Otobüs (1974) İnceleme

Tunç Okan’ın zamanında anlatmak istediğini hafif abartı mizahla hafif de gerçekçilikle işleyen aşırı nadide bir filmi. Batı ve Türkiye karşılaştırması anlamında modernizme dokunan eleştirisini İsveç’e kaçak yollarla giden Anadolu insanımız ile aktarıyor. Yapım yılına bakıldığında dönemi aşırı iyi yansıttığı söylenebilir. Bazı yerlerde abartı veya aşırıya kaçılmış gösterimler olsa bile Anadolu’dan gelmiş birinin gözünden düşünüldüğünde o abartı çok da yersiz değilmiş gibi hissettiriyor.

İsveç’te yeni bir hayat umuduyla varlarını yoklarını verdikleri bir adamın otobüsü ile yola çıkıyorlar. Yol boyunca yaptıkları ve anlatılanlar da çok manidar. Kuru ekmek ve bir avuç yemek ile kahvaltılarını yapıyorlar. Sonrasında otobüsün karşısına geçip ileri teknoloji kamera ile şoför onları çekiyor ve kameraya övgüler diziyor. Orada durduklarında yaptıkları kaşık ile dansları da kültür ve o anki durumları iyice aktarıyor. İsveç’e geldiklerinde Stockholm’ün baya büyükçe bir meydanının ortasına otobüsü park ediyor şoför. Onlara pasaport ve izin çıkartma sözü ile ayrılıyor ve bir daha gelmiyor. Adamlardan yürüttüğü para ile keyfine bakıyor. Bizimkiler bütün gün otobüste polislerden ve dışardan izole bir şekilde duruyorlar. Koskoca gelişmiş meydanın ortasında eski püskü bir otobüs. Batının umursamazlık ve bireyselliği o kadar fazla ki kimse o otobüsle ilgilenmiyor.

Akşam olduğunda ise herkesler yokken bizimkiler dışarıya adımlarını atıyorlar. Öncelikle kuytu bir telefon kulübesinde sevişenleri görüp şaşırıyorlar. O sahnenin çekimi ve anlatımı o kadar kuvvetli ki kaç kere geçip dursalar bile o aşk sesleri hep yankıda geliyor. Tuvalete gittiklerinde onlardan esrar isteyen de çıkıyor onlardan korkup köpeğini kucaklayıp kaçan da. En son bir polisle karşı karşıya geldiklerinde hepsinin koca koca caddelerde kaçışlarını izliyoruz. Ucuz bir çekim olsa bile o gerilim ve aksiyon verilmiş. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakter ise sokakta yolunu kaybediyor ve otobüsü bulamıyor. Geceyi sokakta geçirdiğinde köprünün üzerinde otururken artık soğuktan donmuş bir şekilde sabaha doğru suya düşüyor. Arkasından sadece pis herif diye bağıran bir İsveç’li var gerisi hala bireyselliğin getirdiği umursamazlıkla onu böyle ölüme terkediyorlar.

Diğerleri her ne kadar otobüse varmış olsa bile yiyecekleri hiçbir şey yoktur. Camdan aralıklarla insanlara ve yaşantıya bakarlar. Müzik dinleyen insanlar, tatil planı yapan avrupalılar herkesin huzuru yüksek ve verimlidir. Bizimkiler ise aşırı garibandır. Sonrasında yine akşam olduğunda yine çıkarlar dışarı. Yürüyen merdivene ilk binişlerinin getirdiği bir beceriksizlikle kenarlara sıkı sıkı tutunurlar. Bu sahne bile kendi başına çok şey anlatır ama pek çok o dönem yeşilçam filminde şakası olduğundan etkisini yitirmiş bulabilirsiniz. Fakat yine de filmin güçlü bir kısmıdır. Tuvalette bir eşcinsel tarafından koluna girilip götürülen Mehmet sonrasında farklı bir deneyimler yaşayacaktır. Batı’nın azmışlık ve ahlaksızlığına olan abartılı sahneler bütünüdür. Her ne kadar saçma bulsam da filmin anlatmak istediğine bakıldığında çok da farklı bir şey yapılamayacağı bellidir. Toplu herkesin birbirini ellediği ve garip sevişme ritüelleri diyebileceğim gösteriler yapılır. Batılılar sekse aç iken Mehmet yemeğe açtır. Gördüğü görüntüler her ne kadar şok edici olsa bile elindeki tavuktan başka bir şey göremez. Barbarca yemesi yüzünden oradan atılır ve bir güzel dayak yer. Aynı zamanda bunları dolandıran adamın aşırı alkol alıp parayı hayat kadınlarına kaptırmasını da görürüz. Sonrasında diğerleri ise yine otobüse dönmüşlerdir ve artık sabah olmuştur. Kaç gündür meydanın ortasında eski bir otobüs var ama kimse dokunmuyordu. Artık iki polisin bu duruma dikkat çekmesi ile otobüs hurdalığa götürülüp parçalanırken bizimkileri tek tek yaka paça götürürler. Bir umut gittikleri Avrupa’da kendi insanı tarafından dolandırılması ile sonlanır.

Filmin her anı bir durumu veya bir olayı göstermek adına çekildiğinden dolu dolu görünmektedir. Fakat bazı olayları ele alış şekli biraz abartıya kaçsa bile aradaki kontrastı korumak adına düşünüldüğünde çok da mantıksız değildir. Bir Türk’ün orada zorluğu ve garip karşılamasını iyi aktarmıştır. Zaten Tunç Okan oralarda yaşayan bir insan olduğundan kazandığı paralarla yaptırdığı ufak bir filmdir. Ufak bütçesi ve yapımına nazaran çok iyi ele alınmış çekimleri bulunmaktadır. Bugün izlediğimiz “Bir Başkadır” dizisi gibi benzer durumları aktaran bir filmdir. “Bir Başkadır” kadar prodüksiyonu olmaması ve zamanının eski olmasından dolayı görüntüler tabii ki de eskidir. Ama anlatım gücü bence çok eşdeğerdir. Böyle belli olan anlatımına rağmen Türkiye tarafından bu filme yasak gelmiştir. Türkleri kötü ve aciz gösterildiği üzerine bunu yapmışlardır. Ama burada sadece Türk’e yönelik bir acizlik yüklenmediği de aşırı ortada. Avrupa insanının vurdum duymaz ve farklı değer yapısı ile de çok hedef alınmıştır. Bana kalırsa her ikisini de bu kadar uzak anlatmadan da bu film yapılırdı ama bu haliyle de kötü hissedilecek bir yapısı yok.

Loki (2021) Bölüm 1 ve 2 İnceleme

Marvel filmlerinin hepsine hakim değilim ama birçoğunu izledim diyebilirim. Genelde bu tarz süper kahraman yapımlarında mantık baya esnek bir hal alıyor. Yazarlar ve yapımcılar evreni istedikleri veya gerektiği zaman genişletip daraltabiliyor. Bu baya izlemeyi sevmediğim bir durum ama çok kafa yormazsanız aşırı zevkli filmler oldukları aşikar.

Dediğim gibi her Marvel içeriğini tüketen bir insan değilim ve bundan önce en son Infinity War’u izledim. Şimdi de Loki ile devam ediyorum. Loki’de de dediğim gibi evreni esnetme veya değiştirme yoluna gittiklerini gördüm. Zamanın yöneticileri önceden ne kadar vardı ya da yoktu bilmiyorum. Normal insanların üstünde süper kahramanlar onların üstünde yine daha güçlü kahramanlar(tanrılar), onların üstünde gene tanrılar gibi bir katmanlar silsilesi olduğu kesin. Böyle işlerin içine girildiğinde çıkılması zor hale gelebiliyor ama Marvel heralde bunun en iyi yapan firma ki bu kadar sevilebiliyor ve izlenebiliyor. Evren genişletilmesi olarak bakıldığında çok iyi yapıyorlar. Ama ben her seferinde bunları takip etmeyi sevmiyorum. Her şeyin bir kanunu nizamı olamlı gibi geliyor. Her neyse bunlar benim şahsi meselelerim. Diziye gelirsek hem bu anlattıklarımı göze almış hem de zaman yolculuğu gibi zorlayıcı bir konuya da el atmışlar. Bu ikisi cidden dikkatli oynanması gereken meseleler yoksa saçma bir son olur. Şu iki bölüme baktığımızda dizi bu zaman yolculuğu meselesini de gayet iyi halledeceğe benziyor. Konuya biraz daha orginal hava katmışlar. Bu yüzden şuanlık güzel buluyorum. Loki’nin zamanda karmaşa yaratan kendisini araması falan izlenebilirliği yüksek şekilde ortaya konulmuş. Bulduğu kendisinin de şuanki halinin kadın versiyonu olması da meraklandırıcıydı.

Sırf bu diziye Loki’yi yani Tom Hiddleston’ı izlemek için başladım ve gayet iyi bir senaryo buldum. Loki karakterinin tüm ilgi çekici kısmı Tom Hiddleston olması ile çok ileri bir seviyeye çıkıyor. Çok iyi oyuncu gerçekten.

Marvel’cıysanız zaten hemen izlemişsinizdir ama eğer benim gibi çat pat bilen bir insansanız da izlemenizi zorlaştırıcak kısımlar az. Sinematik ve çekim olarak da çok yerinde bir dizidir. Yapanlar zaten kaç yıldır bu sektörde iyice elleri alışmış.

The Bad Batch Bölüm 7 & 8 İnceleme

Bu iki bölüm birbirinden hoş sürpriz ve olaylarla dolu bölümlerdi. Rex ve Cad Bane gibi isimleri gördük. Bunlardan önceki bölümlerde Martinez kız kardeşlerin Rex veya Ahsoka’ya bizimkileri söylediğini tahmin etmiştik zaten. Rex’i görmeyi biraz da olsa bekliyorduk. Ama Cad Bane işin asıl şaşırtan kısmı oldu. Cad Bane’i görmek hem sevindirdi hem endişelendirdi. Baya duygu karmaşalı bir bölümdü.

Yedinci bölümde dostlarımız kafalarının içindeki çipten kurtuldu. Bu işte Rex’in büyük yardımı var. Çip beyinlerindeyken baya gerilimli sahneler yaşandı. Sekizinci bölüm ile çipleri çıkardıkları hurdalıktaki savaş gemisine yerleri belli olduğundan imparatorluk askerleri geldi. Crosshair doğal olarak askerlerin başındaydı. Ondan gizlenmeye ve kurtulmaya çalıştıkları bie bölüm oldu. Geminin motorunda sıkışıp kalmaları baya hoşuma giden heyecanlı anlardan biriydi. Sonrasında kurtulduklarını düşündüğümüz sırada Cad Bane resmen Hunter ile bir western usulünde bir düelloya tutuştu. Böylelikle küçük kızımız Omega ele geçirilmiş oldu. Baya heyecanı ve meraklandırıcı bölümlerdi. Bakalım neler olacak

Hikayesel anlamda iyi oldukları gibi animasyon anlamında ve sinamatik anlamda da aşırı iyi bir dizi bu. Işık ve açıyı o kadar iyi ayarlayıp önümüze sunmuşlar ki nereye giderlerse gitsinler ayrı bir seyir keyfi veriyor. Hele sekizinci bölümün sonunda Hunter’ın bakış açısından hafif baygın gemiye bindirilmesi falan baya savaş oyunlarından sevdiğimiz bir çekim türü. Baya şüphelenerek başladığımız bu dizinin bu kadar iyi olması beni hep mutlu ediyor.

Cruella (2021) İnceleme

Disney’in 101 Dalmaçyalı filminden tanıdığımız Cruella karakterinin origin hikayesi olan bu filmi pek de izlemek istemiyordum ama yapacak hiçbir şeyim olmadığından açıp izledim. Ve hoşuma bayağı giden bir film oldu. Beklediğim ve düşündüğümden çok daha iyi bir film ortaya koymuşlar.

Öncelik bu filmi Disney’in yaptığını göz önüne alırsak çok daha karanlık bir film yaptıklarını düşünüyorum. İzlerken bu film çocuklara kötü etki etmez mi diye sorguladım. Kan ve şiddet yok ama karakterin davranış ve halleri pek de örnek alınmaması gereken şeyler. Yapılan şaka ve senaryoyu düşününce çocuklara yönelik bir iş olduğu da bariz ama bilemedim pek. Çocuklarınıza güveniyorsanız ve sonrasında bazı kısımları yeniden eğitebilirim diyorsanız izletin.

Senaryo ve hikayeyi düşününce klişe yerleri de var ama hoş detayları da vardı. Hoş ve elle tutulur yanları benim için üstün geldiğinden o klişe ve gereksiz şeyleri göz ardı edebiliyorum. Bayağı sonunu ve planlarını merakla izlediğim bir filmdi. Normalde hiç umrumda olmayan ve zihnimde bile pek yer edinmeyen Cruella’nın doğuş hikayesini çok iyi anlatmışlar. Emma Stone da bu tarz karakterleri çok iyi canlandırıyor. Bayağı beğendiğim bir film oldu.

Filmin bir başka güzel kısmı da giysiler ve dekorasyon tasarımlarının güzelliği. Bu konuda gerçekten muhteşem bir iş çıkarmışlar. Filmin doğasını ve kalitesini baya yükseltiyor.

Hiçbir beklentim olmadan izlediğimden çok beğendiğim bir film oldu. Şaşırtan ve eğlendiren kısımları boldu. Keyifliydi.

Double Suicide (1967) İnceleme

Bu filmi yeni izledim. Baya sıkıcı ve yetersiz buldum. Normalde Japon sinemasından her şeyi bir nebze olsun severek izlerim. Ama bu fenaydı.

Öncelikle diyaloglar çok kötü olduğundan haliyle oyunculuklar da kötüydü. Her şeyi sözel olarak anlatmaya çalışıyorlar. Görsel olarak aktarabileceğin her şeyde sözele kaçmak ucuz yönetmenlik olarak görülüyor. Filmin ilk başları çok ilginç bir şekilde başladığından ve Kabuki tarzı bir film canlandırmaya çalıştığından diyalogları bilerek öyle sanatsal bir anlama bürmeye çalıştıklarını sandım. Ama sonrasında harbi harbi kötü yazılmış oldukları acıyla anladım. Diyaloglar kötü olunca filme pek de odaklanamadım. Bir fahişeyi durumundan kurtarmak isteyen ve ona aşık olan bir tüccar(?) adam var. Bu olurken etrafından ve toplumundan ona karşı bir yargı ve baskı oluşuyor. Ve bir yandan da para toplamaya çalışıyor. Ama sonrasında gerçek karısı ile ilgili problemler olurken bir anda karısı para falan veriyor. Anlamıyorum yani hiç motivasyonu. Sonra o karısını babası alıp götürüyor. Sonra bu adam fahişe ile kaçıyor falan ama sonrasında intihar ediyorlar beraber.

Asla önerdiğim bir film değil. Bir 20 dksı iyi gitti diye hatrına bitirdim diyebilirim. Bir de sonunda çok daha ilginç olaylar olur gibi bekledim ama olmadı. Kabuki tarzı bir şeyler olunca hoş detayları olan ve sonunda da güzel bir bağlamı oluşur sandım. Bir hayalkırıklığıydı kısacası.

The Bad Batch Bölüm 3 & 4 İnceleme

Her bölüm 20 dakika olduğundan böyle biriktirerek izlemek daha doyurucu olabiliyor. Diğer türlü tam tadı yarıda kalmış gibi geliyor. Gerçi böyle bile hala Star Wars’a doymamış gibiyim. Hatırlarsanız ilk bölüm için çok çocuksu olmuş demiştim. Ama sonrasında ikinci bölüm ile bundan birazcık uzaklaşmışladı. Şuan 3 ve 4 ile tam Clone Wars tadında olduklarını açık bir şekilde söyleyebilirim. Hatta 3. bölümü dizinin tamamı ile karşılaştırınca daha karanlık bir bölüm olarak duruyor. Bunları göz önüne alınca diziye karşı kaybolmuş umudum hafiften yeşerir gibi oldu. Güzel keyifli bölümlerdi.

Şuan galakside düzgün bir hayat kurmaya çalışıyorlar ve bir yandan da hiç bilmedikleri babalık deneyimini kavramaya çalışıyorlar. Özellikle Wrecker ve Hunter bu yönü ile öne çıkıyor. Diğer ikili daha çok teknik işlerde yoğunlar. Bir yandan Omega’nın da becerilerini diğerlerine sunması ve kendini kanıtlaması da hoş. Bu baba kız temasıyla Mandalorian’a çok mu benzer acaba gibi düşüncelerimiz vardı ama bu konuda da bizi mutlu edecek şekilde yanıltıyorlar. Grogu daha çok özelliklerini saklamayı öğrenmiş hafif çekingen tatlı bir bebek iken Omega yaşının ve durumunun farkı sebebiyle daha çok kendisini ön plana atıyor. Bu farklı yanı seyretmesi güzel. Onun dışında bölüm 4’te Fennec Shand’ı görmemiz ile Mandalorian’da sevdiğimiz bounty hunterımızın ekibe zorluk çıkartması da hafiften bize ikilem sunuyor. Sadece kötü veya iyi diye tanımlamadan farklı motivasyonları olan karakterler görmek benim baya sevdiğim bir durum. Olaya ve dünyaya daha çok gerçekçilik katıyor. Her ne kadar yeni ve farklı dizi olsa bile Dave Filoni bize Clone Wars’u yeniden bahşediyor diyebiliriz. Devamı olduğunu ve yine saygısını koruduğunu her geçen bölüm daha iyi anlayabiliyorum. Böyle devam ederlerse daha da mutlu oluruz.

Love, Death & Robots 2. Sezon İnceleme

Netflix’in Animatrix tarzında çıkardığı dizisinin ikinci sezonu geldi. Her bölümü için gaz halde değildim ama zaten 3-5 bölümünü sevsem yetiyor bana dediğim bir animasyondu. Bilindiği üzere her bölümü başka bir konuda ama hafif benzer bilim kurgu tarzında farklı animasyonlar bütünü bir dizi. Ve bu sezonda da hoşuma giden bölümler olduğu gibi klasik bölümleri de vardı.

Mesela ilk bölümü aşırı ucuz Black Mirror tarzı bir bölümdü. Konusu haricinde animasyon kısmı ama çok güzel göz doyuruyordu. Aynı şekilde savaşta ay gibi bir gezegene düşüp bir kurtarma odasında robotla kısılı kalan adamın bölümü de aynı şekilde Black Mirror gibi aşırı gereksiz robotlardan korkmalı mıyız sorusunu soran bir bölümdü. Ben bu tarz robot korkusu temalarını sevmiyorum ve aşırı muhafazakar bir duruş gibi geliyor.

Onun dışında korku temasının yoğun olduğu ama robotlar değilde canavarlar ekseninde olan bölümler vardı. Trenden inip uzun çayırda mavi glowing creature’larla aksiyona giren adam da gerilim olarak doyurucu ama anlattığı bir şey olmadığından yavandı. Fakat Noel babayı görmek için inen çocukların olduğu bölüm baya hoştu bence. Peki iyi çocuk olmasaydık o bize napardı diye sordukları hafif psikoloji ve geleneklerin farklı yorumlanması ile sevdiğim bir bölümdü. Yarattığın çocukların yüzlerine yaklaşması ile David Fincher havasını da iyi aldığımız sahneyi yaşattılar.

En sevdiğim bölümlere gelicek olursak üçüncü bölümdeki tema ve olaylar bütünü aşırı hoştu. Cyberpunk temanın hakkını sonuna kadar veren ve hafif o durumla yüzleştiren bir bölümdü. Snow in the Desert bölümü de yine yarattığı hoş dünyasını ustaca ele alıp minik bir aşk hikayesi sundu. Fena değildi. İkinci bölüm yani balinalı bölüm de arka plandan dünyasını tanıtan ve mesajını güzelce barındırıyordu. Üçüncü bölüm haricinde bu iki bölümün bulunduğu dünyaları çok sevdim diyebilirim. Üçüncü Bölümle her şeyi beğendim. Devin sahile vurduğu bölüm de sakin ve hoş bölümdü.

Animasyon bakımının hepsi ayrı bir işçilik ve seviyede yapımlardı. Her biri görsel anlamda aşırı doyurucuydu. Çoğu filler bölüm gibi olsa bile keyifli izlenim sundular. Animatrix tarzının hala yaşıyor olması ve iyi bakılıyor olmasını bilmek de güzel.

Woman in the Dunes (1964) İnceleme

Hiç hayatınızda bir yere kısılı kaldığınızı tek yaptığınızın tamamen bir takım birilerinin isteği ve keyfine bağlı olduğunu hissettiniz mi? Türkiye’de yaşıyorsanız bunların hepsini hala hissediyorsunuzdur ama konumuz şuan bu değil. Bu film de ister istemez bu havaları ve düşünceyi barındıran bir haldedir.

Böcekleri araştıran ve onlar hakkında bilgi toplayan bir adam çöle yaptığı gezisinde geri dönmek için binmesi gereken otobüsü hafif isteyerek kaçırır. Çölde olmak onu aşırı mutlu ve huzurlu etmiştir. Zamanın nasıl geçtiğini farketmemiştir bile. Ama geceyi geçirecek bir yere ihtiyacı olduğundan o bölgedeki köylülerden yardım ister. Köylüler de onu büyük bir çukur gibi yerde bulunan bir evdeki kadının yanına yerleştirirler. Kadınla adam sohbet eder ve ihtiyaçlarını görür. Bu sohbetlerinde bir iki kere sabah ayrılacağını bildirmesine rağmen kadın ne demek istediğini anlamaz. Öyle bir şeyin olmayacağını gülümser şekilde söyler. Adam ise kadının bu hallerine anlam veremez ama gideceğinden emindir. Sabah olup eşyalarını toplayıp yukarı çıkması için lazım olan merdivene baktığında orada olmadığını görür. Merdiven yukarıdan çekilmiştir. Kadın da tüm gece köylülere lazım olan kumu kazdığından yorgun bir şekilde uyumaktadır. Adam her ne kadar yukarıya elleriyle de çıkmaya çalışsa beceremez. Kayan kumlar onu gene aşağıya indirir. Kadını uyandırıp olanı anlatsa bile kadın yine böyle bir şey olmayacağını söyler. Adam orada kadınla sıkışıp kalır. Bu durum filmin başlarında kadının tavrı nedeniyle onun bir oyunu gibi gözükse de köylülerin onları esir alması olduğunu bir süre sonra anlıyoruz. Kadın bile orada kaç yıldır kaldığından artık kaçmanın veya oradan çıkmanın bir yolu olmadığını anlamıştır. Filmde adam her ne kadar orada yaşamaya başladıysa bile ilk eline geçen bir fırsatta yürüyerek yol almaya çalışır ama çöldeki kumların durumunu bilmediğinden çöken bir kumula saplanır. Köylüler onu bulup yeniden kadının evine koyarlar. Her ikisi de artık karı koca gibi yaşamlarını sürdürür. Kadının oradaki tek hayali bir radyoya sahip olmaktır. Tüm köylüler için yaptığı çalışmaları bir radyo satın alınmasını sağlamak için yapmaktadır. Adamın ama tek hayali artık oradan kurtulmak olmuştur. Hayattaki tek amacı zaman geçtikçe bu olmaya başlamış artık başka bir şey uğruna yaşamaz olmuştur. Filmin sonuna gelindiğinde bu seviye o kadar adamı sarmalamıştır ki kaçma şansı olsa bile kaçmamıştır. Yakın zaman önce bulduğu kumlardan su çıkarma tekniğini köylülere tanıtma isteği öncelikli oluşmuştur. Asıl amacı yerine yan bir amaç ekleyerek asıl amacın tamamlanıp bitmesinin önüne geçmek ister hale gelmiştir. Çünkü bundan önceki hayatı da sanıldığı kadar mutlu ve huzurlu bir şey olmadığını düşünmeye başlar. Orada bir düzen kurmuş ve bozmaya hiç niyeti yoktur. Dışarı çıktığında yapmak istediği veya ulaşmak istediği bir şey kalmamıştır. Görüşleri ve hayal gücü orada buluna buluna körelmiştir. Dediğim gibi tek amacı oradan kaçmak. Bu gerçekleştiğinde bir amacı kalmayacak.

Sıkışıp kalmayı ve bu sıkışıklıkta hayatlarımızı idame ettiğimiz bir hayatımızın olduğunu güzelce yansıtan bir filmdir. İnsanlığı ve onun amaçlarını sorgulatıyor ve biraz varoluşsal mesajları bulunuyor . Kavanozdaki kurbağa deneyi gibi bir film.

Au Hasard Balthazar (1966) İnceleme

Yakın bir zaman önce Pickpocet filmini yazdığım Robert Bresson’dan yine yakın kalitede bir film olan Au Hasard Balthazar isimli dram filmi ile beraberiz. Yönetmenin tarzı ve imzasını yine bolca hissedebiliyoruz. Durgun sakin yüzlerine bürünmüş insanlar, etkileyici yakın el çekimleri başta olmak üzere görüntüleri derken yönetmen yine bize aynı tadı sunuyor. Hikaye anlamında Dostoyevski’nin Budala romanındaki bir parçadan etkilenildiğini düşünülüyor. O da bir eşşeğin etrafındaki insanlar ve ona ve başkalarına olan tavırları ile olan kısmıdır.

Filmin hikayesinin uzun uzun konuşmaya değer bir kısmı yok. Gerçekten bir eşşeğin hayatını ele alıyor ve buna herkesin ne kadar yükseleceğini veya ilgi duyacağını bilmiyorum. Hikaye anlamında beni de çok açan veya etkileyici kısımları oldu diyemem ama eşşeğin oyunculuğu cidden mükemmeldi. Şaka falan yapmıyorum. En başta dediğim gibi Robert Bresson’un filmlerinde durgun ciddi suratlı oyunculuklar var demiştik. Bunun sebebi de aynı sahneyi istediği formata gelene kadar çekmesinden dolayı oluyor ve yönetmen de böyle olmasını istiyor. Ee haliyle insanlardan duygu alamayınca en çok duygu ve oyunculuğun var olduğu bir tek eşşek kalıyor. Eşşek cidden her hareketi ve duruşu ile beni etkiledi. En son ölümüne yakın kaçıp yaylalara gittiğinde tepeden aşağıya doğru bir bakışı var. Cidden görülmeye değer güzel bir performanstı. Onun dışında eşşeğin var olduğu her sahne hoş ve güzeldi. Normalde eşşek de Robert Bresson’un aradığı durgunlukta duygusuz bir hayvan olmasına rağmen filmin parlayan yıldızı olmuş. Her nasıl olduysa şaşırdım ve beğendim.

Filmin hikayesi hakkında şunu net bir şekilde diyebiliriz ki yönetmen sizin bir eşşek olduğunuzu ima ediyor. Çünkü bizim de etrafımızda şiddettir, aşktır, kavgadır, gürültüdür olup bitiyor ama hiçbirimiz bu konuda doğru düzgün bir şey yapmıyoruz. Hepimiz birer eşşek gibi sadece izliyoruz ve hatta çoğumuz gerçekten anlamıyor. Belki de bizim de bu olanlar olurken çektiğimiz acılar oluyor. Yine yönetmen burada da eşşeğin işkencelerini sunuyor. Hikayenin ayrı ayrı belki pek bir şey anlatmıyor ama geneline bakıldığında bunu çıkarmamız mümkündür.

Kısacası Robert Bresson tarzında hoş bir sanat filmi. Anlattığı konu veya durum ilginizi çekerse izlenebilir. Siyah beyaz olarak çok net görüntülere sahip bir film.

The Bad Batch 2.Bölüm İnceleme

İlk bölüm sonrası dizinin fazla çocuksu olduğunu hissetmiştim ve bunu karşılaştırmak adına Clone Wars’un son sezonunu yeniden izledim. Sonuç olarak gördüm ki Disney bu diziyi çıkarırken bu noktayı artıralımı harbiden demiş. Bu biraz yaşını almış Star Wars hayranları için dezavantaj olsa bile çok umursamamız gereken bir durum da aynı zamanda. Bunları dememe rağmen ikinci bölüm ile o aşırı çocuksuluğun hiçbirini görmedim. Gerçi bu bölüm 26 dakikaydı böyle tam bir doygunluk bile yaşamadığı gibi bu detayı sa bariz göstericek tarafı yoktu. Fakat bu bölümden ilk çıkan bölüme kıyasla daha çok zevk aldım hemen diğer bölüm gelse de tüketsem diye bekledim. Hele bundan önce Clone Wars’un bir sezonunu çerez gibi tükettikten sonra fena canım çekti.

Hikaye olarak bir şeylerden bahsetmek gerekirse bu bölüm Rex’i bulmaya yönelik bir çabaları olacağı belliydi. Çünkü tek Rex kaldı trooper olarak beyninde çipi olmayan ve onlara yardım edebilecek. Fakat onun bu halinden haberleri yokken nasıl olucak ki diye düşünüyordum ki gittikleri kaçakçı aracılığıyla ondan bilgi aldıkları gibi çip hakkında da biraz aydınlandılar. Böyle bakıldığında pek bir şey olmadı. Kaçakçının kaçmasına yönelik çaba ve bir takım bilgilerin toplandığı bölümdü. Omega’yı o aileye bırakıp başka bir hikaye yaparlar mı acaba diye düşünüyordum ama olmadı. Keşke olsa mıydı bilmiyorum şuanlık ama Mandalorian vari bir babalık tarzını yeniden görmek ister miyiz hiç emin değilim. Çünkü gene sert asker adamın çocuk bakıcılığı ile daha yumuşak daha baba bir karakter olmasını izleyeceğiz. Tek farkları 5 tane baba ve çocuğun ergenliğe yakın bir kız olması. Bu temanın benzerliği altında ne kadar farklı bir hikaye sunucaklar merak ediyorum. Çünkü tek izlenebilir ve merak uyandırıcı kısım o kalıyor.