Angel’s Egg (1985) İnceleme

Eğer izlemeden bu yazıyı okumaya niyetlendiyseniz geri dönün ve koşarak bu filmi izlemeye gidin. İçerisinde olan mistik ve büyüleyici havayı kendi deneyiminizle tatmanız gerektiğini düşünüyorum. Youtube’da bile kolayca erişebileceğiniz bir film onun için hadi durmayın.

Bu filmin öyle bir sanat tarzı var ki insanı bir başka boyutun ilerisine taşıyacak kadar yoğun. Esrarengiz bir animasyon olması nedeniyle de pür dikkat izlediğim bir filmdi. Solgun, asla cezbetmeyen renklerinin üzerine mistik müziklerin geldiği insanı boşlukta bırakırcasına melankolik bir anlatımda bırakan bir anime. Dini sembollerin bolca içerisinde bulunduğu kesin ama tam olarak ne anlattıklarını kesin olarak çıkarmamız zor çünkü filmi yapan kişi de tam olarak ne anlattığı bilmediğini söylemiştir. Ama genel anlamda bir varoluşu temsil ettikleri ortadır. Bu varoluş anlatımı içerisinde gerçekliği sorguladığı gibi tamamen var olmayan bir dünyada olduğumuz da kesindir. Metafiziksel yapılar ve o tarz bir ambiyansın içerisinde savrulup gideriz. Adam ile kızın konuşmasından ve balıkçıların devasa bir balığı ama aslında bir gölgeyi avlamaya çalışmasına kadar her şeyin bir illüzyon olduğunu hissederiz. Ama bu solgun ve sürreal dünyada beni en azından renkli ve umuda bağlayan bir eşya veya bir varlık oldu. Kızın taşıdığı o beyaz yumurta içerisinde bir umut veya bir renk gördüm. Bembeyaz ve gizemli haliyle içerisinde her rengi ve umudu taşır gibiydi. Sonrasında adamın o yumurtayı kırması ile hiçbir şeyin olmaması da gerçekliğin hiç var olmadığını çıkarabiliriz ama yine de tam bu amaca hizmet etmiyor gibi. Sonrasında zaten filmin neye bağlandığı ve nereye yöneldiği veya kimin ne gibi bir sonuca vardığını öğrenemeyiz. Yine bizi o engin boşluğunda bırakır ama yine de bir tamamlanmış hissi de kuvvetlidir. Ama film Ghost in the Shell’in yönetmenin elinden çıktığından içerisinde bulunan pek çok paralelliği de fark etmeden geçememek beni daha başka etkilemiştir.

Asla bu filmi tek kalıba sokup kesin bir anlam veya sonuç çıkarmamız zor ama hissettirdiği yoğun havası ile akıllardan ve ruhtan çıkmayacak bir anlatıma sahiptir. Birçok okumasını ve analizini yapmış içerik internetin her köşesinde bulunuyor ama daha çok size ne hissettirdi veya kattı bunun üzerinde durulması gereken aşırı özel bir yapım olarak düşünüyorum. İzlediğim günden beri bu filmin hakkına yakışır bir yazı yazmam gerektiğini düşünüyordum fakat asla o konuma ulaşamayacağımı anlayıp böyle kısa ve biraz genel bir yazı yazmayı en sonunda karar verdim. Umarım siz de izlerken benim kadar farklı şeyler yaşamışsınızdır ve nasıl açıklanacağını düşünmüşsünüzdür.

Animatrix (2003) İnceleme

Matrix serisinin animasyon tarzda farklı farklı ekipler tarafından oluşturulmuş 9 hikayeden oluşan ek filmidir. Farklı ekiplerin yarattığı farklı perspektifler sayesinde Matrix evrenine hoş bir bakış atmaktadır. Ek bir film olarak gözükse de original üçlemenin felsefi anlamına çok yakın bir konumdadır.

Bu 9 farklı hikaye arasındaki İkinci Rönesans olarak adlandırılan, Matrix’te bahsi geçen robotların insanlarla olan savaşını ve dünyanın sonunu anlattığı kısmı görsellemektedir ve çok mükemmeldir. Bu kısımların animasyon ekibinin başında Mahiro Maeda adlı yönetmenimiz bulunuyor ve kendisi Kill Bill‘deki o kısa animasyon bölümünün de yapım ekibindeydi. Bunların dışındaki diğer bölümler seriye hikaye anlamında direkt etkisi olmasa bile o evren ve düşünceyi çok güzel ele almaktadırlar. İkinci Rönesans bölümleri dışında en çok hoşuma giden diğer bölüm ise bir kadının kedisini aramaya koyulması sonucu belli bir bölgedeki simülasyonun bozulması sonucu yer çekiminin alt üst olduğu kısımdı. Çizimi ayrı güzel ve çocuklarla orada eğlencenin tadını çıkarmaları da keyifliydi. Bu kısım aslında Andrei Tarkovski‘nin Stalker filminden ilham alınarak oluşturulmuştur. Bu detayı da duyduktan sonra o bölüme olan sevgim daha da artmıştı.

Anime tarzında olmasına rağmen herkesin seveceğini düşündüğüm bir hali var. Cyberpunk tarzının önemli eserlerinden olan Matrix serisini veya türü seviyorsanız garanti izlemeniz gereken minik bir animasyon filmidir. Yakın zamanda çıkmış olan Love Death + Robots animasyon filmleri de benzer mantıkla çekilmiş ve yine bilim kurgu tarafı ağır basan bir seriydi. Birini seven diğerini de sevecektir diyerek ikisi arasında da bir köprü kurayım.

Blood of Zeus (2020) İlk Sezon İnceleme

Netflix’in yeni yapımlarından olan yunan mitolojisini kapsayan bir animasyon dizisi olan Blood of Zeus, geçenlerde yayınlandı. Yunan mitolojisini pek sevmemem ve hakkında pek bir bilgimin olmamasına rağmen merak ettiğim bir yapımdı. Çok aman aman ne izledim olduğum bir yapım değildi ama yine de izlemesi iyiydi. Zaten 30’ar dakikalık 8 tane bölümü olduğundan izlemesi de hızlı.

Death Note ve Immortals adundaki animelerin yapımında görev almış Charley Parlapandies adında birisinin üstlendiği bir projeymiş. Yazarlığını da yine aynı yapımlarda emeği geçen Vlas Parlapandies tarafından oluşturulmuş.

Hikayenin merkezinde Zeus’un yarı oğlunun dünyayı kurtarmasını ele alıyor. Yunan mitolojisinde pek duyulmamış bir hikayeyi anlatmak istemişler. Çok original yeni bir senaryosu var diyemem ama Yunan mitolojisine ilgili olanların seveceğini düşündüğüm bir diziydi.

Aksiyon kısmı göz doyurucu ve izlemesi güzel. Ama bazı kısımlarda fazla drama yapıyor gibi geliyor. Bunun nedeni bazı karakterlerin öldüğünü görüyoruz ve bu kısımlarda çok vurgu yapılıyor ama o kadar tanımadığımız ve bağ kuramadığımız kişiler olduğundan duygusu geçmiyor. Bunun dışında diğer tarafları iyi denebilir seviyede.

Son olarak bu diziye, Yunan mitolojisinin Star Wars’u gibi adlandırma yapan inceleme ve yorumlar gördüm ama öyle olmadığını düşünüyorum. Daha çok Yunan mitolojisinin Marvel’ı, DC’si diyebiliriz.

Perfect Blue (1997) İnceleme

Pek anime izleyen biri değilimdir ama bu sevdiğim, etkileyici yapımlardan biri olduğu için yazmak istedim. Yönetmen Satoshi Kon’un ilk uzun filmi olmasına rağmen aşırı derece güzel olmuş bir yapımıdır. Kimilerine göre Hayao Miyazaki’den bile iyi bir yönetmen diye adlandırılır ama bence o biraz abartı olur. Hayao Miyazaki yapımları cidden ayrı bir seviye onlardan da yazarım ilerde sanırım. Neyse asıl filmimizi konuşalım, Perfect Blue biraz gerilim biraz psikoloji animesidir. İlk başta normal bir film olarak çekilecektir ama büyük bir deprem sonrası yapımcı şirketin zarara girmesi sonucu filme yeteri parası olmadığı için anime olarak çizilmesini karar verilmiştir ve Satoshi Kon’a emanet edilmiş. Şimdi o yılları düşündüğümüz zaman film olsaydı bu kadar iyi effectli bir iş çıkmayacaktı. Anime olması şuan bile etkileyici haliyle dezavantajdan çok avantajdır. Renkleri, kurgusu, müzikleri çok iyi yönetilmiş bir de üzerine böyle bir hikaye ile anime sevmeyenleri bile içine çekebilir.

Mima bir pop grubunun üyesi iken sinemada kariyerini devam etmek istemesi üzerine gruptan ayrılır. Bu kararı çoğu hayranını üzer ve hatta hainlik yaptığı ile ilgili mektuplar, faxlar almaya başlar. Sinema kariyeri, şarkıcılık kariyeri kadar iyi değildir. Ufak replikleri vardır. Sonrasında bir tecavüze uğrama sahnesinden rol alır. Bu sahnenin çekimi Mima için travma yaşatacak kadar gerçekçi gelmiştir. Bundan sonrasında bayağı psikolojik olarak bunalıma girmeye başlar, etrafındaki projeyi yöneten insanların öldürülmesi, yüzü biraz değişik şüpheli bir adamın hep karşısına çıkıp durması Mima’yı kötü etkiler. “Mima’nın Odası” adında da bir internet sitesi vardır ve site Mima’nın kariyer değişikliği ile ilgili sanki kendi ağzından pişmanlıklarını anlatmaktadır. Tüm bu olaylardan sonra gerçeklikle bağı iyice yok olmuştur. Büyük bir anlam, benlik karmaşasına seyirciyi de sıkmadan yormadan ekliyor.

“Nobody cares for you anymore. You’re tarnished and you’re filthy.” – Mima Kirigoe