Love, Death & Robots 2. Sezon İnceleme

Netflix’in Animatrix tarzında çıkardığı dizisinin ikinci sezonu geldi. Her bölümü için gaz halde değildim ama zaten 3-5 bölümünü sevsem yetiyor bana dediğim bir animasyondu. Bilindiği üzere her bölümü başka bir konuda ama hafif benzer bilim kurgu tarzında farklı animasyonlar bütünü bir dizi. Ve bu sezonda da hoşuma giden bölümler olduğu gibi klasik bölümleri de vardı.

Mesela ilk bölümü aşırı ucuz Black Mirror tarzı bir bölümdü. Konusu haricinde animasyon kısmı ama çok güzel göz doyuruyordu. Aynı şekilde savaşta ay gibi bir gezegene düşüp bir kurtarma odasında robotla kısılı kalan adamın bölümü de aynı şekilde Black Mirror gibi aşırı gereksiz robotlardan korkmalı mıyız sorusunu soran bir bölümdü. Ben bu tarz robot korkusu temalarını sevmiyorum ve aşırı muhafazakar bir duruş gibi geliyor.

Onun dışında korku temasının yoğun olduğu ama robotlar değilde canavarlar ekseninde olan bölümler vardı. Trenden inip uzun çayırda mavi glowing creature’larla aksiyona giren adam da gerilim olarak doyurucu ama anlattığı bir şey olmadığından yavandı. Fakat Noel babayı görmek için inen çocukların olduğu bölüm baya hoştu bence. Peki iyi çocuk olmasaydık o bize napardı diye sordukları hafif psikoloji ve geleneklerin farklı yorumlanması ile sevdiğim bir bölümdü. Yarattığın çocukların yüzlerine yaklaşması ile David Fincher havasını da iyi aldığımız sahneyi yaşattılar.

En sevdiğim bölümlere gelicek olursak üçüncü bölümdeki tema ve olaylar bütünü aşırı hoştu. Cyberpunk temanın hakkını sonuna kadar veren ve hafif o durumla yüzleştiren bir bölümdü. Snow in the Desert bölümü de yine yarattığı hoş dünyasını ustaca ele alıp minik bir aşk hikayesi sundu. Fena değildi. İkinci bölüm yani balinalı bölüm de arka plandan dünyasını tanıtan ve mesajını güzelce barındırıyordu. Üçüncü bölüm haricinde bu iki bölümün bulunduğu dünyaları çok sevdim diyebilirim. Üçüncü Bölümle her şeyi beğendim. Devin sahile vurduğu bölüm de sakin ve hoş bölümdü.

Animasyon bakımının hepsi ayrı bir işçilik ve seviyede yapımlardı. Her biri görsel anlamda aşırı doyurucuydu. Çoğu filler bölüm gibi olsa bile keyifli izlenim sundular. Animatrix tarzının hala yaşıyor olması ve iyi bakılıyor olmasını bilmek de güzel.

Arrival (2016) İnceleme

Bir bilim kurgunun tonu olmalı diye sorulursa kesinlikle böyle olmalı diyeceğim tarzda bir film, Arrival. Heyecanla beklediğim Dune filminin öncesinde Denis Villeneuve yönetmenin bu filmi ile hem tarzını yeniden hatırlamak istedim hem de bu hoş film hakkında bir iki kelam etmek istedim. Farklı tarzlarda filmleri olsa bile bilim kurgu tarzında çok daha başarılı yapımlara imza attığını söyleyebilirim. Gişede pek tutmayan Blade Runner 2049 ile de tarza nasıl saygıyla bağ kurduğundan bahsetmiştik. Şimdi de Arrival hakkında biraz analiz yapalım.

Louise Banks (Amy Adams) and Ian Donnelly (Jeremy Renner) in ARRIVAL

Genelde bilim kurgu ve uzay temaları olunca sinemada hep vurdu kırdılı, silahlı, aksiyonu bol işler görüyoruz ama bence bu türler için sağlam olan kısım daha sade ve yumuşak konulara yönelik olanlardır. Mesela 2001: Space Odyssey özellikle bir müzik gibi akıp giden filmdir ve Arrival da bir müzik olmasa bile benzer yumuşaklığı olan bir filmdir. Sakin sakin kadının hayatından dramasından bir kesitle başlar ve uzaylıların 12 kovanının dünyaya gelmesi ile yine istifini bozmadan ilerler. Başka filmlerde olsa bu uzaylı geliş hikayesi daha şiddetli veya daha olağan dışı bir şey olduğunu bastırmaya çalışan yapıda olurdu. Ama bu filmde daha olması gerektiği gibi daha dikkatli ilerleyerek o sınırı korur. Uzaylıların zaten bir saldırganlığı yoktur ama amaçlarının ne olduğu büyük meraktır ve insanlar ve devletler anlamında gerilime de sürükleyen haldedir. Bu amaçlarını anlayabilmek adına bir dil bilimcinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ve bu konumda da başrol kadınımız Dr. Louise gelmektedir. Kadının planlı ve uygun dilleri öğrenme programı devletin pek de beklediği hızda olan bir şey olmamasına rağmen yavaş yavaş onlar da alışır. Ama diğer devletlerin sabrı o kadar kolay sabit kalacak gibi değildir. Film yine dil öğrenme kısmını uzaylılar iletişim kısmını çok sakin ve yumuşak işler. O yuvarlak şekillerdeki çıkıntılarda belli anlamlar ortaya çıkmaya başlar. Ve bu ortaya çıkma çok farklı yönlerde insanların hayatlarını etkileyecektir. Yönetmenin kurduğu iletişim ve zaman yapısı bir o kadar bilim kurgu olsa bile yumuşak anlatımı ile gerçekçi ve inandırıcıdır.

Filme yumuşak ilerliyor dedim ama bir o kadar da merak ve gerilim kısmını doyuran yapısı vardır. Bu konuları asla boşlamaz zaten ama ele alış şekli belki de her filmde olmasını istediğimiz şekildedir. Bilim kurgu kısmının da inandırıcı ve oturaklı bir yapısı olduğunu zaten söyledik. Tüm bunların birleşimi ile anlatımı çok kuvvetli bir yapım ortaya çıkmaktadır. Bir de bu anlatımın üzerine mükemmel bir görüntü yönetmenliği ile kendisini iyice zirveye çıkarmaktadır.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

Az Övdüm, Çok Sövdüm – Cyberpunk 2077 İnceleme

Bu yılın en çok beklenen oyunu Cyberpunk 2077‘nin ana hikayesini bitirip birkaç yan görev sonrası incelememi yazma zamanı geldi diye düşündüm. Öncelikle bu oyunun origini aynı isimli masa üstü rol yapma oyununa dayanıyor. Mike Pondsmith‘in birçok kitap ve filmden ilham alarak oluşturduğu bu evren yani cyberpunk, kültürü çok sevdiğim ve içerisinde bulunmak istediğim bir yerdi. Önceki yazılarımda da bu tarzdaki filmleri incelemiştim ve incelemeye de devam edeceğim. Bu tür aslında belli bir grup insan tarafından aşırı beğenilen bir tür olmasına rağmen bu çıkmış olan bilgisayar oyunu ile herkes için bir heyecan olmuştu. Witcher serilerini yaptıktan sonra oyuncular arasında hatırı büyük bir firma olan CD Project Red, bu oyunla yine bir devrim yapacağı düşünülüyordu.

Öncelikle çıkacak oyunun RPG yönünün aşırı ağır bastığı yönünde bildiriyorlardı ve bu konuda aşırı mutluydum. Ama çıkan oyunla o kısmın belli açılardan doğru olmadığını gördüm ve biraz üzüldüm. Oyun çıkmadan önce mesela test eden bir adamın açıklaması ile “175 saat oynadım ve hala bitmedi” gibi açıklamalar ve çeviri ekiplerinin oyundaki diyalogların bulduğundu masa kadar kağıtları internette görünce baya çeşitli, detaylı bir oynanışa gireceğiz diye düşündüm. Oyunda 3 farklı geçmiş ile başlayabiliyorsun ve çeşitli özelliklerini ona göre geliştirebileceğimizi gördüm. Tam bir rol yapma oyunundan beklenen şeyler bunlardı. Kendimi çok gazlamadan yine de biraz merakla oyunu bekledim. Oyuna girdiğimde Corpo (Şirketçi) geçmişi seçtim. Şirketlerin işleyişini ve para babalarının dümenleri ile içli dışlı olacağım bir ortamda başlamak istedim. Ama oyun beni 30 dk içinde oradan koparıp sokaklara düşürdü. Şirket geçmişimi pek detaylı yaşayamamıştım. Bu baya kötüydü ama neyse oyunun içinde bu geçmişim etkili olur diye bekledim. Konuşmalar arasında bazı insanlarla konuşurken böyle bir konuşma seçeneğin oluyor ama olaya etkisi neredeyse sıfır. Bir de bunun dışında konuşmalarda asla seçimlerinin bir öneminin olmaması beni aşırı hayal kırıklığına uğrattı. Seçenekler genelde “A) Evet B) Evet kesinlikle C) Corpo tarzla Evet” şeklinde hep aynı yere giden seçeneklerdi. Bunlardan başka bir iki yerde “Hayır” da diyebiliyordun ama sonrasında olay yine “Evet” demişe bağlanıyordu. Seçimler konusunda kendini yaşadığın bir dünya olmadığını fark etmek çok fena etti. Bethesda oyunlarından alıştığım çeşitlilik asla yoktu. Kendimizi değil V karakterini canlandırıyorduk aslında. Biraz bu konuda böyle beklentiniz varsa ondan uzaklaşın yoksa fena halde hayal kırıklığına düşüyorsunuz. Ama V’yi canlandırmak asla kötü değil sadece böyle olmadığını bilmeniz lazım. Hikaye yoksa fena değil idare eder kalitede.

Bunun üzerine özgür hissetmediğim bir konu da kendi karakterini tasarlama konusunda oldu. Tamam ilk oyuna başlarken bireyin tırnağından özel organına kadar her yeri özelleştirebiliyorsun. Bu kısımda hiç bir sıkıntı yok ama oyundayken bir dükkana gidip bunları değiştirememek nasıl bir mantıksızlık anlamıyorum. Gelecekteyiz ve bu evrende bu işler normal bir şey herkes gidip koluna bacağına neler neler takabiliyor. Sıkılınca ben de yapabiliyor olmalıydım bunları. Bu dünyanın en kolay ve elzem şeyi bence. Yani bunun yapılmış örnekleri var. Kaç yıl öncesinin “Mor GTA” diye adlandırdığımız Saint Row serisinde gidiyordun estetikçiye organını bile boyutlandırıyordun. Hani yapılmış örneği olmasa ve evrene uyumsuz bir özellik olsa bu kadar takmazdım ama tam olması gerektiği yer maalesef. Tamam hadi bunu koyamadınız yetişmedi falan filan sonra şunu da diyor insan bari güzel kıyafet falan bulayım. Onlar da anlamsız derecede az ve sıkıcı olduğunu gördüm. Dünyada bin tane farklı NPC var, hepsinin değişik değişik giysileri var ama hani bize nerede? Onun için diyorum ki keşke kapakta görülen karakteri direkt canlandırsaydık. Kadın veya erkek diye seçerdin düz ilerlerdin bu yüzden gereksiz bir karakter bağı kurma ihtiyacı oluşmazdı.

Konuşmalar, hikaye ve karakter senin kontrolünde olmasa bile yetenek ağacı ve mekanlara ilerleyiş tamamen sizin elinizde. Bu konuda çok detaylı işçilik çıkardıkları ortada. Oynanış tarzı olarak herkesten farklı çözümler bulmanız ve eğlenmeniz mümkün. Mesela soğukkanlılık özelliğinizi boostlarsanız gizli ilerlemeniz ve biraz hitman veya assassin tarzında oynanışa sahip olabilirsiniz. Ya da birçok silah arasında sevdiğinizi geliştirip pata küte ateş ede ede ilerlemek keyifli olacaktır. Oyunda silahlar çok çeşitli ve hepsinin ayrı bir tarzı var. Katana kullanmak hele bana göre en zevklisi. İyi gelişim yaparsanız bir samurai misali boss dövmeniz mümkün. O kadar çok çeşit var ki hepsini örnek vermem mümkün değil. Yetenek ağaç kısmı kısaca çok güzel.

Hideo Kojima detayı

Tüm bunların dışında oyundaki en büyük başka sorun ise yapay zekanın aşırı kötü olması. Bu kadar kötü yapay zeka en son Far Cry 5‘te görmüştüm ve o zaman bile hadi bunlar tarikat falan beyinleri yıkanmış ondan mal gibiler deyip göz yumuyordum. Bu oyunda hiç elle tutulur iyi bir yanları yok. Dibimde dururken mal gibi sağa sola dönüyor veya bir anda oturuyor falan. Bazen cidden iyi beni sıkıştırıyorlar ama genelde mala bağlayıp ne yaptıkları belli olmayan saçmalıklar yapıyorlardı. Oynanış kısmında dövüşlere girmekten baya soğutmuştu beni.

Oyun Night City adındaki devasa detayların bulunduğu bir şehirde geçiyor. Oyuna ilk adımı attığımda içimde sonunda bir “Bladerunner” filminin içindeyim resmen dedirtecek şekilde mutlu etti. Şehrin tasarımı ve doluluğu çok güzel ve her yerinde ufak güzel detaylarla karşılaşmak mümkün. Kalabalık şehir, göğe kadar uzanan binalar, uçan araçlar ve ışıklar o hissiyatı çok güzel destekliyor. Şehrin her yerinde bir yaşanmışlık olduğunu çeşitli olaylar ve NPC’lerle gösteriyor. Olaylar anlamında bir suç anına denk gelebilirsin veya bir soygunla karşılaşabilirsin veya olmuş bitmiş ve polis inceleme ekiplerinin bulunduğu suç bölgeleri oyuna güzel detaylar katıyor. Ama NPC’ler genellikle sabit bir şekilde konumlanmış ve etkileşimi az olan canlılar. O canlılık hissiyatı barındırdığı çeşitlilik ile ilk başta güzel dursa da bir süre sonra pek bir numarası yokmuş gibi geliyor. Biraz muhabbet etmeye bir iki diyalog fena olmazdı gibime geliyor. Diyalog kısmı zaten oyunun hikayesinde etkili değilken bu kısımda da olmaması şaşırtmadı ama yine çok üzdü. Mesela gitar çalan insanlar var ve onları dinlemek çok güzel ama “Hey dostum! Ne güzel çaldın ha” diyememek baya kötü. Böyle güzel ortamda etkileşime girememek biraz yapay kalmasına neden oldu ama bu benim kişisel isteğim gereği beklediğim bir şeydi herkes umursamayabilir işin sonunda.

Hikaye en başta dediğim gibi eğer seçimlerimizin çok mühim olduğu bir konumda olsaydı tadından yenmez bir şey olurdu ama onun dışında fena değil. Sadece son kısımda yapılan seçimler biraz etkili gibi ama full linear bir halde ilerliyor. Yaratılan karakterlerin hikayeleri ve geçmişleri çok güzel. Her birini tanımak ve onlarla bir takım işler yapmak hoştu. Ama biraz zayıf bulduğum bir konu da Arasaka şirketinin temelde tek problem olması çok zayıf duruyor gibiydi. Eğer çeşitliliği burada da sağlayıp iki üç şirketin de birbirleri arasındaki savaşını daha detaylı görmek hoş olurdu. Fallout oyunlarındaki gibi tarafını seçeceğin ve farklı sonuçların olduğu bir tasarım olabilirdi ve hatta genel cyberpunk tarzının temel konularından olan kapitalizm eleştirisine de böylelikle daha etkileyici girilebilirlerdi. Yarısında çok bunalıp bu ne böyle dememe rağmen eksikleri göz ardı edersek keyifli gelebilir çoğu insan için. Bende oluşan bu bunalımı 30-40 saat Assassin’s Creed oynadıktan sonra gelen bunalımla eş değer görebilirsiniz. Ama işin kötü yanı oyundaki 15. saatimde olmasıydı. Ana hikaye dışında yan görevler çok çeşitli ve fazlalar. O kısımda da baya vakit öldürebilirsiniz. Ama işte tekrar tekrar oynatacak bir oyun değil, bir kere oynadın mı tamam bitti diyorsun.

Herkesin dilinde olan ve büyük bir sorun olarak bakılan performans ve bug meselesinden de bahsedeyim. Ben PC’de o kadar da yeni olmayan bir sistemle oynadım. Ufak bir iki görsel hata haricinde bir sıkıntı yaşamadım. Görsel buglar zaten benim için hiç önemli bir sıkıntı değil. Oynanışa büyük etki vermediği sürece umursamam ve bende oyunumu rahatsız edecek hiçbir şey olmadı. Performans olarak da yüksek ayarlarda pek bir FPS düşümü yaşamadan oynadım. Konsol tarafında ama büyük sorunların olduğu, iadelerin falan da dert olduğu baya haber döndü. Konsollarda durum vahim iken PC’de genel anlamda kimsede bir sıkıntı duymadım diyebilirim. Biraz daha toparlanıp düzenlenmesi lazım şeyler olduğu için yavaş yavaş güncellemelerle hallolacaktırlar.

En kötü bug böyle

Genel bir toplu inceleme yapacak olursam artıları şöyle:

  • Şehir tasarımı çok iyi ve cyberpunk tarzına çok uygun gelişmiş bir dünyası var.
  • Karakter yeteneklerinin gelişim aşaması ve aksiyon oynanış detayları güzel.
  • Çok fazla görev var ve uzun bir serüven sunuyor.

Eksileri:

  • Hikayede çeşitlilik ve detayları yetersiz.
  • Bazı görev ve hikayenin bağlanış kısımları kötü veya aceleye getirilmiş gibi.
  • Karakter arka planı iyi anlatılamamış ve bu yönde kişisel yönelimlerin zayıflığı fazla.
  • Karakter customization yok diyecek kadar az ve kötü.
  • Düşman yapay zekası aşırı kötü.
  • Burada bugları da sayabiliriz ama bunlar zamanla toparlanacağından şimdilik önemsemeyebilirsiniz.

Son olarak bu oyunu bence şimdi almaktansa belli bir süre bekleyip ilk büyük indirimle alıp oynamanızı tavsiye edebilirim. Hem verdiğiniz paraya daha değer bir oyun olduğunu düşünürsünüz hem de ufak sıkıntıları o zamana hallederler ve size pürüzsüz bir oynayış sunulur. Ama unutmayın ki vaat edilenleri hiç verememiş bir oyundur.

Mandalorian 2. Sezon 7. Bölüm İnceleme

Bu haftaki bölümün ismi “The Believer” idi ve aynı isminde olduğu gibi bize Grogu’yu bulma yolunda bir inanç verdi. Mando’nun Grogu’ya duyduğu sevgi ve onun için ne denli fedakarlık yapabileceğini izlediğimiz bir bölümdü.

Önceki bölümde hapishaneden yanına aldığı adamla Moff Gideon’un gemisinin yerini tespit etmeyi planlıyorlardı. O tutsak zaten ilk sezonda bir bölümde gördüğümü hatırlıyordum ama bu bölümün başında iyice emin oldurttular. Mandalorian’ın en sevdiğim yanı da önce gereksiz gibi göründüğü bölümlerin sonradan içini doldurabilmesi ve Star Wars için bir katman oluşturabilmesidir. Neyse ekip toplanıp en yakındaki bir İmparatorluk bilgisayarından bilgileri elde etmeyi planlıyorlar ve onun için bir gezegendeki üste girme planı yapıyorlar. Ridonium taşıyan kamyonlardaki askerlerin yerini alıp içeri girmeyi hedefliyorlar. Kıyafet değiştirdiği için tutsak adam Mando ile bol bol kafalığını çıkarması ile ilgili muhabbetlere giriyor. O muhabbetlerden çok rahat anlaşılıyor ki bölümün bir yerinde Mando’muzun yüzü yeniden gözükecek. Neyse yolda ilerlerken bir sürü korsanın saldırı girişimine maruz kalıyorlar. Bölümün en büyük aksiyon kısmını oralar kapsıyor. Sonrasından onlardan kurtulurken bir çok Storm Trooper’ın yardımını görmek bizde normalde alışmadığımız bir duyguyu yaşatıyor. İlk defa Storm Trooper’ları gördüğümüze seviniyoruz falan. İçeri giriyorlar herkes tebrik falan ediyor derken cihazı okuyacakları yerde bir teğmen gibi üst bir insanın varlığı bizimkileri rahatsız ediyor. Önce tutsak adam yüzünü okutup bilgileri alıcaktı ama o tanınırım diye yapamadı onun için Mando’muz gitti kaskını çıkarıp işi yaptı. Grogu için neredeyse bir sürü kişiye yüzünü göstermiş oldu. Bilgileri aldı tam gidicek o teğmen gelip ne ayaksın hallerinde rahatsız vericek şekilfe geliyor. Kimsin napıyorsun gibi gergin sorular karşında kalırkan tutsak gelip biraz muhabbeti kurtarıyor. Sonrasında teğmen siz ridoniumu kurtaran tek ekipsiniz gelin bir şeyler içelim yapıyor. Masada gergin muhabbetler sonrası tutsak silahı çekip vuruyor daha da dayanamayıp. Sonra herkes alarm olurken çatıdan plandaki gibi kaçıyorlar. Giderken ridoniumları da vurarak aslında tutsak güzel bir hareket yapıyor. Boba Fett çatıdan gemiyle onları alıp giderken peşlerinden gelen savaş gemilerine de sismik bombayı salarak yine görsel ve işitsel anlamda hoş bir sahneye açılıyorlar. Tutsak adamımızı da sonrasında bu iyiliği ve ridoniumu vurmasından ötürü salıyorlar. İlk sezon belki de en gıcık olduğumuz karakterin bu bölümde hoşumuza gidicek tonla hareket yapması da güzeldi.

Bu bölümde hiç Grogu’yu görmedik ve bundan da rahatsız olmadım çünkü sezonun ilk bölümlerinde resmen kızdıracak sevide gösteriyorlardı. Tatlı olduğundan okay güzel diyorduk ama ya yorulmuştuk biraz.

Önceki bölümle baya perperişan nolacağı konusunds umutsuz iken bu bölümle biraz daha umutlu olduk. Zaten bundan sonra bir bölüm kaldı Grogu’yu kurtarırlar mı emin değilim ama biraz 3. sezona heyecanlı bırakacaklardır. Kurtarılsa bile bir başka yönden korku ve bekleyiş aktarırlar. Benim düşünceme göre kurtarılmayacaktır ama sezon boyu gördüğümü diğer karakterlerle bir birleşim gibi bir bölüm olabilir ve kurtarma operasyonuna geçilebilir. Ama kurtarma başarılı gerçekleşmeyip bu olay kısmı daha gaz vericek bir şekilde bırakılabilir. Neyse 1 hafta bekleyip görücez artık.

Trajedi – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 6 İnceleme

Bu ne güzel dolu dolu bir bölümdü ya. Her dakikasında ekrana saplanıp kaldığım ve hoş detayları olduğu gibi üzen kısımları da olan bir bölümdü. Geçen bölümün IMDb puanı 9.6 falandı en son gördüğümde bu bölüm de bir 9 rahat alır gibime geliyor.

Önceki bölümde Ahsoka’nın yönlendirmesi sonucu eski bir Jedi Temple’a yol alan ikilimizin gemideki hoş sohbeti ilerleyen dakikaları ipucu eden bir yönü vardı. Mandalorian’ımızın Grogu ile konuşması bir vedayı simgeliyordu ama bunu bir Jedi’ya teslim etme şekilde olacak gibi düşünüyordum ama Moff Gidion’ın da varlığını bilmek o konuda tedirgin eden de bir yönü vardı. Neyse gezegene inip o enerji bölgesine girdiklerinde Grogu’nun yanına bir kelebek geldi bu kelebek hatırladığım kadarıyla bir Jedi’ların mesaj yollamak amacıyla yaptığı bir yöntemdir. Ama mesajı veya Jedi’yı göremedik. Sonrasında enerji bölgesinde bir anda meditasyona geçen Grogu, belli bir güvenli alan oluşturdu. Bu sürede ne olduğunu pek anlamayan Mando’muz hemen peşlerinden bir geminin geldiğini gördü. Gelen kişi tabii önceki bölümlerde gördüğümüz Boba Fett’ten başkası değildi ve zırhını almak için gelmişti. Her ne kadar silahların çekildiği ve tehditlerin bulunduğu bir an olsa bile Boba’nın derdi kan dökmek değildi. Konuşarak bir anlaşmaya varmak için hazırlansalar bile peşlerinden yine hemen bir gemi daha indi ve bir anda bir grup Storm Trooper bölgeye giriş yaptı. Boba Fett ve önceki sezon öldüğünü sandığımız Fennec Shand (Boba onu kurtardığı için ona hizmet ediyor) birlikte askerleri durdurmaya çalışırken Mando’muz Grogu’yu alıp kaçmaya çalışıyor ama Grogu’nun içinde olduğu enerji duvarından geçemiyor. Diğer ikili aksiyonu bol ve heyecanlı savaş sekansları ile askerlerle savaşıyor. Bir süre sonra Babo, Razor Crest’in içinde zırhının olduğunu bilip gidip giyiniyor hemen. Zırhıyla daha iyi dövüşler yaparken özlediğimiz Boba Fett ekranlara geri dönüyor (Biraz şişman ve yaşlı olarak ama olsun). Askerler, bir süre sonra Mando’nun da savaşa girmesiyle artık pek dayanamayıp kaçıyorlar. Kaçarken gemilerini de Boba Fett vuruyor. Her şey bitmiş gibi gözükse de hiç bitmediğine o kadar emindim ki bir yerden Moff Gidion çıkar diye bekledim. Bu olmasa bile gökyüzünden gelen bir ışın ile Razor Crest yok oluyor ve ardından 4 tane DarkTrooper alana inip Grogu’yu kaçırıyor. (Grogu o kadar enerji gönderdikten sonra yorulup dinleniyordu).

Mando’muzun uzay gemisi gitti, Grogu’su gitti. Perişan halde gemi kalıntılarından Grogu’nun sevdiği vites topunu ve önceki bölümde kazandığı beskar mızrağını alıp Boba’nın yanına geliyor. Boba zırhının nesillerdir beri onun ailesinden olduğunu kanıtladıktan sonra “Anlaşma gereği çocuğun sağlığını koruyacağımızı söylemiştik o yüzden sana yardım edeceğiz” şeklinde karşılık veriyorlar. Yardıma katılacak bir ekibin olması ve Boba’yı daha çok göreceğimi duymak hoş bir şey. Onların yanına diğer kişiler de katılırsa çok güzel bir yöne doğru gideceklerdir. Ekipte Ahsoka hariç herkesi göreceğimizi düşünüyorum özellikle Bo Katan’ı çünkü DarkSaber’ın peşinde. Bunların dışında pek başka birileri gelir mi emin değilim ama bölümün sonunda Cara Dune’nun yanına bir hapishaneden adam almaya gitti Mandomuz. Sanki ilk sezon görmüştük o adamı ama güvenmek konusunda emin değilim. Ha bunların dışında ek olarak Ahsoka’nın derdi General Thrawn idi eğer o da bir yerden çıkıp bağlanırsa olaya onu da geri görebiliriz.

Bölümün sonunda Grogu’nun güçlerinin Storm Trooper boğacak kadar güçlü olduğunu görmek hoştu. Midichlorian için onu kullanacaklar belli ama bu olur mu nasıl olur onu bilmiyorum. Seri olarak en sonuncu üçlemeye bağlayacakları ile ilgili teoriler vardı ama bunu hiç istemiyorum. O serinin varlığının unutulması lazım ama illa bağlanacak gibi duruyor. Snoke’un doğuşunu ele alabilirler. Star Wars oldukça izlemeye mahkumuz ama güzel mantıklı olmasını isterim.

Mantıklı olmak derken aklıma geldi bu bölümde Mando’muz jetpackini çıkardı ama sonra niye giymedi hiç anlamıyorum o kadar yürüyerek in çık ne zahmet çekti o tepede. Oradaki bu mantıksızlık dikkatimi çekti ama umursamadım o kadar.

Brazil (1985) İnceleme

Terry Gilliams’ın yönettiği ve mizah karışımlı distopik bir dünya sunan hoş bir filmidir. Filmin bazı noktaları ile George Orwell’ın 1984 romanına benzediği aşikardır ama romandaki gibi sosyalist bir sistem yerine kapitalist bir sistemi ele almıştır. Film her ne kadar teknoloji ile iç içe bir dünya sunsa bile daha nostaljik etkenler ile arada bir kontrast da oluşturur. “20. yüzyılda bir yer” yazısının ekrana gösterilmesi ile de zaten o zaman dilimindeki dün, bugün ve yarını zihnimizde bütünleştiriyor.

Film ne kadar mizah katarak bu kötü sisteme yaklaşsa bile sistemin güzel olduğunu savunmuyor. Aksine bu mizah onu normal algımızdan uzaklaştıran yapısı ile güçlü gelmektedir. Film, bu distopyayı gerçekçi ele almış olsaydı bu kadar sanat değeri olur muydu emin değilim. “Ağlanacak halimize gülüyoruz” dedirtmesi sayesinde olayı altta alta düşündürmesi güzel yapan kısmıdır aslında.

Filmde birçok kez terörist saldırısı da olmaktadır ama bu işleri yapanları asla görmemekteyiz. Mesela restoran bomba saldırısı ile patlıyor ama hala yemeklerini yemeye devam ediliyor. Böyle bir durum o kadar ciddiye alınmıyormuş gibi gözüküyor ve bu yüzden terörist olgusunun da sistemin uydurduğu korku mekanizması olarak düşünülüyor. Böyle detayları ile aşırı beğendiğim bir film.

Bu kısım spoilerlıdır. Filmin sonunun da mutlu bitecek gibi bitmemesi ve düşsel bir kurgusu olması ile de kendi türüne çok yakışan bir tercih yapmıştır. Tüm kötülüklerini gizleyen bir yapının en sonunda da bu güzelliği yine hayalde bırakması çok yerindedir.

Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.