Arrival (2016) İnceleme

Bir bilim kurgunun tonu olmalı diye sorulursa kesinlikle böyle olmalı diyeceğim tarzda bir film, Arrival. Heyecanla beklediğim Dune filminin öncesinde Denis Villeneuve yönetmenin bu filmi ile hem tarzını yeniden hatırlamak istedim hem de bu hoş film hakkında bir iki kelam etmek istedim. Farklı tarzlarda filmleri olsa bile bilim kurgu tarzında çok daha başarılı yapımlara imza attığını söyleyebilirim. Gişede pek tutmayan Blade Runner 2049 ile de tarza nasıl saygıyla bağ kurduğundan bahsetmiştik. Şimdi de Arrival hakkında biraz analiz yapalım.

Louise Banks (Amy Adams) and Ian Donnelly (Jeremy Renner) in ARRIVAL

Genelde bilim kurgu ve uzay temaları olunca sinemada hep vurdu kırdılı, silahlı, aksiyonu bol işler görüyoruz ama bence bu türler için sağlam olan kısım daha sade ve yumuşak konulara yönelik olanlardır. Mesela 2001: Space Odyssey özellikle bir müzik gibi akıp giden filmdir ve Arrival da bir müzik olmasa bile benzer yumuşaklığı olan bir filmdir. Sakin sakin kadının hayatından dramasından bir kesitle başlar ve uzaylıların 12 kovanının dünyaya gelmesi ile yine istifini bozmadan ilerler. Başka filmlerde olsa bu uzaylı geliş hikayesi daha şiddetli veya daha olağan dışı bir şey olduğunu bastırmaya çalışan yapıda olurdu. Ama bu filmde daha olması gerektiği gibi daha dikkatli ilerleyerek o sınırı korur. Uzaylıların zaten bir saldırganlığı yoktur ama amaçlarının ne olduğu büyük meraktır ve insanlar ve devletler anlamında gerilime de sürükleyen haldedir. Bu amaçlarını anlayabilmek adına bir dil bilimcinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ve bu konumda da başrol kadınımız Dr. Louise gelmektedir. Kadının planlı ve uygun dilleri öğrenme programı devletin pek de beklediği hızda olan bir şey olmamasına rağmen yavaş yavaş onlar da alışır. Ama diğer devletlerin sabrı o kadar kolay sabit kalacak gibi değildir. Film yine dil öğrenme kısmını uzaylılar iletişim kısmını çok sakin ve yumuşak işler. O yuvarlak şekillerdeki çıkıntılarda belli anlamlar ortaya çıkmaya başlar. Ve bu ortaya çıkma çok farklı yönlerde insanların hayatlarını etkileyecektir. Yönetmenin kurduğu iletişim ve zaman yapısı bir o kadar bilim kurgu olsa bile yumuşak anlatımı ile gerçekçi ve inandırıcıdır.

Filme yumuşak ilerliyor dedim ama bir o kadar da merak ve gerilim kısmını doyuran yapısı vardır. Bu konuları asla boşlamaz zaten ama ele alış şekli belki de her filmde olmasını istediğimiz şekildedir. Bilim kurgu kısmının da inandırıcı ve oturaklı bir yapısı olduğunu zaten söyledik. Tüm bunların birleşimi ile anlatımı çok kuvvetli bir yapım ortaya çıkmaktadır. Bir de bu anlatımın üzerine mükemmel bir görüntü yönetmenliği ile kendisini iyice zirveye çıkarmaktadır.

Az Övdüm, Çok Sövdüm – Cyberpunk 2077 İnceleme

Bu yılın en çok beklenen oyunu Cyberpunk 2077‘nin ana hikayesini bitirip birkaç yan görev sonrası incelememi yazma zamanı geldi diye düşündüm. Öncelikle bu oyunun origini aynı isimli masa üstü rol yapma oyununa dayanıyor. Mike Pondsmith‘in birçok kitap ve filmden ilham alarak oluşturduğu bu evren yani cyberpunk, kültürü çok sevdiğim ve içerisinde bulunmak istediğim bir yerdi. Önceki yazılarımda da bu tarzdaki filmleri incelemiştim ve incelemeye de devam edeceğim. Bu tür aslında belli bir grup insan tarafından aşırı beğenilen bir tür olmasına rağmen bu çıkmış olan bilgisayar oyunu ile herkes için bir heyecan olmuştu. Witcher serilerini yaptıktan sonra oyuncular arasında hatırı büyük bir firma olan CD Project Red, bu oyunla yine bir devrim yapacağı düşünülüyordu.

Öncelikle çıkacak oyunun RPG yönünün aşırı ağır bastığı yönünde bildiriyorlardı ve bu konuda aşırı mutluydum. Ama çıkan oyunla o kısmın belli açılardan doğru olmadığını gördüm ve biraz üzüldüm. Oyun çıkmadan önce mesela test eden bir adamın açıklaması ile “175 saat oynadım ve hala bitmedi” gibi açıklamalar ve çeviri ekiplerinin oyundaki diyalogların bulduğundu masa kadar kağıtları internette görünce baya çeşitli, detaylı bir oynanışa gireceğiz diye düşündüm. Oyunda 3 farklı geçmiş ile başlayabiliyorsun ve çeşitli özelliklerini ona göre geliştirebileceğimizi gördüm. Tam bir rol yapma oyunundan beklenen şeyler bunlardı. Kendimi çok gazlamadan yine de biraz merakla oyunu bekledim. Oyuna girdiğimde Corpo (Şirketçi) geçmişi seçtim. Şirketlerin işleyişini ve para babalarının dümenleri ile içli dışlı olacağım bir ortamda başlamak istedim. Ama oyun beni 30 dk içinde oradan koparıp sokaklara düşürdü. Şirket geçmişimi pek detaylı yaşayamamıştım. Bu baya kötüydü ama neyse oyunun içinde bu geçmişim etkili olur diye bekledim. Konuşmalar arasında bazı insanlarla konuşurken böyle bir konuşma seçeneğin oluyor ama olaya etkisi neredeyse sıfır. Bir de bunun dışında konuşmalarda asla seçimlerinin bir öneminin olmaması beni aşırı hayal kırıklığına uğrattı. Seçenekler genelde “A) Evet B) Evet kesinlikle C) Corpo tarzla Evet” şeklinde hep aynı yere giden seçeneklerdi. Bunlardan başka bir iki yerde “Hayır” da diyebiliyordun ama sonrasında olay yine “Evet” demişe bağlanıyordu. Seçimler konusunda kendini yaşadığın bir dünya olmadığını fark etmek çok fena etti. Bethesda oyunlarından alıştığım çeşitlilik asla yoktu. Kendimizi değil V karakterini canlandırıyorduk aslında. Biraz bu konuda böyle beklentiniz varsa ondan uzaklaşın yoksa fena halde hayal kırıklığına düşüyorsunuz. Ama V’yi canlandırmak asla kötü değil sadece böyle olmadığını bilmeniz lazım. Hikaye yoksa fena değil idare eder kalitede.

Bunun üzerine özgür hissetmediğim bir konu da kendi karakterini tasarlama konusunda oldu. Tamam ilk oyuna başlarken bireyin tırnağından özel organına kadar her yeri özelleştirebiliyorsun. Bu kısımda hiç bir sıkıntı yok ama oyundayken bir dükkana gidip bunları değiştirememek nasıl bir mantıksızlık anlamıyorum. Gelecekteyiz ve bu evrende bu işler normal bir şey herkes gidip koluna bacağına neler neler takabiliyor. Sıkılınca ben de yapabiliyor olmalıydım bunları. Bu dünyanın en kolay ve elzem şeyi bence. Yani bunun yapılmış örnekleri var. Kaç yıl öncesinin “Mor GTA” diye adlandırdığımız Saint Row serisinde gidiyordun estetikçiye organını bile boyutlandırıyordun. Hani yapılmış örneği olmasa ve evrene uyumsuz bir özellik olsa bu kadar takmazdım ama tam olması gerektiği yer maalesef. Tamam hadi bunu koyamadınız yetişmedi falan filan sonra şunu da diyor insan bari güzel kıyafet falan bulayım. Onlar da anlamsız derecede az ve sıkıcı olduğunu gördüm. Dünyada bin tane farklı NPC var, hepsinin değişik değişik giysileri var ama hani bize nerede? Onun için diyorum ki keşke kapakta görülen karakteri direkt canlandırsaydık. Kadın veya erkek diye seçerdin düz ilerlerdin bu yüzden gereksiz bir karakter bağı kurma ihtiyacı oluşmazdı.

Konuşmalar, hikaye ve karakter senin kontrolünde olmasa bile yetenek ağacı ve mekanlara ilerleyiş tamamen sizin elinizde. Bu konuda çok detaylı işçilik çıkardıkları ortada. Oynanış tarzı olarak herkesten farklı çözümler bulmanız ve eğlenmeniz mümkün. Mesela soğukkanlılık özelliğinizi boostlarsanız gizli ilerlemeniz ve biraz hitman veya assassin tarzında oynanışa sahip olabilirsiniz. Ya da birçok silah arasında sevdiğinizi geliştirip pata küte ateş ede ede ilerlemek keyifli olacaktır. Oyunda silahlar çok çeşitli ve hepsinin ayrı bir tarzı var. Katana kullanmak hele bana göre en zevklisi. İyi gelişim yaparsanız bir samurai misali boss dövmeniz mümkün. O kadar çok çeşit var ki hepsini örnek vermem mümkün değil. Yetenek ağaç kısmı kısaca çok güzel.

Hideo Kojima detayı

Tüm bunların dışında oyundaki en büyük başka sorun ise yapay zekanın aşırı kötü olması. Bu kadar kötü yapay zeka en son Far Cry 5‘te görmüştüm ve o zaman bile hadi bunlar tarikat falan beyinleri yıkanmış ondan mal gibiler deyip göz yumuyordum. Bu oyunda hiç elle tutulur iyi bir yanları yok. Dibimde dururken mal gibi sağa sola dönüyor veya bir anda oturuyor falan. Bazen cidden iyi beni sıkıştırıyorlar ama genelde mala bağlayıp ne yaptıkları belli olmayan saçmalıklar yapıyorlardı. Oynanış kısmında dövüşlere girmekten baya soğutmuştu beni.

Oyun Night City adındaki devasa detayların bulunduğu bir şehirde geçiyor. Oyuna ilk adımı attığımda içimde sonunda bir “Bladerunner” filminin içindeyim resmen dedirtecek şekilde mutlu etti. Şehrin tasarımı ve doluluğu çok güzel ve her yerinde ufak güzel detaylarla karşılaşmak mümkün. Kalabalık şehir, göğe kadar uzanan binalar, uçan araçlar ve ışıklar o hissiyatı çok güzel destekliyor. Şehrin her yerinde bir yaşanmışlık olduğunu çeşitli olaylar ve NPC’lerle gösteriyor. Olaylar anlamında bir suç anına denk gelebilirsin veya bir soygunla karşılaşabilirsin veya olmuş bitmiş ve polis inceleme ekiplerinin bulunduğu suç bölgeleri oyuna güzel detaylar katıyor. Ama NPC’ler genellikle sabit bir şekilde konumlanmış ve etkileşimi az olan canlılar. O canlılık hissiyatı barındırdığı çeşitlilik ile ilk başta güzel dursa da bir süre sonra pek bir numarası yokmuş gibi geliyor. Biraz muhabbet etmeye bir iki diyalog fena olmazdı gibime geliyor. Diyalog kısmı zaten oyunun hikayesinde etkili değilken bu kısımda da olmaması şaşırtmadı ama yine çok üzdü. Mesela gitar çalan insanlar var ve onları dinlemek çok güzel ama “Hey dostum! Ne güzel çaldın ha” diyememek baya kötü. Böyle güzel ortamda etkileşime girememek biraz yapay kalmasına neden oldu ama bu benim kişisel isteğim gereği beklediğim bir şeydi herkes umursamayabilir işin sonunda.

Hikaye en başta dediğim gibi eğer seçimlerimizin çok mühim olduğu bir konumda olsaydı tadından yenmez bir şey olurdu ama onun dışında fena değil. Sadece son kısımda yapılan seçimler biraz etkili gibi ama full linear bir halde ilerliyor. Yaratılan karakterlerin hikayeleri ve geçmişleri çok güzel. Her birini tanımak ve onlarla bir takım işler yapmak hoştu. Ama biraz zayıf bulduğum bir konu da Arasaka şirketinin temelde tek problem olması çok zayıf duruyor gibiydi. Eğer çeşitliliği burada da sağlayıp iki üç şirketin de birbirleri arasındaki savaşını daha detaylı görmek hoş olurdu. Fallout oyunlarındaki gibi tarafını seçeceğin ve farklı sonuçların olduğu bir tasarım olabilirdi ve hatta genel cyberpunk tarzının temel konularından olan kapitalizm eleştirisine de böylelikle daha etkileyici girilebilirlerdi. Yarısında çok bunalıp bu ne böyle dememe rağmen eksikleri göz ardı edersek keyifli gelebilir çoğu insan için. Bende oluşan bu bunalımı 30-40 saat Assassin’s Creed oynadıktan sonra gelen bunalımla eş değer görebilirsiniz. Ama işin kötü yanı oyundaki 15. saatimde olmasıydı. Ana hikaye dışında yan görevler çok çeşitli ve fazlalar. O kısımda da baya vakit öldürebilirsiniz. Ama işte tekrar tekrar oynatacak bir oyun değil, bir kere oynadın mı tamam bitti diyorsun.

Herkesin dilinde olan ve büyük bir sorun olarak bakılan performans ve bug meselesinden de bahsedeyim. Ben PC’de o kadar da yeni olmayan bir sistemle oynadım. Ufak bir iki görsel hata haricinde bir sıkıntı yaşamadım. Görsel buglar zaten benim için hiç önemli bir sıkıntı değil. Oynanışa büyük etki vermediği sürece umursamam ve bende oyunumu rahatsız edecek hiçbir şey olmadı. Performans olarak da yüksek ayarlarda pek bir FPS düşümü yaşamadan oynadım. Konsol tarafında ama büyük sorunların olduğu, iadelerin falan da dert olduğu baya haber döndü. Konsollarda durum vahim iken PC’de genel anlamda kimsede bir sıkıntı duymadım diyebilirim. Biraz daha toparlanıp düzenlenmesi lazım şeyler olduğu için yavaş yavaş güncellemelerle hallolacaktırlar.

En kötü bug böyle

Genel bir toplu inceleme yapacak olursam artıları şöyle:

  • Şehir tasarımı çok iyi ve cyberpunk tarzına çok uygun gelişmiş bir dünyası var.
  • Karakter yeteneklerinin gelişim aşaması ve aksiyon oynanış detayları güzel.
  • Çok fazla görev var ve uzun bir serüven sunuyor.

Eksileri:

  • Hikayede çeşitlilik ve detayları yetersiz.
  • Bazı görev ve hikayenin bağlanış kısımları kötü veya aceleye getirilmiş gibi.
  • Karakter arka planı iyi anlatılamamış ve bu yönde kişisel yönelimlerin zayıflığı fazla.
  • Karakter customization yok diyecek kadar az ve kötü.
  • Düşman yapay zekası aşırı kötü.
  • Burada bugları da sayabiliriz ama bunlar zamanla toparlanacağından şimdilik önemsemeyebilirsiniz.

Son olarak bu oyunu bence şimdi almaktansa belli bir süre bekleyip ilk büyük indirimle alıp oynamanızı tavsiye edebilirim. Hem verdiğiniz paraya daha değer bir oyun olduğunu düşünürsünüz hem de ufak sıkıntıları o zamana hallederler ve size pürüzsüz bir oynayış sunulur. Ama unutmayın ki vaat edilenleri hiç verememiş bir oyundur.

Serinin Devamı: Blade Runner 2049 (2017)

Blade Runner (1982) filmini konuştuktan sonra bu 35 yıl sonra gelen devam filmini de es geçmek olmazdı. Bu film ilk filme göre teknolojinin getirdiği imkanlarla daha geniş bir temada görsellik sunuyor. Mekan çeşitliliği bol, daha fazla gizemli yönlerini de katıyor. Hatta tema çeşitliliği o kadar çok ki birkaç tane daha devam filmine de konu çıkaracak kadar. Zaten böyle bir planları vardı ilk başta ama gişede zarara uğradığı için devamını göremeyecek olmamız üzücü. Böyle güzel bir film için bu zarar cidden saçmalık. Ama onun dışında Türkiye sinemalarında uğradığı sansürle de bayağı duyulmuştu. Sansür yapımcı firmadan geldiği için birçok izleyen tarafından da boykota uğradı.

Hikaye olarak ilk filmin 30 yıl sonrasında geçiyor. Komiser olan Replicant K, insanlığı kaosa sürükleyebilecek bir sırrın peşinden gider ve bu yolda Deckart’tan belli cevapları alması gerekmektedir.

Yine bu filmde de benzer motifler bulunuyor. Mesela gözler yine ön planda ve ilk filmdekine benzer anlamlar taşıyor. Filmdeki Mısır havasındaki ortamı ve piramitleri ile yine tanrısal anlamları var. Karakterimiz K’nin evindeki hologram kızla olan bağı yine insandan daha insan olgusunu çok güzel şekilde göstermektedir. Ayrı olarak filmde Replicantların üreyebilme yeteneğine ulaşması yine insanın gittikçe önemsizleştiğini gösterir.

Müzikler ilk film kadar beni etkilememişti ama Hans Zimmer yapımı oldukları için yine güzeller. Ortam görsel anlamda çok güzel içine alıyor, böyle daha da bu evreni tanımak istiyorsun. Bu filmle ilk filmin arasındaki olayları anlatan 3 tane kısa film de bulunmakta. Bunlardan bir tanesini Animatrix ve Cowboy Bebob’un yapımcısı Shinichirô Watanabe’nin elinden çıkmıştır. Bunları da izleyebilirsiniz ama sinema filmi gibi olmuyor.

Blade Runner (1982) İle Cyberpunka Devam

Bu film yarattığı karanlık ambiyans ile gelecekten gelen o karmaşık dünyasını cyberpunk tarzdaki çoğu film için temel bir modele dönüşmüştür. Doğada kirlilik artmış, güneş kendisini gösteremez olmuştur. Hayvanlar ve ağaçlar yok olmuştur ve yapay hayvanların kullanımı yaygındır. Birçok ırk ve kültürün karmaşasının yoğunluğunda teknolojik anlamda ileri bir şehir vardır karşımızda. Bu film ortamı öyle güzel yaratmıştır ki hikaye falan önemsiz kalır gözünüzde. O füturistik kent zihin açıcı olduğu kadar ürpertici bir karamsarlığı da barındırıyor. Hatta bu karamsarlıktan dolayı filmin içerisinde gözüken çoğu marka ilerleyen yıllarda satışlarında büyük derece zarara uğratacak kadar kötü bir algı edinmiştir. Zamanın büyük devi Atari, 2 milyon dolarlık zarara uğradı ve şuan bambaşka bir haldedir. Yine telefon devi Bell, pazardaki konumunu kaybetti. Coca-Cola kısa süreliğine bir zarara uğrasa bile diğer şirketlere nazaran paçayı bir tek o kurtarmıştır.

Hikaye kısaca Tyrell adındaki şirketin ürettiği Replicantların (İnsan Kopyası) köle gibi çalıştırılmalarından sıkılıp bir isyan başlatırlar. Replicantların işini haletmesi için de Blade Runner adındaki polis kuvvetlerinden Rick Deckart’ı görevlendirir. Replicantlar aşırı derecede insana benzeyen bir takım genetik mühendisliği projeleridir ve hayatları 5 yıl kadar kısadır. Onun için yaratıcıları olan Tyrell’e ulaşıp hayatlarını uzatmak istemektedirler. Bu Replicantlar aynı zamanda o kadar insan gibilerdir ki bir takım testlerden sonra insan veya Replicant oldukların farkı anlaşılır. Tyrell’in yanında Rachel diye bir tane daha Replicant vardır ama kendisinin böyle olduğunu bilmemektedir. Tyrell’in yeğeninin anıları ile insan olduğunu zannetmektedir. Replicantların hepsinin öldürülmesi gerekmektedir. Diğer 4 Replicantları durdurmaya çalıştığı bir yandan da Rachel’e duygusal anlamda bağlanan Deckard’ın onu kurtarma çabasını izleriz.

Film hikayesinde insanın ne olduğunu sorgulatırken insandan daha insan yapılarıyla da bizleri başka bir düşündürücü yolculuğa sürer. Hikayede bunlar olurken görsel anlamda da içersindeki bir çok anlatımla da çeşitli göndermelerini yapmaktadır. Filmde birçok göz ve piramit yapılar karşımıza çıkar. Bunlar tanrıyı simgelemektedirler ve filmde de bolca tanrıya isyan anlamında Tyrell şirketine olan Replicantların isyanı gösterilir. Replicantların başka gezegendeki kolonilerden dünyaya gelmesi ise düşen melekleri simgelediği söylenmektedir. Cennetten kavulmayı anlattığı gibi günahkar bir yaşamı da anlatmaktadır. Replicantların ayrı ayrı yaşamı da bol günahlı bir hayattır. Onun dışında bir sahnede yılan görürüz bu da bizi Adem ile Havva’nın yasak elmayı yedikleri olaya götürür. O kısımda Replicantımız Zhora gece kulübünde çalışmaktadır ve Deckart ise ona zorla çalıştırılıp çalıştırılmadığını sorar. Kadın ise hayır cevabını verir. Günah işliyordur ama bunun bilincindedir. Bir başka sahnede ise beyaz güvercin görürüz bu beyaz güvercin ise Büyük Tufan sonrası Nuh’a gelen beyaz güvercini yani yeniden başlangıçı ve barışı simgeler. Aynı zamanda Kutsal Ruh olarak da anlamlandırılır ve Replicantımız Roy’un öldüğünde gökyüzüne doğru ruhun özgürleşmesini simgeler. Onun dışında Replicantımızın eline çivi sapladığı bir sahne mevcuttur. Bu da İsa’nın çarmıha gerilmesini yansıttığı açıktır.

Müzikleri ile varoluş kaygılarımızı daha da dürterek o atmosfere girmemizi güzelce tetiklemektedir. Bir ton dini veya mitolojik göndermeleriyle mistik bir tematik evren sunmaktadır. Büyük kovalamacalı bir aksiyondan ziyade insana dokunduğu bir çok noktası ile öne çıkmaktadır ve bu bize filmin ayrı bir boyutta olduğunu gösterir.

Cyberpunk Tarza Bir Giriş ve Ghost in the Shell (1995) İnceleme

Cyberpunk 2077 oyunun çıkarılacağı duyurulduğundan beri bu tarza yönelik insanların ilgisi arttı doğal olarak ve oyundan önce bu tarza giriş yapmak için bazı materyalleri tüketmek istiyorlar. Ben de hafif bu tarza giriş anlamında biraz bilgi vererek ve bu tarzda en sevdiğim yapım olan Ghost in the Shell ile ilgili bir yazı yazmak istedim.

Cyberpunk 2077

Öncelikle Cyberpunk tarzı yeni bir oluşum değil bunun çok örneğini 1980’lere kadar bulmanız mümkün. İlk büyük dönüm noktasını ise Philip K. Dick’in 1968 yılında “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” adlı romanıyla gerçekleştiriliyor. Bu romanı çok düşük de olsa duymamış olabilirsiniz ama 1982 yılındaki uyarlaması olan Bladerunner filmini biliyorsunuzdur. Yine Philip’ten “Neucromancer” ve “Mono Lisa Overdrive” gibi kitaplarıyla Matrix serisine de ilham olmuştur.

Akira

Cyber kelimesi aslı cybernetics olan ve terimin yaratıcısı Norbert Wiener tarafından tanımlandığı gibi, hayvanda ve makinede kontrol ve iletişimi inceleyen bir bilimdir. Punk ise kelimenin içerisinde anarşistliğe, otoriteye karşılığı betimlemektedir. Bu ikisi birleştiğinde ise makineler aracılığı ile anarşiyi konu alan bir tanım olabilir. Cyberpunk teknolojisi, organ nakli için insan embriyoları yetiştirebiliyor, insanlar gibi düşünen makineler ve hatta bunlardan daha ileri makineleri yaratan bir evrendir. Teknoloji insan benliğini ileri düzeyde kaplamıştır ve yüksek teknoloji ile düşük yaşamın bir birleşimidir. Geleceğin bu dünyasında şehirler, yalnızca güçlülerin hayatta kaldığı bir ortam halindedir. Cyberpunk bu karamsarlık içindeki çeşitli suçlara bulaşmış alt veya üst tabakadaki insanlara odaklanıyor. Sisteme karşı olan bu özgürlük sevdasındaki savaşın hikayesini yasa dışı dünyaya evirirken genellikle bir ahlaki belirsizlikte tutuyor. Sistemin de ona karşı gelenin de iyi veya kahraman olmadığı tarzdır.

Westworld Sezon 3

Bu tarz başlangıç adımlarını batıda atmış olsa bile Japonya’dan da tonla eser elimize geliyor. Akira, Alita: Battle Angel, Cowboy Bebop ve de en önemlisi Ghost in the Shell ile beraber cyberpunk ortamıyla aşılanmış bir manga ve anime dalgası oluştu. Film ve dizi anlamında başka örnekler kısmında şunları sayabiliriz: Altered Carbon, Westworld’ün özellikle 3. sezonu, Robocop, Total Recall, Brazil ve 12 Monkeys örnek gösterilebilir.

Ghost in the Shell (1995) İncelemesi

2029 yılında yarı insan, yarı makine, yarı bilgisayar olan cyborgların olduğu evrende geçiyor yukarıda da tanımladığımız gibi. Baş karakter Binbaşı Motoko Kusanagi, istihbarat operasyonu yürüten bir cyborgtur. Başlıca karakterler ve diğer karakterler şekil değiştirebilir, görünmez hale gelebilir ve başkalarının zihnine dalabilir. Japonya dış işleri bakanlığının Proje 2501 kod adında bir ileri seviye bir ajan oluşturmuştur. Ama sonrasında bu ajan daha da bilinç elde etmiş ve bu sanal net ortamından kurtularak yeni bir bedene geçmek istemektedir. Bu yolda önüne çıkan tüm engelleri aşmaya başlayınca bir sorun olarak karar verilir ve durdurulması lazımdır. Puppet Master yani Kukla Oynatıcısı ismini de kendisin verir. Bu sıkıntıya dur diyebilmesi için Binbaşı Motogo Kusanagi göreve verilir. Bunlar oluyorken Binbaşı da kendini sorguladığı, varoluşunu, insanlığını tanımlama yolunda olmaya başlamıştır. Ruh ve gerçekliği ikisi de sorgulamaktadır. Birçok diyalog ile bize bunu etkili şekilde sunmasının yanında filmin ilk dakikasından beri çeşitli görüntülerle de bunu hissettiriyor. Bir takım aksiyonlardan sonra filmin sonunda Kukla Ustası ile Kusanagi’nin hasar almış halde birleşmesinin başladığı sahne geliyor. Yazılımsal bir birleşim olsa bile Kusanagi’nin bedeninde olur bunlar. Bu birleşim sonrasında aldığı saldırı sonrası ne kadar yarıda kalmış olsa da Kusanagi başka bir bedene aktarıldığında bu işlem tamamlanmış olur. Bu yeni bedenin genç bir okula giden kız bedeni olması da doğumu simgelediği söylenmektedir. Bu birliktelikle yeni bir yaşam formu ortaya çıkmıştır.

Felsefik anlamda sorgulamanın yerinde olduğu ve bunların asla cevabının verilmediği tamamen izleyiciyi düşünmeye yönelten ve bu tarz yapay zeka filmlerine ve özellikle Matrix’in oluşmasına etkili olmuş bir anime filmdir. Matrix izlerken aşırı klasik geldiğinden ötürü sıkıldığımı bilirim ama bu öyle gelmemektedir. Yerinde keyifle izlediğim bu türde hoşuma en çok gitmiş yapımdır.