Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Alien (1979) İnceleme

Çok ilginç ve hoş bir seri olan Alien serisine girelim. Seri ana tema olarak Alien’ı alsa bile anlattığı yan hikaye ve anlamlarla seri boyunca çok farklı şeyler barındırır. Birçok anlamın en önemli etkisi her filminin başka yönetmenler tarafından çekilip sunulmasından dolayıdır. Her yönetmenin kendi tarz ve yorumu seriyi derinleştirir. Bu yönetmenler başta olmak üzere Ridley Scott, James Cameron ve David Fincher gibi isimlerdir. Serinin hepsini büyük ihtimalle konuşmayız ama önemli filmleri üzerinden gideriz gibi geliyor.

Serinin ilk filmi 1979’da çıkmış olan Ridley Scott’ın yönetmenliğindeki belki de en çok hoşuma gitmiş olan filmidir. Bu filmin en hoşuma giden kısmı korku unsurunu ele alış şeklidir. Ridley Scott’ın korku filmleri için “2 metrelik kostümleri içerisindeki adamlar” şeklinde eleştirisi üzerine bu filmde gerilimi ayarlama şekli bildiğimizden farklı haldedir. Film, kocaman bir yaratık üzerine kurulu ama yaratığı çok az görüyoruz. Bu çekim şeklini seçmesi ile görmediğimiz bir şeyden dolayı korku duyuyoruz. Kamera belki azcık sağa kaysa göreceğiz ama olmuyor bu da iyice ekrana bağlayan kısmıdır.

Film yapısı gereği şuanki dünyamızı işleyen tarzda değildir başka bir evrende olduğumuzu hissettirir. Ama karakter yapısı 70-80’lere özgü kalıptadır, bunun nedeni daha çok o zamanlardaki filmlerin geleceğe dönük yansımalarının hep kendi üzerilerine göre yapmalarından dolayıdır. Kendi yaşantılarının üzerine gelecek ortamı yerleştirmişlerdir. Bu izlerken kötü bir şey olarak gelmez ve benim için şuan izlerken ortamı hoş hale getiriyor. Şuanki filmlerde gelecek kurulurken bu karakter ve dünya yapısı daha oturaklı olması amacıyla dikkatli oluşturuluyor. Bu eski filmler ile o geleceğe bakış şeklinin de farkını görmek hoşuma giden bir durum. Yalnız bu durum çoğu kişinin hoşuna gitmeyebilir çünkü zamanında tüm filmler bu şekildeydi.

Nostromo adında bir kargo gemisi ve mürettebatının uzayda yine bu işle ilerlerken bir gezegenden gelen mesaj üzerine o gezegene inmeleri gerekmektedir. Bu onların asıl işi olmadığından buraya gitme gitmeme konusunda bir kararsız kalmalarından sonra iniş gerçekleşir. Filmde küçük bir sahne olmasından ötürü yapımcılar kocaman bir set kurulmasını istemezler ama Ridley Scott’ın baskıları sonucu efsanevi sahnelere sebep olan o gezegen seti kurulur. Bu kocaman karanlık yerde araştırma yaparken arkadaşların yüzüne bir parazitimsi bir yaratık yapışır. Bu yaratık o adamı öldürmese bile yüzünde yaşamaktadır. Bu yaratığı her ne kadar çıkarmaya çalışsalar da başaramazlar. En sonunda yaratık kendi kendine ayrılır ve adam hayatına geri döner. Her ne kadar sorun yok gibi gözükse de adamın içinde döllenmiş olan yaratık, adamın karnından patlayarak çıkar. Bu sahnedeki çığlıklar ve şaşırmalar aşırı gerçekçidir bunun nedeni ise oyuncuların yaratığı tam olarak nasıl çıkacağını bilmemeleridir. Uzay gemisi içerisinde klostrofobi yaratırken bir yandan o yaratığın pek görünmeyen haliyle korku aksiyon arası bir deneyim sunar.

Bütçe gibi nedenlerden ötürü bazı eksikleri olmasına rağmen Ridley Scott’ın ortaya çıkardığı iş, çağının çok ilerisindedir. Döneminde Oscar anlamında En İyi Görsel Efekt ödülü almıştır. Star Wars gibi bir efsanenin hemen sonrasında ortaya çıkmasına rağmen Star Wars’un ilk çıktığı halinden daha ileri bir tasarım uzay filmine bizi götürür. Ridley Scott’ın bu konuda şöyle bir açıklması da var: “Filmin çok kısıtlı bir bütçesi vardı ve bu da bizi, aklımızı daha fazla kullanmak zorunda bırakıyordu. Elimizden gelen bütün sanatsal gayreti tasarımlara yansıtmaya çalıştık. Bu yüzden filmin hikayesinin ve kurgusunun da iyi olması gerekliydi. Fakat günümüzde büyük bütçeli filmlerde bu kadar zahmete girmek zorunda kalmıyorlar. Konusu çok sığ ve sadece görsel efektlerle bile çekilen filmler mevcut.”

Filmin bilim kurgu tarzı olmasına rağmen ele aldığı alt metinleri ile de başka konulara dokunmaktadır. Bu özelliği üzerine zaten kendisinden sonra gelen her filmde Alien’ın tarzını da ona çekebilmektedir. Bunların dışında bu film içerisinde de çeşitli dini motifler de bulunmaktadır. Her sahnede bunun araştırmasını yapan, 7 büyük günah, İncil’den ayetler gibi pek çok konuya giren yazılar bulunmaktadır. Bu filmin aşırı detayı olduğu için bahsetmemin uygun olmadığını düşündüm ama merak edenler araştırabilir.

Primer (2004) İnceleme

Tenet hayal kırıklığım sonrası en iyi zamanda yolculuk filmlerini düşünüyordum ve aklıma bu Primer filmi geldi. Zaman yolculuğu konusunu tamamen bilimsel açıdan ele alan hatta bir yazılımcının senaryosundan, oyunculuğundan ve yönetmenliğinden çıkan bir filmdir. Bu film 7000$ gibi aşırı minimal bir parayla birkaç arkadaş toplanıp işin altına girmesiyle oluşmuştur. Biraz kült bir filmdir bunun nedeni aşırı gerçek bilimsel nedenlerle olayı anlattığı için herkesin anlamaması yüzündendir. Yazılımcının elinden çıkmış bir eser yani öyle hollywood tarzındaki gibi o gereksiz dramalardan aşırı uzakta. Hem bayağı acemi bir iş hem de mühendis kafasında insanlara giden bir film olması onu kült film statüsüne koyuyor. Ben de bu filmi mühendislik öğrenciliğimin ilk sınıfında izlemiştim. O zaman da anlaması cidden güç geliyordu. Çünkü teknik anlamda bolca diyalog dönüyor ve aşırı duygusuz oyunculuklar var. Filmin rengi olsun karakterlerin kıyafetleri olsun her şeyiyle dümdüz gözüken bir film. Bir de bunların üzerine ilk izleyişte doğru düzgün anlamamak insanı biraz üzebilir. İkinci izleyişinizde en azından bazı şeyleri fark edip kafanızda kuruyor oluyorsunuz ama yine asla tam anladım diyemiyorsunuz.

Olayı kısaca şöyle bahsedeyim 4 tane mühendis var, bir tane garajda enerji verimliliği üzerine çalışmalarını yaptıkları bir makine var. Bu makine maddelerin kütlelerini belli oranda azaltmayı amaçlıyor. Bir gün makinenin içinde mantar biriktiğini görürler. Bu mantarın bu kadar kısa sürede birikmesinin imkansız olduğunu düşünmeye başlarlar ve sonrasında yaptıkları bir takım araştırma ile cihazın bir nevi zaman cihazı görevi gördüğünü anlarlar. Bu zaman makinesi mantığı da aşırı yerindedir çünkü cihaz çalışmaya başladığı vakit ile son çalışma anına kadar olan zaman içinde bir döngü yapmaktadır. Öyle kalktım 1000 yıl öncesine gittim ya da ilerisine gittim şekilde değildir. Uçuk kaçık bilim kurgudan ziyade mantıklı ve bilimsel olan kısmı yani güzel yapan kısmı daha çok burasıdır. Sonrasında kendilerinin de sığabileceği büyüklükte bu makineden üretirler. Bu makine ile ufak ufak paralar kazmanın hedefindedirler ama Aaron’un tüm olasılıklara hükmetmek gibi arzusu ortaya çıkar. Bu arzu çoğu bilim adamında da ortaya çıkan tanrısal bir yeteneğe ulaşma arzusunun aynısıdır. Diğer karakterimiz Abe ise zamanda geri gidip ürettikleri makineyi kapatmak ister. Bu kapatma işlemi de anlattığım gibi makine çalıştığı zaman aralıklarında zamanda yolculuğu mümkün kıldığı için makineyi geçmişte bir yerde kapatırlarsa o an bitiyor. Kısaca olayı böyle özetleyebiliriz ama anlamamızı bekleyen içerisinde çok fazla olay ve detay da bulunuyor.

Zaman yolculuğu bakımından en mantıklı film olduğu kadar en takip etmesi zor bir filmdir. En basitinden çoğu filmdeki döngüyü görürüz ve filmin sonunda da olsa o döngü zincirini anlarız. Bu filmdeki zincir aşırı karışık onun için reddit’te bulduğum şu timeline’ı bırakıyorum gerekli incelemeyi yaparsınız.

Detaylı Açıklamalı Timeline

Filmin eksiklikleri hakkında oyunculuk ve sinema açısından düşük bütçeli oluşu ve arkadaş grubunun çektiğinden bahsettik. Bunun üzerine film bazı şeyleri daha belirgin anlatabilirdi gibime geliyor. Daha az teknik bilgi verse çoğu kişi biraz daha rahat anlayabilirdi ama bunun olması gerektiğini savunmuyorum. Ben de mühendislik öğrencisi olduğumdan bu tarz bilimsel terimleri dinlemek izlemek beni tatmin ettiği gibi ben de bazen birilerine en basit bilimsel şeyleri bile aşırı karışık anlattığımın farkındayım. Karışık ve detaylı anlatmadığımız sürece eksik bilgi vermiş veya yanlış bilgi vermişiz gibi geliyor. Ama film bunu daha genele ulaşabilecek şekilde yapmayı deneyebilirdi. Güzel kafa yorulmuş ve sizin de aynı kafayı yormanızı isteyen bir film. Mükemmel bir film asla değil zaten bu belli ama yaptığı gerçekçi bilim kurgu ile beni yakalamıştır.

Alternatif Primer Timeline

Raised by Wolves (2020) İlk Sezon Genel Bir İnceleme

Önceki yazımda ilk 3 bölümü üzerinden bir giriş yapmıştık ve her bölümü çıkar çıkmaz izlediğim ve sonrasında değişik tatlar aldığım bir dizi oldu. Her bölümde bir karakter iyi mi kötü mü ya da favori karakterim hangisi diye düşünmekle geçti. Ama neticede hiçbir sonuca ulaşamadım. Her karakter yeri geldiğinde hoşuma giden şeyler yaparken gördüm yeri geldiğinde kızdığım hallerdeydiler. Bunu kötü bir şey olarak düşünmüyorum, bu aslında hoşuma giden bir karakter oluşum şekli. Asla tam iyi ve kötünün olmadığı, siyah ve beyaz şeklinde ayrılmadığı herkesin gri olduğu insanlar bende her zaman daha kolay bağ kurduruyor. Bir de bu griliği doğru zeminde oturtmak lazım, saçma kalmaması lazım. Ve bu dizi bence bunu başarmış. Oyunculukları genel anlamda iyi zaten hikaye ve senaryo da güzel olunca hoşuma gide gide izledim. Sadece ilk bölümlerde Anne karakterine ısınamamıştım oyunculuğu da bazen abartı gibi duruyordu ama sezon bitimine doğru alıştım.

Hikaye anlamında ise mistik durumlarla teknolojinin birleştiği her bölüm ayrı bir heyecan ve gerilimi yansıttığı bir diziydi. İzlerken hep başka yapımlardan tatlar aldığımı söylemiştim bu yeni bölümlerde de oldu ama original bir hikaye hep sundu. Bu tat alma olayı biraz ambiyans ve temadan dolayı olmalı. Dizi teknoloji ile mistik ögeleri, insanla androidleri birleştiren yapısı olduğundan bahsettik. Yine bu bölümlerde bolca dini anlamda önemli olaylara göndermeler de yapıldı. Androidlerin yaratıcısını gördük, bunu ben bu sezon içinde beklemiyordum. Androidler ve o evrendeki olmuş önemli konular hakkında daha çok bilgiler öğrendik. Ama ben bu gezegenden aşırı derecede sıkıldım. Ya hep bahsettikleri gezegenin diğer tarafındaki tropikal kısmına geçmelerini ya da diğer gezegenler ve insanlar hakkında da bir takım olaylar izlemek isterdim. İkinci sezonun çekim garantisini aldı zaten bu yönde gelişmeler olacaktır. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Sadece Bir Bilim Kurgu Değil, Ötesi – 2001: A Space Odyssey (1968) İnceleme

Stanley Kubrick gibi başarılı bir yönetmenin elinden çıkmış olan ve yönetmenin en hoşuma giden filmidir. Siyah bir monolitle beraber bizi insanlığın ilk varoluşundan yapay zekaların çağına kadarki süreci anlatır. Yapım yılına nazaran bilim kurgu anlamında çok eşsiz görünümü ile sinemada bir çığır açtığını söyleyebiliriz. Yönetmenin toplamda tek bir Oscar ödülü bulunmaktadır ve o da bu film ile En İyi Görsel Efekt dalında almıştır. Film çok güzel olmasına rağmen uzun olması ve izleyicilerin bir şeyleri merak etmesini beklediğinden dolayı çoğu insan için izlemesi zor bir filmdir. Bana göre de Kubrick filmlerde bazı sahneleri aşırı uzun çekiyormuş gibi geliyor ve bu biraz yoruyor. Bir de bu filmde görsel anlamda anlatım ağır basıyor, insanların birbirleriyle konuştuğu ettiği sahneler çok az. Bu gibi eksileri olsa bile görsel keyfine doyum olmaz bir filmdir.

Film 4 kısımdan oluşuyor diyebiliriz bunlar “The Dawn of Man”, “The Monolith on the Moon”, “Jupiter Mission” ve “Jupiter and Beyond the Infinite” şeklindr adlandırılmaktadır.

The Dawn of Man: Maymunları yaşamlarını gösterdiği sahnelerle başlamaktadır. İnsanların zeki hayata geçişini anlatmaktadır. Monolithe dokunmaları ile maymunların diğer canlılardan üstün olduklarını farketmeye başladığını ve onları öldürüp yemeğe başlamaları ile evrime doğru olan yolumuzu açmaktadır.

The Monolith on the Moon: Bu kısımda artık insanlık iyice ilerlemiş teknolojiyle iç içe olmuş ve uzayla tanışmaya başlamıştır. Hayatlarını artık bu cihazlar olmadan idame ettirmeleri artık iyice zordur. Aya vardıklarında monolithi görürüz, insanlar hemen onunla etkileşime girerler ve fotoğraf çekilmeye başlarlar. Ardından bir uyarı gibi bir şey gelir ve sahne kopar. İnsanların daha hazır olmadığını vurgular.

Jupiter Mission: Ay yolculuğundan 18 ay sonrasındaki zaman dilimindeyizdir. Bu yolculuk gemisinde astronotlarla beraber gemide bir yapay zeka bulunmaktadır. Bu yapay zeka gerilimi ve hafif korkuyu bize neredeyse hiçbir şey yapmadan bile hissettirir. Bu yapay zekanın görevi incelemek ve olayları değerlendirmektir. Ama gün gelir insanlığın beceriksiz yapısını keşfeder. İnsandan üstün olduğunu sahnelerde hep gösterirler ve yapay zekamız da bunun farkındadır. Ses tonundan bile bu üstünlük duygusunu taşımaya başlar. Sonrasında kendisini üstün görmesi üzerine büyük bir hataya sebep olur ve gemidekiler onu kapatmaya karar verir. Ama yapay zekamız bunu kabullenmez ve mürettebatı tek tek öldürür. Bir tanesini ise uzayda çaresizliğe doğru bırakır. Ama hesap etmediği bir şey vardır. İnsanlık salak olduğu kadar cesur oluşu kendisini kurtaran özelliktir. Tamamen sayısal hesap yapan bir makine kendisini ölüme bırakabilirken insan ufak bir şans bile olsa yaşamayı seçicektir. Bu şansını kullanıp gemiye giren insanımız ufak bir tornavida ile kendisinden çok gelişmiş yapay zekanın sonunu getirir. Bayağı trajik. Artık bu kısımda sona ulaşır ve Jupitere olan son yolculuğa geçilir.

Jupiter and Beyond the Infinite: Bu kısımda artık görsel anlamda büyük bir bulanıklığa gireriz. Zamanda ve mekanda ışık ve renk oyunlarıyla değişik bir karmaşası izleriz. Sonrasında Jupitere ulaştığında bir anda bir evin içerisinde buluruz kendimizi. Bu evde insanoğlunun iyice yaşlanıp ölümü resmedilir. Ölümünden önce ise son bir akşam yemeğini yemeğe başlar. Bardağın kırılması ile dikkati dağılan karakterin gördüğü ölümdür. Ölüme doğru geçmeden önce yaşlı adamın yatakta monolithe uzanmaya çalışması ile de “Adem’in Yaratılışı” tablosuna bir gönderme mevcuttur. Odadaki monolithin içinden kameramız karanlık boşluğa açılır gezegen büyüklüğünde bir embriyomsu bebek görürüz. Bu kısımlar ne kadar saçma gözükse de bilinci temsil etmektedir. “Adem’in Yaratılışı” tablosunda zaten insanın uzandığı tanrı alt mesaj olarak bilinvi temsil etmekteydi. Filmde de bu kısmı böyle bağlaması yerinde bir karardır. İnsan ölmüştür ama bilinç üst bir evreye çıkmıştır. Nietzsche’nin üstün insanından da bahsetmektedir. Son olarak ise gezegen boyundaki bebek sonrasında yeniden dünyaya gönderilir. Kubrick’in bu son kısım ile ilgili yorumu olarak tam Kubrick mi olduğundan emin olunmayan bir ses kaydında anlatıyor. Benzer şeylerden bahsediyor dinlemek isteyenler için videosu burada.

Görüldüğü gibi film tonlarca şey anlatmaktadır ve hepsinden bahsetmek aşırı zordur. Sakin kafayla izlenmemesi gereken, seyirci olarak bizlerin de bol bol anlam yüklemeye çalışmasını istemektedir. Kendiniz bir şeyler katmadığınız sürece hiçbir keyif alamayacağınız bir filmdir. Yukarıda da bahsettik zaten ama bazı sahnelerin gereksiz uzun olması bu anlam yükleme konusunda büyük bir engeldir. Bunları aşmalı ve keyif alınmaya çalışması gereken eşsiz bir yapım.

Upload (2020) İlk Bölüm İnceleme

Amazon Prime’da yayınlanmaya başlamış bilim kurgu tarzındaki bu diziyi izlemeye başladım ve pek beğenmediğimi şimdiden farkettim. Senaryo çok zorlama popüler kültür ögeleriyle dolu ve çok rahatsız ediciler. The Office ve Parks and Recreation gibi komedi dizilerin yaratıcısı Greg Daniels’ın kaleminden çıkmış ama hoşuma giden bir hikayesi olmadı. Kısaca konusu, yakın geleceği ele almaya çalışmış ve sanal gerçeklik hizmeti veren bir şirkette bir tane müşteri temsilcisi gibi bir kadın var. Biraz eğlencesine düşkün genç bir adamın ölmesi sonucu adamı sanal gerçeklikteki cennete koyuyorlar. Kadın adama yardım ediyor oradaki hayatına alışması için falan. Oyunculuklar için çok iyi diyemem ama bunda senaryonun da etkisi olabilir. Senaryo absürt olmak istemiş ama biraz daha gerçekçiliği içeriğine alabilirdi. Absürtlükle komedi yapmak istiyor ama komik de gelmedi. Bir çok uygulama ve teknolojiye gönderme yapmaya çalışmış ama zaten bunları bolca izledik biraz daha originallik bekliyordum açıkçası. Birçok insanın ilgisini çekmiş olmalı ki 2. sezon için onay almış durumda. Benim hoşuma gitmedi ama şans vermek isteyenler bir bakabilir. İlk bölümü 40 küsür dakika ama diğer bölümler sanırsam 20 küsür dakikaya iniyor. Severseniz hemen izlersiniz zaten.

Tales From the Loop (2020) Spoilersız İnceleme

Amazon Prime’ın, Türkiye’ye aşırı makul bir fiyatla girmesi ile içeriklerine daha kolay bir şekilde ulaşır olduk. İçerik olarak güzel yapımlara sahip olduğu gibi yeni yeni içerikleri de yolda olan bu servis için 8₺ aşırı iyi bir fiyat. Neyse sağda solda gördüğüm bu diziye başlama kararı aldım. İlginç bir bilim kurgu dizisi ama ilk bölümleri ağır ilerliyordu. Dizinin her bölümünde aynı kasabadaki farklı farklı hikayeleri anlatıyor ama hepsinin ortak bir bağlantısının olduğunu farkediyoruz. Hikayeler dramı da bilim kurguyu da iyi taşıyacak şekilde yazılmış ve oyuncular da bu işi güzel ele almışlar. Dizi, evren olarak Stranger Things’e benziyor çünkü 80ler 90lar civarı bir kasabada ilerliyor ve çocukların bir takım yaşadıklarını anlatıyor. Evren ve ortam benzese de Tales From The Loop’un kendine özgü tarzı farkediliyor. Çekimler ve görsellik güzek. Sakin yapısı ile ben böyle bölüm bölüm izleyemiyorum ama yine bu yapısı ile dinlenirken falan iyi gidebilecek türden bir dizi. Bir de aynı isim ve yapıda kitap ve bilgisayar oyunu da mevcutmuş.

The Stalker (1972) İnceleme

Bu filme bilim kurgu demek de olmaz, dini anlamda bir takım duyguları aktarıyor demek de olmaz. Bu filmin iki yönde de kesiştiği bir felsefesi vardır. Andrei Tarkovski‘nin bu eserinde iki yönlü de anlamlar katabileceğimiz bu filmi yarattığı ortamla ağır bir etki bırakıyor. 2 saat 40 dakikalık uzunluğu ile de ağır ağır izliyoruz. Filmin bir kere çekildiği ortam çok etkileyici, Estonya’da eski bir nükleer santralde çekiliyor. O harap yıkılmış mekan görsel anlamda değişik gelse de çekim sonrası bir çok çalışanın kanser olmasına neden olmuştur. Böyle gerçekçi mekan kullanımını izlemesi çok keyifli olsa bile bu acı durumları duymak üzüyor.

Bir iz sürücü, bir yazar ve bir bilim adamıyla bir meteor düşmesi sonucu oluşmuş Bölge’ye olan yolculuklarını izliyoruz. Bölge çok ilginç bir yerdir. Meteor düşerek oluştuğu söylense bile meteor bulunamamıştır. Bölge’de Oda adı verilen bir yer daha vardır ve asıl buraya gitmek istemektedirler. Bu Oda içinizdeki arzuların gerçekleştiği, dileklerin var olduğu bir mekandır. Bu kısımlar bilim kurgu durduğu kadar aynı zamanda manevi anlamları vardır. Bölge cenneti simgelemektedir ve bir kıyamet sonrası oluşmuştur. İnsanların Oda’ya ulaşıp istediklerine ulaşması da bunu göstermektedir. İz sürücümüzü vahiy indiren peygamber gibi yorumlanabilir, Oda’ya ulaşmak için yol gösterir. Yazar ve bilim adamımız normal akılcı insandır. Yaşamlarımda hep algılarının el verdiği şekilde çalışmalar koymuşlardır onun için bölgede olan sezgilerle ulaşılan hakikate biraz uzaktırlar. İnsani doğrularımız da hep bir değişim içinde onun için buradaki olanları algılamamız zordur. Bölge de değişken bu yapısı ile kafa karıştırıcıdır. Bilim adamı ve yazarın istekleri genelde daha somut ve dünyevi şeylerdir ama İz sürücüsünün orada bulduğu şey bambaşkadır. İz sürücüsü orada kutsal anlamlar bulmaktadır, onun için orası ibadet gördüğü yer gibidir. İnsanlar oraya somut mutluluklar için gitmek istese de İz sürücüsü oraya getirdiği insanlara bir şeyler aktarabilme duygusu ile mutlu olmaktadır. Film bu anlamda insanın her iki düşünce ve duyguya da ihtiyaç duyduğunu çok güzel işlemiştir. İnsan rasyonel düşünmesi gerektiği gibi her hangi bir inanca da ihtiyaç duyar. Çoğu insan bunu manevi ihtiyacı ya müzikle ya sanatla ya da dinle doldurur.

Filmde gerçek dünya ilk başta tek renk ve kasvet içindedir. İzlerken aşırı yoran bu renk tonu cidden o karamsarlığı verir. Ama sonrasında Bölge’ye geçtiklerinde renkler normalleşir ve doğanın o güzel sesleri, canlılığı ile cennete ulaşmış gibi rahatlarız. Onun dışında İz sürücü’nün Bölge oluşumundan etkilenmiş kızının değişik özelliklerini filmin sonuna kadar bilmeyiz. Filmin sonunda 3 bardak ve kızını otururken görürüz. Bu bardakların her biri karakterlerimizia simgeliyormuş. Kırmızı sıvı dolu olan kimya lablarında görebileceğimiz türden bardak bilim adamımızı, garip nesnelerin bulduğu kavanoz ise yazarı, boş uzun bardak ise İz sürücümüzü temsil ediyor. Temiz ve saf uzun bir bardaktır. Kız özel güçleriyle bardakları hareket ettirirken sadece İz sürücüsünün bardağı yere düşüyor. Bu da umudu kaybedişi işaret ediyor çünkü İz sürücüsü eve geri geldiğinde hastalanıp insanlığa olan umudunu yitirdiğini anlatıyordu. Diğer iki adam ne kadar bir macera yaşamış olsa da istedikleri şeye ulaşamadılar veya hayatları çok da değişmemiştir. Her ikisi de masada biraz hareket etse bile yine aynıdırlar. Bunun nedeni asıl istedikleri şeyi bilmiyorlardı.

İzlerken daha çok duygu ve anlamı buluyorsunuz. Burada anlattıklarımız bir kısmı sadece. Siz de hayatınızda zihniniz kadar maneviyatınızı doldurma yollarını unutmayın çünkü insan olmak bunu gerektirir.

Raised by Wolves İlk 3 Bölüm İnceleme

Alien ve Blade Runner‘dan bildiğimiz Ridley Scott yapımcılığı ve yönetmenliğinde HBO’da yayına yeni bir ile karşılaştık. Bu dizide de yine robotların Androidlerin olduğu yüksek dozda bir bilim kurgu görüyoruz. Bu yeni dikkat çeken evrende olayları izlemek yine aşırı derece heyecan verici. Daha ilk üç bölümü yayında olan diziyi tek solukta izledim. Eğer bu tarz seviyorsanız garanti hoşunuza gidecektir. Yarattığı ortamla diğer benzer filmlerin tatlarını aldığınızı hissediyorsunuz.

İçerisinde robotların anne ve babalık konumunda bulunduğu çeşitli din savaşlarının da döndüğü bu evrende hoş meraklandırıcı ilk bölümüyle anında beni içerisine aldı. Kepler 22b adındaki bir gezegene iki android ve 12 donmuş embriyo çarpar. Din savaşlarının ve yıkım sonrası yaratıcıları tarafından oraya gönderilmişlerdir ve görevleri çocukları yetiştirmektir. 6 embriyodan çocuklar doğar ve gezegende çiftçilik gibi işler yaparak yaşarlar. Çocuklar büyüdükçe gezegen şartları ve ebeveynlerinden kusurlarından ötürü 5’i ölür sadece en son doğan Campion kalır. Bunun üzerine Baba tek kalan çocukla bir nesil ilerleyemeyaceğini bildiğinden aşırı dine bağlı olan düşmanların yani insanlara sinyal göndermek ister. Buna karşı çıkan Anne ise kendini kaybetmiş gibi Baba’yı öldürür. Ne olduğu bilmeyen çocuk bu garipliği sezerek sinyal gönderir. Bir takım insanlar gelir ve çocuğu götürmeye çalışır. Bunun üzerine annelik hali kadın herkesi değişik çığlığı ile öldüre öldüre gider. Uzay gemilerine ulaşır ve orada da çoğu kişiyi öldürüp gemiyi gezegene çarptırır ama 5 tane çocuk alır gemiden. Bir de öldürdüğü Androidlerin organlarını kendi parçalarını tamir etmek için kullanabiliyorlar. Bu parçalarla kendisin gözlerini yeniler ve öldürdüğü Baba’yı yeniden hayata döndürür. Bu yeni çocuklarla artık yaşamaya başlarlar. Çocuklar işte yine Androidlerin tam tersi şekilde dinlerine bağlıdırlar. Kendi oğulları da zaten yetişirken bir tanrıya inanmak istiyordu. Bu yeni çocuklarla daha fazla bu yola düşecek gibi. Bir de Anne’nin o halini gördükten sonra pek bir inancı kalmamıştır ona. Baba ise şüphecidir ama Anne’ye yine de güvenmek ister. Bir de Generalin bir tanesi öldürülmekten kaçmıştı onu da sonra düşen gemiden hayatta kalanlar bulur. Dizide bir de generalin geçmişinden de olayları görürüz ve de görmeye de devam edeceğiz sanırım. Hikaye temel anlamda böyle. Heyecanla yeni bölümleri bekliyorum. İzlerken ikilemlerde kaldığınız hangi tarafın daha doğru olduğunu bilemediğiniz anları yaşamak çok güzel. Anne’nin yaptıkları doğru mu yoksa değil mi? Çocuklara ne olacak? General ve ekibi nasıl bir kurtuluşa ulaşacak? Böyle çılgın bir Anne android karşısında nasıl bir taktik izleyecekle?

Dizi karanlık olduğu kadar depresif bir renk tonuna da sahip. Hiç canlı ve renkli sahneleri yok. Bu gözü yorsa da ambiyansı yansıtıyor. Oyunculukları cidden iyi. Campion’a direkt ısınıyor kanınız. Androidlerin de robotumsu hallerine insani duyguları güzel bir kat olarak yerleştirmişler. Anne robotun anne duyguları, Baba robotun da şakalarıyla aile kavramı kuruluyor ama her neticede de onların robot olduğunu hissetmek bir arafta bırakıyor. Bu arafı hissettirmesi çok önemli bir detay. HBO kalitesinde güzel bir dizi tarzı sevenler hemen başlasın.