Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

Lola Rennt/Run Lola Run (1998) İnceleme

Bir arkadaşımın önerisi ile birlikte izlediğimiz bir filmdi. Ben o kadar beğenmeme rağmen onun çok hoşuna gitmişti. Hakkında yazı yazıp yazmama arasında gidip gelirken yine de bahsetmem gerektiğini düşündüm. Berlin sokaklarında koşturmacanın bitmediği aksiyonu yüksek ama bir taraftan da ufak seçimlerimizle kaderimizin ne kadar değişik yönlere gidebileceğini gösteren bir filmdi.

Manni adındaki karakterimize 100.000 Mark değerinde para gereklidir yoksa başı çetelerle derde girecektir. Sevgilisi Lola ile telefonda bunu konuştuktan sonra Lola aksiyona geçiyor ve sahip olmadığı 100.000 markı 20 dakika gibi bir sürede bulup ulaştırmaya çalışıyor. Film bu olayı 3 farklı senaryo ekseninde olabilecekleri farklı farklı işliyor. Her birinde ölümle sonuçlansa bile bir bilgisayar oyunu edasında Lola yeniden göreve başlıyor. Ufak karar farklarımız ile tüm olayın ne kadar da farklı yöne gidebileceğini göstermesi güzeldir. Bazı kısımlarını ve sonunu daha farklı çekselerdi çok sevdiğim bir senaryosu vardı diyecektim ama olmadı. Ben beğenmedim sadece yoksa sevebilecek insanlar vardır.

Filmin güzel kısımları olarak yolda gördüğümüz random insanların hayatını hızlı fotoğraflarla bize yansıtmasını söyleyebilirim. Bunların dışında renk kullanımı ve şehir sokaklarında o koşturmaca sekansları güzel. Lola’da kırmızı renk ön planda iken Manni’de sarı ön plandadır. Kırmızı aşkı, tutkuyu ve özellikle tehlikeyi simgelerken sarı ise umudu ve merakı simgelemektedir. Bir de kameranın dönüp televizyonun içerisine girip çizgi film tarzında bazı sahneleri göstermesini de çok sevmiştim.

Pek spoiler vermek istemediğimden dolayı detaylı yazamayacağım ama senaryodaki bazı kısımları hiç beğenmemiştim. Biraz daha gerçeğe yakın kısımlar olabilirdi ve aslında daha farklı tepkiler ve sonuçlar beklemiştim. Bu tip yerlere bakıp kötü bir film olduğunu söylemek doğru olmaz. Bazı insanlar için eminim ki çok hoşuna gidecektir kısımlardır. Tüm bunların dışında sadece Berlin’de koşturup durmak bile güzeldir.

Der Himmel über Berlin/Wings of Desire (1987) İnceleme

Sinema dünyanın her yerinde kendinden bir takım izler bırakan işler ele almıştır. Ama II. Dünya Savaşı sonrası bu izler daha çok Amerikan yapımları ile öne çıkmaktadır. Amerikan filmleri ile Amerikan kültürü etkisi dünyaya yayılmaya başlamış. Bunun üzerine “Yeni Alman Sineması” ile bu akımın etkilerini azaltıcı ve öze dönüş anlamında birçok film yapılır olmuş. Bugün konuşacağımız filmin yönetmeni Wim Wenders ise bu akımın önemli öncülerinden biri olarak sunuluyormuş.,

Der Himmel über Berlin (Wings of Desire) filmi ile yönetmenin spesifik özelliklerini barındıran ve manzarayı dile getirebilen bir yönetmen. Bu çekim tekniği ile pek çok duyguyu ufak bir sahne ile ekranlara yansıtabiliyor. Aşkı, yalnızlığı, özlemi, ve merakı bu uzun yolculuğu ile bolca yaşatabiliyor.

İki melek karakterimizle siyah beyaz halde dünyayı bolca gözlemliyoruz. İnsanları, olayları, durumlarını, ve pek çok kültürü bizlere gösteriyor. Bu bolca farklı kültürden veya dilden konuşan insanları göstermesini Post-Modernizm ile ilgili olduğundan bahsediliyor. Siyah beyaz tonda izlememiz ise bize insanların o yüklü duygularını tam ulaşamamamızı ve o duyguları yaşama isteği hissiyatını veriyor. Siyah beyaz ton ile sadece sadece iyi ve kötüyü yargıladığımız ama tam olarak diğer renk katmanlarına varamamamız nedeni ile insanların hislerini tecrübe etmek istiyoruz. Bu kadar merakla gözlemlerin sonucunda meleklerden biri insan olmaya karar veriyor. Renkleri, duyguları yaşamak istiyor ve özellikle aşık olduğu kadına ulaşmayı düşlüyor. Dünyaya indiği andan beri pek çok şeyi tecrübe etse bile aşık olduğu insanla beraber bazı duyguları yaşamanın önemini de barındırıyor. Adamın kadına olan aşkını çok güzel ele almalarına rağmen kadının aşk motivasyonunu pek anlayamadım. Kadını biraz daha bu konuda ikinci plana koymuş gibiydi.

Filmin her karesinde yüklü bir sürü alt metin ve anlam bulunduğunu fark ediyoruz. Her sahnenin taşıdığı varoluş felsefesinin yanında insanların modern dünyadaki farklarına birbirleri arasındaki yabancılaşmalarına, yalnızlıklarını da anlatıyor. İnsanlar arasındaki bu zıtlığın üzerine meleklerin de birbirleri arasındaki farkları da çok rahat sunuyor.

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Peter Handke