunması gereken yerde olmaması onları biraz tedirgin etti. Moff Gideon aslında Grogu’nun yanındaydı ve Mando’muz ile beraber o beskar mızrağını edindiğinden beri merakla beklediğimiz dövüşleri başladı. Çekişmeli kavganın ardından Moff Gideon esir alındı ve Bo Katan’ların oraya götürüldü. Moff Gideon ama tam bir Sith veya karanlık insan karakterinde yazılmış metni ile işleri kızıştırmaya çalıştı. Mando’muzun Dark Saber’ı Bo Katan’a uzatmasına rağmen dövüşle kazanılması gerektiğini söyleyip ikili arasında bir gerilim yaratmaya çalıştı. Bu gerilim cidden çok iyi verildi ve bir an bir şeyler ters gidecek diye bekledim. Ama beklenin tersinde başka bir yerden problem vuku etti ve o da Mando’nun uzaya saldığı Dark Trooper‘ların gemiye uçarak geri gelmeleri idi. Kapıya kadar gelip yumruklamaya başlayan Trooper’lar baya bölümü gerdi gerdiler. Zaten bu kadar kolay yok olmaları pek de mantıklı gelmemişti. İşte ne olacak ne bitecek diye beklerken bir X-wing, ana gemiye doğru yaklaştı. İçerisinde kim olduğunu pek göremesek bile Jedi olduğu belliydi. Dark Trooper‘ları tek tek egale ettiğini izlemek çok güzeldi. İzlerken bir çoğumuzun tahmin ettiği o insan en sonunda karşımıza çıktı. Ve Luke Skywalker içeriye girdi. Normalde Luke Skywalker haricinde bir Jedi’ın Grogu’ya ulaşmasını istiyor ve tahmin ediyordum ama onu görmek bende acayip derecede duygulanmamı sağladı. Grogu ilk başta onunla gitmek istemese bile Mando’nun onu ikna etmesi ile olaya biraz daha sıcak bakmaya başladı. Grogu, Mando’nun elinde iken kaskını çıkarıp onu görmek istedi bir de müzik çok duygusal ilerliyor iyice gözlerimden yaşlar geldi. Mando’muzun yüzünü açması ile bambaşka bir duyguya daha da yelken açtım. Sonrasında onu ikna edip yere koyup gitmesini beklerken R2-D2 içeri girdiği an ben daha da coştum bu bölüme. Luke Skywalker, Grogu’yu eline alıp giderken o ayrılığı izlemek çok farklı duygulara soktu. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Çok güzel sahnelerin olduğu her türlü yerden beni etkileyen bir bölümdü.

Luke Skywalker’ı görmek beni her ne kadar mutlu etse bile bunu aslında hiç istemiyordum çünkü ilk defa asıl filmlerden uzak ama o evrende ufak bir hikaye anlatan kendi haliyle güzel bir dizi olarak görüyordum. Bunu kırmaları ve büyük bir kararla Luke’u göstermeleri cidden şaşırdığım bir şeydi ama bunun ilerleyen sezonda daha farklı ele almaya devam etmelerini hala istiyorum. Her şeye rağmen Luke’u görmek aşırı hoştu tabii.

Yeni sezonda neler olur ne biter hiç bilmiyorum. Bu Dark Saber işi nasıl olacak nasıl bir anlaşmaya varacaklar merak ediyorum. Kask takma geleneğini bile zamanla tarafların feshetmesiyle beraber buna da göz yummaları gerekli olur gibi geliyor. Moff Gideon’a ne olacak o da ayrı bir merak konusu. Her zaman tutsak kalmayıp bir yolunu bulup kaçıp yine ekibe musallat olacak bir kötü sonuçta. Bunun haricinde Ahsoka’yı gördüğümüz bölümle General Thrawn ismini işitmiştik bu yüzden onu görür müyüz ya da o mu kurtulmasına destek olur bilmiyorum. Ama Ahsoka ve Thrawn’ı da göreceğimi umuyorum. Boba Fett’in de ayrı bir dizisi geleceğini duyurdular bölümün bitişi ile onlardan ayrılıp onun maceralarını da ayrı bir dizi kapsamında izleyeceğiz. Bu da çok güzel bir haber. Ve en önemlisi Grogu’nun eğitimi ve sonraki yaşantısı hakkında neler olacak bunlar hep bilinmezlik içerisinde. Ben hala Grogu’nun kötü tarafa kaymaya müsait bir konumda olduğunu düşünüyorum. Anakin’in annesine olan sevgisi ve ondan ayrılması sonucu her şeyini kaybedeceğinden korktuğu için böyle bir yola girmişti. Bu dizide de Grogu ile Mando arasında çok büyük bir sevgi ve bağ kurdular. Bu bağ Jedi eğitimleri için çok riskli bir konumda olduğu aşikar. Bunun yanında bu bölümde Moff Gideon’un, Grogu için “Güce denge getirebilecek kadar güçlü.” ithamı ile yine Anakin tarzı bir hikayeye zemin hazırlıyor gibi geldiler. Neyse yazdıkça bitmiyor bunlar, beklemekten başka yapacağımız bir şey yok.

May the Force be with you

Lola Rennt/Run Lola Run (1998) İnceleme

Bir arkadaşımın önerisi ile birlikte izlediğimiz bir filmdi. Ben o kadar beğenmeme rağmen onun çok hoşuna gitmişti. Hakkında yazı yazıp yazmama arasında gidip gelirken yine de bahsetmem gerektiğini düşündüm. Berlin sokaklarında koşturmacanın bitmediği aksiyonu yüksek ama bir taraftan da ufak seçimlerimizle kaderimizin ne kadar değişik yönlere gidebileceğini gösteren bir filmdi.

Manni adındaki karakterimize 100.000 Mark değerinde para gereklidir yoksa başı çetelerle derde girecektir. Sevgilisi Lola ile telefonda bunu konuştuktan sonra Lola aksiyona geçiyor ve sahip olmadığı 100.000 markı 20 dakika gibi bir sürede bulup ulaştırmaya çalışıyor. Film bu olayı 3 farklı senaryo ekseninde olabilecekleri farklı farklı işliyor. Her birinde ölümle sonuçlansa bile bir bilgisayar oyunu edasında Lola yeniden göreve başlıyor. Ufak karar farklarımız ile tüm olayın ne kadar da farklı yöne gidebileceğini göstermesi güzeldir. Bazı kısımlarını ve sonunu daha farklı çekselerdi çok sevdiğim bir senaryosu vardı diyecektim ama olmadı. Ben beğenmedim sadece yoksa sevebilecek insanlar vardır.

Filmin güzel kısımları olarak yolda gördüğümüz random insanların hayatını hızlı fotoğraflarla bize yansıtmasını söyleyebilirim. Bunların dışında renk kullanımı ve şehir sokaklarında o koşturmaca sekansları güzel. Lola’da kırmızı renk ön planda iken Manni’de sarı ön plandadır. Kırmızı aşkı, tutkuyu ve özellikle tehlikeyi simgelerken sarı ise umudu ve merakı simgelemektedir. Bir de kameranın dönüp televizyonun içerisine girip çizgi film tarzında bazı sahneleri göstermesini de çok sevmiştim.

Pek spoiler vermek istemediğimden dolayı detaylı yazamayacağım ama senaryodaki bazı kısımları hiç beğenmemiştim. Biraz daha gerçeğe yakın kısımlar olabilirdi ve aslında daha farklı tepkiler ve sonuçlar beklemiştim. Bu tip yerlere bakıp kötü bir film olduğunu söylemek doğru olmaz. Bazı insanlar için eminim ki çok hoşuna gidecektir kısımlardır. Tüm bunların dışında sadece Berlin’de koşturup durmak bile güzeldir.

Mandalorian 2. Sezon 3. Bölüm İnceleme

Eveeet, bir haftalık aradan sonra yine sevgili Mandalorian dizimiz geldi. Ve bu bölümle asıl bağlanacağı olaya doğru biraz yönelmesini gördük. Siyah ışın kılıcından bahsedildi, Baby Yoda’nın gitmesi gereken Jedi yani Ashoka Tano’nun ismi geçti ve Clone Wars animasyon serilerinden birçoğumuzun tanıdığı Bo-Katan Kryze bizlerleydi. Bunların hepsini böyle sıralayınca çok büyük bir bölüm olduğu beklense bile yine yan bölüm gibiydi.

Mando’muz uzun uçuşu sonrası şoförlük yaptığı Frog Lady ve yumurtalarını evine ulaştırdı. Sonrasında oranın yerli halkından aldığı bilgiler doğrultusunda bir gemi ile türünün izine düştü. Ama ne yazık ki yol aldıkları gemi bir tuzakmış. İşte ufak aksiyonlar sonucu ikilimizi Mandalorian’lar kurtarmaya geliyor. Ama sonrasında bunların biraz farklı Mandalorian olduklarını öğreniyoruz. Kafalıklarını çıkardıkları gibi Mando’muzun onlara görüşü değişiyor. Ama kafalığın altındaki Bo-Katan ismini görünce heyecanlanıyoruz. Bir takım olaylardan sonra onlarla anlaşıp yardım karşılığı Jedi konumu öğrenmeyi kabul ediyor. Bir askeri gemiden silah kaçırma işine girişiyorlar ve işte yine baş kötümüz Moff Gideon’u (Giancarlo Esposito) hologramda görüyoruz ve dark saber’ın Bo-Katan tarafından da istenilen bir şey olduğunu görüyoruz. Bu konuda hikaye yine birbirleri ile birleşeceği bir konumda olacağı çok bellidir.

Her ne kadar son kısımda Ashoka Tano ismini duysak bile sonraki bölümde görüp göremeyeceğimiz hala tam kesin değil. Star Wars açlığımızı besleyen her şeye sahip olsa bile Ashoka Tano’ya ne kadar hızlı ulaşırlarsa o kadar sevineceğim bir dizi olur. Star Wars ruhunu her bölümde izlemesi güzel olsa bile daha fazlasını beklediğimiz bölümler sonucu ufak ufak hayal kırıklıklarımız oluşuyor.

Bu sezonun ilk sezona göre daha iyi olduğu kısım ise karakterlerin ilerde bir bağının olacağını tahmin edebiliyor olmamız. Yoksa yine ilk sezon gibi ufak görevlerden görevlere giden bir storyline’dayız. Bu bölümü de böyle atlattıktan sonra ileriki haftanın bölümünü daha merakla bekliyoruz.

Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.