Dostum bu çok iyi // Invincible 1. Sezon İnceleme

Normalde süper kahraman filmlerini o kadar da severek izlemem çünkü yarattıkları evrende bir takım tutarsızlıklar olduğunu düşünürüm. Bu durum günümüzde daha az bir problem olmasına karşın hala bir takım ön yargılarım oluyordu. Marvel’ın filmlerinin de hepsini izlemesem de çoğunu izledim. Kötü filmler değiller ama hala ön yargılarımı yıkacak konumda değillerdi. Sonrasında Amazon’un çıkardığı Invincible dizisini gördüm. Herkesin övgü noktasında olduğunu biliyordum ama beni asıl içerisine çeken kısmı çizim tarzında yatıyor oluşuydu. Eski çizgi roman gibi çizimi ile küçüklüğümde izlediğim animasyonların tadına ulaştırıcağının sinyalini verir gibiydi. Nitekim bu konuda isteğimi alırken içerik anlamında da meraklandırıcı hale ulaştırdı. İlk bölümünü izlediğim an bunun cidden iyi bir animasyon ve süper kahraman içeriği olduğunun kararını verdim ve su gibi diğer bölümleri de izledim.

Konu itibari ile liseli Mark Grayson’ın babasının gezegendeki en güçlü süper kahraman Omni-Man olduğu ve babası gibi kendisinin de bir yandan güçlerine kavuştuğu ama aynı zamanda da insani bir hayatında da sorumluluklarla dolu bir diziyi izliyoruz. Böyle bakıldığında çok normal ve klasik bir genel teması bulunuyor gibi gözüksede içerisinde bu temanın dallanıp detaylandığı ve bu detayları da çok doğal yediren bir yapım olmasıdır. İzlerken işlediği her şeyi ile hiç bir zorlama fikir veya durumu açıklama gereği duymadan veya vermek istediği mesajı göstere göstere yapmayan en hoş hali olan olması gerektiği gibi veren bir dizidir. Dizinin bu yanları dışında artık salt iyi ve salt kötünün olmadığı bir evrene geçiyoruz sanırım. Baştada dediğim gibi çok fazla süper kahraman dünyalarına hakim değilim bu diziden önce böylesini yapmış olan vardır illa ama ben bu dizide gördüğüm ve çok uygun bulduğum için aşırı beğendim.

Dizide ekstradan sevdiğim bir diğer kısmı ise aksiyonun harbi aksiyon gibi verilebilmesi oldu. Kafalarım ezilmesi, kolların kırılması oranın buranın patlaması falan izlerken değişik bir haz uyandırıyor. Bunun bu kadar iyi olduğunu ilk bölümün sonunda Süper-man’in yani Omni-man’in bir grup iyi süper kahraman resmen tek tek öldürmesi ile anladım. O an zaten hikaye anlamında da uzun süre ekranlarda pek yapılmayan bir yere gidildiğini farkettim hem de aksiyonun çok iyi anime edildiğini anladım. Cidden o kısım olmasa bile izleyip bitirirdim belki ama bu diziye böyle derecede beni bağlar mıydı bilmiyorum.

Animasyonun aksiyonu ve hikayesi dışında seslendirme ekibi ile de iyi isimlerle çalıştığını gördüm. Baş karakterimiz Steven Yuen, babası Omni-Man olarak J.K. Simmons olmak üzere kısa süreli gözükmelerine rağmen Mark Hammil’den Ezra Miller’e hatta Rick Sanchez’imiz Justin Roiland bile var. Böyle tanıdık birçok sesi duymak gereksiz bir şekilde hoşuma da gitti.

Kısacası aksiyonu ile de hikayesi ile de her şeyiyle de güzel bir dizi. Tarzı yapısı ile diğer yapımlardan aldığı şeyler belli ama bundan utanmıyorlar hatta üzerine ufak göndermelerle bir tık daha sos atıyorlar. Bu süperkahraman tarzı The Boys ile de yapıldığını duymuştum ama pek güvenemediğimden izlememiştim. Bu dizi sayesinde ona da bir şans verecek gibi duruyorum. Invincible’ı izleyin izletin.

Solar Opposite 2. Sezon İnceleme

Yeni sezonun geldiğini duyar duymaz o heyecanla izlediğim ve gerçekten keyif aldığım bir sezondu. İlk sezonunu izlerken önceden de bahsettiğim o Rick and Morty için düşünülmüş ve rafa kaldırılmış fikirler bütününden baya uzaklaştıkları gördüm. Bu çok önemli ve güzel bir haber kendi omurgasında durmaya başlamış ve kendine has çizgileri çekmesi ile kendi özünü tam oluşturmuş diyebiliriz. İlk sezonun üzerine çıktığı gibi ilk sezonu da destekleyen ve gelişten bölümler sundu. Büyük heyecanla izlemeye başlamama rağmen beklentimin üzerine bile çıkabildiğini söyleyebilirim.

Öncelikle minik insanların hapseldiği duvarın devam hikayesini izlemek gerçekten yine çok keyifliydi. İlk sezondaki gibi bir heyecan ve merakı bu sezonda da oluşturdu. Yine yerinde ve harika finali ile çok iyi iş çıkardı.

Bunun dışında her bölümün kendine has hoş detayları vardı ama son bölüm ile hafif hüznü de içimize kattı. Bir acaba öyle kötü bir sonu mu olur ki düşündürse de hoş bir şekilde o kısmı da bağladılar beklendiği gibi.

Artık içerik ve dizi çöplüğü diyebileceğimiz bir devirde izlenmeye en layık diziler arasına emin adımlarla giren bir dizi. İlk sezonu izleyip cidden keyif aldıysanız bu sezon daha fazlasını alacağınız kesindir.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

Soul (2020) İnceleme

Animasyon dünyasının geldiği nokta beni bu film ile baya etkiledi. Her ne kadar ruhani boyutu da ele alsa bile görsel anlamda hem gerçekçi hem de baya etkileyici bir tasarımı vardı. Şehiri gösterdiği her karesinde birçok detay görmek güzeldi. Animasyonların bu derece güzel işler çıkarmasını baya takdir ettim.

Hikayesi olarak isminden de anlaşılacağı üzere biraz ruhani tarafı olan bir film. Bir jazz öğretmeninin sonunda bir jazz efsanesi olam Dorothea Williams ile bir gösteri düzenlemek için banda kabul edilir. Bunun üzerine o sevincin getirdiği dikkatsizlikle yolda giderken bir çok ölümden döner. Ama en sonunda yaşadığı bir hadise ile komaya düşer. Komada olmanın sonucu ölüm çizgisinde ilerlerken hayatta en çok istediği şeyi gerçekleştirememenin sonucu geri kaçmaya çalışır. Kaçarken o ölüm köprüsünden düşerek bebek ruhların oluşturulduğu bir alana gelir. Bebek ruhlar her birine belli özellikler aktarıldıktan sonra dünyada yaşayıp ölmüş birinden mentorluk alarak dünyaya gitmek için bir kıvılcım yakalamaları sağlanır. Bizim jazz hocasını da bu mentorlardan biri sanıp gerekli yere götürürler. Rastgele başkasının ismini alıp kendisine bir çocuk emanet ederler. Artık milyonuncu çocuğun emanet edildiği bir ortamda kendisine 22 numaralı bir ruhu emanet ederler. Anlaşıldığı gibi 22 kaç bin tane mentorun denemesinden geçmiş olsa bile asla o dünyaya gitme kıvılcımına ulaşamamıştır. Hayatla ilgili her şeyi bildiğini ve hiçbir şeyin onu heyecanlandırmadığını söyler. Ruhları mentorlar “Hall of Everything” adındaki mekanda çeşitli dünyavi şeyleri denetip etkilenmesini sağlamaya çalışırlar. Bizim jazz hocası da orada bazı güzel şeylerin kokusu ve tadı olmadığından pek etkileyici gelmediğini farkeder. Bu arada jazz hocası dünyaya geri gidip en büyük hayalini gerçekleştirmek istemektedir ve onun için 22’inin kıvılcımı oluşmuş rozetini kendisi alırsa geri gidebileceğini düşünür. Kıvılcımı oluşmasa bile bir hata sonucu ikisi de dünyaya düşer. 22, jazz hocasının bedenine, jazz hocası da onun yanındaki kedinin bedenine düşer. İkisi hem vücut değiştirme yöntemi ararken hem de hayatın önemini kavradıkları çok ilginç bir maceraya başlarlar. Hem güldüren, hem ağlatan hem de düşündüren çok güzel detaylara sahip bir animasyondur.

İçerisinde pek çok kültürden ögenin ufak ufak gösterilmesi dışında jazz ile beraber siyahi insanların hayat ve tarzlarının da bolca gösterildiği ve bunun dünya kültürüne olan dokunuşunu çok güzel anlatmıştır. Ruhani boyuta iken gösterilen pek çok ünlü başarılı isimle yine ayrı bir detayı vardır. Her yaştan insanın mutlaka keyifle izleyeceğini düşündüğüm benim için mükemmel bir animasyon filmdi.

Animatrix (2003) İnceleme

Matrix serisinin animasyon tarzda farklı farklı ekipler tarafından oluşturulmuş 9 hikayeden oluşan ek filmidir. Farklı ekiplerin yarattığı farklı perspektifler sayesinde Matrix evrenine hoş bir bakış atmaktadır. Ek bir film olarak gözükse de original üçlemenin felsefi anlamına çok yakın bir konumdadır.

Bu 9 farklı hikaye arasındaki İkinci Rönesans olarak adlandırılan, Matrix’te bahsi geçen robotların insanlarla olan savaşını ve dünyanın sonunu anlattığı kısmı görsellemektedir ve çok mükemmeldir. Bu kısımların animasyon ekibinin başında Mahiro Maeda adlı yönetmenimiz bulunuyor ve kendisi Kill Bill‘deki o kısa animasyon bölümünün de yapım ekibindeydi. Bunların dışındaki diğer bölümler seriye hikaye anlamında direkt etkisi olmasa bile o evren ve düşünceyi çok güzel ele almaktadırlar. İkinci Rönesans bölümleri dışında en çok hoşuma giden diğer bölüm ise bir kadının kedisini aramaya koyulması sonucu belli bir bölgedeki simülasyonun bozulması sonucu yer çekiminin alt üst olduğu kısımdı. Çizimi ayrı güzel ve çocuklarla orada eğlencenin tadını çıkarmaları da keyifliydi. Bu kısım aslında Andrei Tarkovski‘nin Stalker filminden ilham alınarak oluşturulmuştur. Bu detayı da duyduktan sonra o bölüme olan sevgim daha da artmıştı.

Anime tarzında olmasına rağmen herkesin seveceğini düşündüğüm bir hali var. Cyberpunk tarzının önemli eserlerinden olan Matrix serisini veya türü seviyorsanız garanti izlemeniz gereken minik bir animasyon filmidir. Yakın zamanda çıkmış olan Love Death + Robots animasyon filmleri de benzer mantıkla çekilmiş ve yine bilim kurgu tarafı ağır basan bir seriydi. Birini seven diğerini de sevecektir diyerek ikisi arasında da bir köprü kurayım.

Regular Show yaşlanmış ve Close Enough olmuş

Emmy ödüllü Regular Show’dan sonra J.G. Quintel, yine benzer bir animasyon dizisiyle karşımıza Close Enough ile çıktı. Bir Regular Show değil ama “Close Enough”. Yapımcı büyüdüğü kadar dizisindeki olaylar da büyümüş. Bu dizi 30’lu yaşlarında iki çiftin 5 yaşındaki kızları ve iki tane ev arkadaşlarıyla gerçeküstü olayların döndüğü animasyon komedisi olarak karşımızda. Tam büyümüş değil ama bu geçiş dönemindeki insanların başından ilginç ilginç olaylar dönüyor. Zaman yolculuğu salyangozu, striptizci palyaçolar, hiç büyümemiş çocuk işçiler falan filan. Rick and Morty veya Solar Opposites kadar delice hikaye ve olaylarda dönmüyor ama aile komedileri kadar da gerçekçi kalmadığı da kesin. Her ne kadar karakterler büyüme evresinde kalmış ne yaşlı ne de genç insanlar olduğu gibi dizi de hayal gücü açısından bu tarz bir aradadır. Yapılan şakalar olaylar falan nostaljik şekilde eskiye göndermelerle doludur ve aynı zaman da yeni şeyler üretmeye de çalışmaktadır. İlk izlediğim bölümle tam o kafaya giremedim açıkçası daha dinamik şeyler bekliyordum ama izledikçe tanıdıkça ha okay güzelmiş oldum. Zaten Regular Show ile yapımcı gibi büyümüş bir nesil iseniz daha kolay adapte olacağınızı düşünüyorum.

İlginç bir animasyon: Le Planete Sauvage (1972) Spoilerlı İnceleme

Om oğlan Terr ve Draag kız Tiwa

50 yıl olmuş neredeyse çıkışına ama hala psychedelic tarzdaki çizimleriyle ve hikayesiyle bilim kurgu tarzına keyifli bir bakış katan bir Fransız animasyonu. Görsel anlamda aşırı original ve surreal olan bu yapım René Laloux elinden ve İllüstratör Roland Topor’un zihninden çıktı.

Ben çizimlerini ressam Bosch’un eserlerine aşırı benzettim bu arada.

Draag’ların parkları gazladığı an

Film, psychedelic ve jazz tarzı hoş bir müzikle daha tam bilmediğimiz bir tehditten kaçan bir anneyle yavrusunu gösterir. Tepeye doğru çıkmaya çalışırken büyük bir mavi parmaklar onları fırlatıp durur. Bu eller Draag adı verilen gezegendeki baskın yaşam formu olan uzaylımsı varlıklardır. İnsanımsı küçük varlıklar ise Om olarak adlandırılırlar, gelişmiş canlılar değillerdir. İşte bu eller ufak Om’larla uğraşırken Anne Om ölüyor. Sonradan görüyoruz ki bunlar çocuk Draag’larmış, o gezegeninin efendisinin kızıyla oraya doğru geldiğini görünce kaçıyorlar. Efendinin kızı yavru bebeği böyle terk etmek istemiyor, evcil hayvan olarak almak istiyor. Aşırı popüler bir şey Om beslemek evlerde. Eve getirilen yavruya bir tasma yapıyorlar. Bu tasmanın yapılışı da ilginç sanki 3D yazıcı gibi bir anda makineden ortaya çıkıyor. Zamanına göre teknolojik şeylerin hayali günümüze uyan tarzda. Bu tasmanın bir de bileklik kısmı var sahip Draag’lar takıyor, Om’ları kaçarsa veya kaybolursa onunla konumunu ayarlayabiliyor. İşte yavru bu kızla yaşamaya devam ediyor. Draag’ların bir yılı Omların bir haftasına falan eşit ondan hızlı büyüyor. Kızla beraber okul derslerini dinlemeyi çok seviyor bu Om, ismi de Terr. Dersleri de kulaklık gibi bir şey var Draag’lar takınca onu konuyu direkt beyinlerine kodluyor. Bir süre sonra babası kıza dersleri Terr ile birlikte izlemesini yasaklıyor. Bir de kız büyüdükçe Om’la oynamayı bırakıyor. Bunun üzerine Terr o ders kulaklığını sürüyerek kaçıyor. Baya zar zor ilerliyor ama kız kaybolduğunu fark ettiği an hızlıca bileklikle Terri çekmeye başlıyor. Terr sürünerek gelirken kulaklıkla ağaçların arasına sıkışıyor. Her nasılsa orada da özgür bir Om varmış yanındaki bıçakla tasmasını kesiyor ve Terr’i kurtarıyor. Sonra o kulaklıkla beraber kızın kabilesi gibi bir yere gidiyor. Kabiledekiler Terr’e bir takım güç testleri falan yapıyor ama Terr kazanıyor. Getirdiği kulaklıkla kabile Draag’ların bilgilerini teknolojilerini öğrenmeye başlıyor. Ama Draag’lar düzensiz üremiş olan Om’ları azaltmak ve kontrol altına almak için dünyada “de-Omization” operasyonlarıyla onları yok etmeye başlıyor. Yaşadıkları parka da saldırı olunca kaçıyor kabilemiz. O parktaki diğer kabileler de onlarla birlikte iken bir Draag onları görüp öldürmeye çalışınca hepsi bir olup Draag’ı yere serip öldürürler. Bunu duyan Draag’lar, Om’ları sandıkları kadar ilkel olmadıklarını anlamaya başlarlar ve de-Omization’ları daha ciddi yapmaya başlarlar. Bu kaçan kabileler ise terk edilmiş bir roket üssüne yerleşir. Ara ara Draag’ların temizleme araçları gelse bile teknolojilerini daha da geliştirmişler ve iki tane roket inşa etmişlerdir. Şimdi bu gezegenin bir tane uydusu var ve genelde Draag’lar meditasyonla uyduya gidip sevişiyorlar ve yaşam enerjilerini bu meditasyon ile tazeliyorlar. Bizim Om’larda bu uyduya saldırı yaparlarsa tüm yaşam enerjileri biteceği için Draag’ları öldürebileceklerini öğrenirler. Zayıf noktalarını öğrendikleri Draag’lara roketle saldırılarını yaparlar. Bunun üzerine baya zor duruma giren Draag’lar Om’larla anlaşma yapmaya karar verir. Onlara yeni bir yapay uydu inşa ederler ve birbirlerine saygılı bir hayat yaşamaya devam ederler.

Parktan kaçarken öldürdükleri Draag

Animasyon hem hayvan haklarına hem de ırkçılığa karşı güzel sağlam empati kurmanızı sağlıyor. Om’ların insansı olması bu duyguya girmenizi daha kolay hale getiriyor. Topor bir Leh Yahudi’si imiş, Fransa’da bir parkta her an gazla Naziler tarafından öldürülme riski yaşamış. Ondan filmde de benzer park kısımlarını canlandırmış. Müzikleri, görsel anlatımı ile bizi uzaya başka bir boyuta taşıdığı gibi yine bizi o canlıların halleri ile ilkel halimize de güzelce indirebiliyor.

Draag’ların yaşam enerjilerini aldıkları uydu, roketle saldırı sonrası
Om kabilesi ders dinlerken