Dostum bu çok iyi // Invincible 1. Sezon İnceleme

Normalde süper kahraman filmlerini o kadar da severek izlemem çünkü yarattıkları evrende bir takım tutarsızlıklar olduğunu düşünürüm. Bu durum günümüzde daha az bir problem olmasına karşın hala bir takım ön yargılarım oluyordu. Marvel’ın filmlerinin de hepsini izlemesem de çoğunu izledim. Kötü filmler değiller ama hala ön yargılarımı yıkacak konumda değillerdi. Sonrasında Amazon’un çıkardığı Invincible dizisini gördüm. Herkesin övgü noktasında olduğunu biliyordum ama beni asıl içerisine çeken kısmı çizim tarzında yatıyor oluşuydu. Eski çizgi roman gibi çizimi ile küçüklüğümde izlediğim animasyonların tadına ulaştırıcağının sinyalini verir gibiydi. Nitekim bu konuda isteğimi alırken içerik anlamında da meraklandırıcı hale ulaştırdı. İlk bölümünü izlediğim an bunun cidden iyi bir animasyon ve süper kahraman içeriği olduğunun kararını verdim ve su gibi diğer bölümleri de izledim.

Konu itibari ile liseli Mark Grayson’ın babasının gezegendeki en güçlü süper kahraman Omni-Man olduğu ve babası gibi kendisinin de bir yandan güçlerine kavuştuğu ama aynı zamanda da insani bir hayatında da sorumluluklarla dolu bir diziyi izliyoruz. Böyle bakıldığında çok normal ve klasik bir genel teması bulunuyor gibi gözüksede içerisinde bu temanın dallanıp detaylandığı ve bu detayları da çok doğal yediren bir yapım olmasıdır. İzlerken işlediği her şeyi ile hiç bir zorlama fikir veya durumu açıklama gereği duymadan veya vermek istediği mesajı göstere göstere yapmayan en hoş hali olan olması gerektiği gibi veren bir dizidir. Dizinin bu yanları dışında artık salt iyi ve salt kötünün olmadığı bir evrene geçiyoruz sanırım. Baştada dediğim gibi çok fazla süper kahraman dünyalarına hakim değilim bu diziden önce böylesini yapmış olan vardır illa ama ben bu dizide gördüğüm ve çok uygun bulduğum için aşırı beğendim.

Dizide ekstradan sevdiğim bir diğer kısmı ise aksiyonun harbi aksiyon gibi verilebilmesi oldu. Kafalarım ezilmesi, kolların kırılması oranın buranın patlaması falan izlerken değişik bir haz uyandırıyor. Bunun bu kadar iyi olduğunu ilk bölümün sonunda Süper-man’in yani Omni-man’in bir grup iyi süper kahraman resmen tek tek öldürmesi ile anladım. O an zaten hikaye anlamında da uzun süre ekranlarda pek yapılmayan bir yere gidildiğini farkettim hem de aksiyonun çok iyi anime edildiğini anladım. Cidden o kısım olmasa bile izleyip bitirirdim belki ama bu diziye böyle derecede beni bağlar mıydı bilmiyorum.

Animasyonun aksiyonu ve hikayesi dışında seslendirme ekibi ile de iyi isimlerle çalıştığını gördüm. Baş karakterimiz Steven Yuen, babası Omni-Man olarak J.K. Simmons olmak üzere kısa süreli gözükmelerine rağmen Mark Hammil’den Ezra Miller’e hatta Rick Sanchez’imiz Justin Roiland bile var. Böyle tanıdık birçok sesi duymak gereksiz bir şekilde hoşuma da gitti.

Kısacası aksiyonu ile de hikayesi ile de her şeyiyle de güzel bir dizi. Tarzı yapısı ile diğer yapımlardan aldığı şeyler belli ama bundan utanmıyorlar hatta üzerine ufak göndermelerle bir tık daha sos atıyorlar. Bu süperkahraman tarzı The Boys ile de yapıldığını duymuştum ama pek güvenemediğimden izlememiştim. Bu dizi sayesinde ona da bir şans verecek gibi duruyorum. Invincible’ı izleyin izletin.

Good Omens (2019) İnceleme

Daha önce neden izlememişim dediğim ve cidden keyif aldığım bir dizi olduğundan dolayı yazma kararı aldım. Neil Gaiman ve Terry Pratchett tarafından ortaklaşa yazılan bir kitaptan uyarlama olan ve Prime’da yayınlanan mini bir dizi.

Konusu aslında kıyamet gününün Hristiyan dini anlamında nasıl yorumlandığının absürt bir hikayesi diyebiliriz. Şeytanın yaratılması ve insanın dünyaya sürgün edilmesi ile başlayıp kıyametin kopacağı güne doğru hikayemiz ilerliyor. Bu hikaye melek Aziraphale ve şeytan Crowly (Crawly) ekseninde eğlenceli bir şekilde ele alınıyor. Kıyametin kopacağı kesindir Tanrı’nın bir emri şekilde görülmekte ve görevi olan herkesin işlerinin yapılması gerekmektedir. Kıyameti kopturacak olan deccalin ise belirlenmiş bir ailenin bebeği ile Crowly tarafından değiştirilip kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu işin sonunda dünyanın yok olmasını pek istemiyor çünkü çok uzun zamandır orada yaşadığı ve oradaki şeylerden zevk aldığı için böyle düşünüyor. Ama yine se görevini cool bir şekilde yapıyor. Aynı şekilde Aziraphale de dünyada çok uzun zaman kaldığından benzer haldedir. İkisi aslında zıt varlıklar olmasına rağmen o kadar yıl beraberlikleri neticesinde bir dostluk denmese bile yakınlığın var olduğu da kesindir. Onun için bu ikisi deccalin dünyayı yoketmemesi ve onun normal bir çocuk gibi yetişmesi için bir iş birliğine girme kararı alırlar. Fakat deccal bebek değişimi sırasında başka bir ailenin de çocuğu o an olmasından dolayı planlanan ailenin elinde değildir. Bu ikisinin bu amaç uğrunda yaptıklarına ve başlarına gelenlere odaklandığı dizidir diyerek Spoilersız girişi böyle verebilirim.

Dizinin bu dini inanışı açıkları ve göz açan tarafları ile ele alması çok eğlencelidir. İçerisinde bulunan pek çok absürt gönderme ve komik olayların varlığı ile baya keyiflidir. Kitaptan uyarlama olduğundan bazı bölümler cidden kitap monotonluğunda ilerlese bile özellikle Crowly ve Aziraphale’i izlemek çok güzel. İki karakterin yapısı zaten şu dizide en mükemmel şey. Olayın ne kadar Tanrı tarafından planlanmış bir şey olsa bile onun ne kadar sessiz durduğu meleklerin ve şeytanların savaşında insanın harap olduğu gibi bir anlamı olması ile de beni çok etkiledi. Bu gibi pek çok detay ve o ikili bu diziyi izlemek için en büyük nedeniniz olabilir.

Euphoria Özel Bölüm 2 İnceleme

İlk özel bölümde Rue merkezli bir olaylara psikolojik konuşmalar gerçekleşmişti. Bu bölümde de Jules tarafından benzer bir şey izledik. Psikologla beraber hislerine ve olaylara bakışını uzun uzun dinledik. Dizide görmediğimiz tarafları ile bu karakteri de analiz etmek güzeldi. Görsel anlamda da hala mükemmel sonuçlar çıkaran bir dizi. Özellikle bölümün başında Jules’un göz bebeğinde bir flashback misali bir şey izlemek duruma uygundu. Her şeyi ile olduğu kadar sade ama etkili bir bölüm izlettirdiğini söyleyebilirim.

Fena Duygulandım – Mandalorian 2. Sezon Final İnceleme

Bu bölümün güzelliğini hala sindiremedim ama yazmazsam olmaz bir bölümdü. Son Star Wars filmleri yani Sequeller olarak adlandırılan 7, 8 ve 9’uncu Star Wars bölümlerinden sonra markanın öldüğünü düşündüğüm bir döneme girmiştim ve tam o zamanlar Mandalorian beni bulmuştu, beni geri bu sevdaya düşürmüştü. Bu bölüm sonrası bu sevdanın doruklarına ulaştığımı, fena şekilde duygulandığını söyleyebilirim. Sezon boyunca kendisini iyi geliştirdiği ve Ahsoka Tano olsun, Bo Katan olsun diğer serilerdeki önemli insanlarla bizi yeniden birleştirmişti. Mükemmelliğine mükemmellik olarak daha ne katabilir derken bu bölümü izledim.

Önceki bölümle gemi bilgilerine ulaşan Mando’muzun ilk durağı Bo Katan’lar oldu, onlarla anlaşıp Grogu’yu kurtarma yoluna giriştiler. Ekip sayısındaki büyük artış ile güzel bir ana gemiye giriş taktiği yaptılar. Heyecanı ilk dakikasından itibaren eksik etmeden ilerledi ve ana gemi içinde daha da arttı. Mando’muz, Grogu’ya yönelirken 4’lü kadın grubumuzun hedefinde Moff Gideon vardı. Her ikisinin de aksiyon sahneleri bence en iyisinin de en iyisiydi. Mando’muzun Dark Trooper ile bol gerilimli kavgası ve hepsini uzaya salışı çok güzeldi. Diğer ekip de Moff Gideon’un aslında bulunması gereken yerde olmaması onları biraz tedirgin etti. Moff Gideon aslında Grogu’nun yanındaydı ve Mando’muz ile beraber o beskar mızrağını edindiğinden beri merakla beklediğimiz dövüşleri başladı. Çekişmeli kavganın ardından Moff Gideon esir alındı ve Bo Katan’ların oraya götürüldü. Moff Gideon ama tam bir Sith veya karanlık insan karakterinde yazılmış metni ile işleri kızıştırmaya çalıştı. Mando’muzun Dark Saber’ı Bo Katan’a uzatmasına rağmen dövüşle kazanılması gerektiğini söyleyip ikili arasında bir gerilim yaratmaya çalıştı. Bu gerilim cidden çok iyi verildi ve bir an bir şeyler ters gidecek diye bekledim. Ama beklenin tersinde başka bir yerden problem vuku etti ve o da Mando’nun uzaya saldığı Dark Trooper‘ların gemiye uçarak geri gelmeleri idi. Kapıya kadar gelip yumruklamaya başlayan Trooper’lar baya bölümü gerdi gerdiler. Zaten bu kadar kolay yok olmaları pek de mantıklı gelmemişti. İşte ne olacak ne bitecek diye beklerken bir X-wing, ana gemiye doğru yaklaştı. İçerisinde kim olduğunu pek göremesek bile Jedi olduğu belliydi. Dark Trooper‘ları tek tek egale ettiğini izlemek çok güzeldi. İzlerken bir çoğumuzun tahmin ettiği o insan en sonunda karşımıza çıktı. Ve Luke Skywalker içeriye girdi. Normalde Luke Skywalker haricinde bir Jedi’ın Grogu’ya ulaşmasını istiyor ve tahmin ediyordum ama onu görmek bende acayip derecede duygulanmamı sağladı. Grogu ilk başta onunla gitmek istemese bile Mando’nun onu ikna etmesi ile olaya biraz daha sıcak bakmaya başladı. Grogu, Mando’nun elinde iken kaskını çıkarıp onu görmek istedi bir de müzik çok duygusal ilerliyor iyice gözlerimden yaşlar geldi. Mando’muzun yüzünü açması ile bambaşka bir duyguya daha da yelken açtım. Sonrasında onu ikna edip yere koyup gitmesini beklerken R2-D2 içeri girdiği an ben daha da coştum bu bölüme. Luke Skywalker, Grogu’yu eline alıp giderken o ayrılığı izlemek çok farklı duygulara soktu. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Çok güzel sahnelerin olduğu her türlü yerden beni etkileyen bir bölümdü.

Luke Skywalker’ı görmek beni her ne kadar mutlu etse bile bunu aslında hiç istemiyordum çünkü ilk defa asıl filmlerden uzak ama o evrende ufak bir hikaye anlatan kendi haliyle güzel bir dizi olarak görüyordum. Bunu kırmaları ve büyük bir kararla Luke’u göstermeleri cidden şaşırdığım bir şeydi ama bunun ilerleyen sezonda daha farklı ele almaya devam etmelerini hala istiyorum. Her şeye rağmen Luke’u görmek aşırı hoştu tabii.

Yeni sezonda neler olur ne biter hiç bilmiyorum. Bu Dark Saber işi nasıl olacak nasıl bir anlaşmaya varacaklar merak ediyorum. Kask takma geleneğini bile zamanla tarafların feshetmesiyle beraber buna da göz yummaları gerekli olur gibi geliyor. Moff Gideon’a ne olacak o da ayrı bir merak konusu. Her zaman tutsak kalmayıp bir yolunu bulup kaçıp yine ekibe musallat olacak bir kötü sonuçta. Bunun haricinde Ahsoka’yı gördüğümüz bölümle General Thrawn ismini işitmiştik bu yüzden onu görür müyüz ya da o mu kurtulmasına destek olur bilmiyorum. Ama Ahsoka ve Thrawn’ı da göreceğimi umuyorum. Boba Fett’in de ayrı bir dizisi geleceğini duyurdular bölümün bitişi ile onlardan ayrılıp onun maceralarını da ayrı bir dizi kapsamında izleyeceğiz. Bu da çok güzel bir haber. Ve en önemlisi Grogu’nun eğitimi ve sonraki yaşantısı hakkında neler olacak bunlar hep bilinmezlik içerisinde. Ben hala Grogu’nun kötü tarafa kaymaya müsait bir konumda olduğunu düşünüyorum. Anakin’in annesine olan sevgisi ve ondan ayrılması sonucu her şeyini kaybedeceğinden korktuğu için böyle bir yola girmişti. Bu dizide de Grogu ile Mando arasında çok büyük bir sevgi ve bağ kurdular. Bu bağ Jedi eğitimleri için çok riskli bir konumda olduğu aşikar. Bunun yanında bu bölümde Moff Gideon’un, Grogu için “Güce denge getirebilecek kadar güçlü.” ithamı ile yine Anakin tarzı bir hikayeye zemin hazırlıyor gibi geldiler. Neyse yazdıkça bitmiyor bunlar, beklemekten başka yapacağımız bir şey yok.

May the Force be with you

Euphoria Special Episode İnceleme

İlk sezondan beri bayağı merakla beklediğim bir diziydi. En son Rue ve Jules’un tren garında birbirlerinden ayrıldıklarını görmüştük ve bu bölüm ile Rue ekseninde neler olup bittiğini konuştuğumuz bir bölümdü. Tamamı neredeyse konuşma ile geçmesi görmeyi hakettiğimiz bir derinliğe kavuşturdu ve bunun olmasını çok istiyordum. Bölüm boyu pancake yedikleri restoranda Ali ve Rue her konu üzerinden psikolojik olarak rahatlatan ve üzen noktalara bol bol değindiler.

Bölümün başında Rue ve Jules’un ne kadar hoş bir hayatı olmuş gibi göstererek başlasa bile bunun bir hayal olduğu çok barizdi. Uyuşturucuyu restoran tuvaletinde aldıktan sonra Ali’nin yanına geçip önce saçma sapan bahanelerle uyuşturucuya dönmenin ne kadar iyi olabileceğinden bahseden Rue sonrasında Ali’nin durumu asıl gerçekliği ile yüzüne sermesi ve bir büyük olarak çeşitli konulara girmesiyle Rue asıl kötü halini görmeye başlıyor.

Bölüm full konuşma ile geçse bile bir iki nefes alma noktası ile sıkılmıyoruz. Bunlardan biri Ali’nin sigara içmek için dışarı çıkması ile gerçekten büyük bir oksijen alıyoruz. Bu sırada da Rue’nun bir müzik açıp düşüncelere daldığı anları izlemek psikolojiyi çok iyi ele almıştır.

Sezon başlamadan önce böyle özel bir bölümle olayın alt yapısını biraz oturtmaları çok yerinde bir karar olmuş. Dizi boyunca o kadar farklı insanlar ve hayatlar da bulunuyor ki Rue’nun bu psikolojisi çok iyi işlenemeyebilirdi. Onun bu konuşmalı bölüm hem karakter anlamında bir şeyleri oturturken hem izleyiciye de duyguyu iyi aşılamıştır.

Şu çekim bana alttaki tabloyu anımsattı.
Edward Hopper, Nighthawks

Trajedi – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 6 İnceleme

Bu ne güzel dolu dolu bir bölümdü ya. Her dakikasında ekrana saplanıp kaldığım ve hoş detayları olduğu gibi üzen kısımları da olan bir bölümdü. Geçen bölümün IMDb puanı 9.6 falandı en son gördüğümde bu bölüm de bir 9 rahat alır gibime geliyor.

Önceki bölümde Ahsoka’nın yönlendirmesi sonucu eski bir Jedi Temple’a yol alan ikilimizin gemideki hoş sohbeti ilerleyen dakikaları ipucu eden bir yönü vardı. Mandalorian’ımızın Grogu ile konuşması bir vedayı simgeliyordu ama bunu bir Jedi’ya teslim etme şekilde olacak gibi düşünüyordum ama Moff Gidion’ın da varlığını bilmek o konuda tedirgin eden de bir yönü vardı. Neyse gezegene inip o enerji bölgesine girdiklerinde Grogu’nun yanına bir kelebek geldi bu kelebek hatırladığım kadarıyla bir Jedi’ların mesaj yollamak amacıyla yaptığı bir yöntemdir. Ama mesajı veya Jedi’yı göremedik. Sonrasında enerji bölgesinde bir anda meditasyona geçen Grogu, belli bir güvenli alan oluşturdu. Bu sürede ne olduğunu pek anlamayan Mando’muz hemen peşlerinden bir geminin geldiğini gördü. Gelen kişi tabii önceki bölümlerde gördüğümüz Boba Fett’ten başkası değildi ve zırhını almak için gelmişti. Her ne kadar silahların çekildiği ve tehditlerin bulunduğu bir an olsa bile Boba’nın derdi kan dökmek değildi. Konuşarak bir anlaşmaya varmak için hazırlansalar bile peşlerinden yine hemen bir gemi daha indi ve bir anda bir grup Storm Trooper bölgeye giriş yaptı. Boba Fett ve önceki sezon öldüğünü sandığımız Fennec Shand (Boba onu kurtardığı için ona hizmet ediyor) birlikte askerleri durdurmaya çalışırken Mando’muz Grogu’yu alıp kaçmaya çalışıyor ama Grogu’nun içinde olduğu enerji duvarından geçemiyor. Diğer ikili aksiyonu bol ve heyecanlı savaş sekansları ile askerlerle savaşıyor. Bir süre sonra Babo, Razor Crest’in içinde zırhının olduğunu bilip gidip giyiniyor hemen. Zırhıyla daha iyi dövüşler yaparken özlediğimiz Boba Fett ekranlara geri dönüyor (Biraz şişman ve yaşlı olarak ama olsun). Askerler, bir süre sonra Mando’nun da savaşa girmesiyle artık pek dayanamayıp kaçıyorlar. Kaçarken gemilerini de Boba Fett vuruyor. Her şey bitmiş gibi gözükse de hiç bitmediğine o kadar emindim ki bir yerden Moff Gidion çıkar diye bekledim. Bu olmasa bile gökyüzünden gelen bir ışın ile Razor Crest yok oluyor ve ardından 4 tane DarkTrooper alana inip Grogu’yu kaçırıyor. (Grogu o kadar enerji gönderdikten sonra yorulup dinleniyordu).

Mando’muzun uzay gemisi gitti, Grogu’su gitti. Perişan halde gemi kalıntılarından Grogu’nun sevdiği vites topunu ve önceki bölümde kazandığı beskar mızrağını alıp Boba’nın yanına geliyor. Boba zırhının nesillerdir beri onun ailesinden olduğunu kanıtladıktan sonra “Anlaşma gereği çocuğun sağlığını koruyacağımızı söylemiştik o yüzden sana yardım edeceğiz” şeklinde karşılık veriyorlar. Yardıma katılacak bir ekibin olması ve Boba’yı daha çok göreceğimi duymak hoş bir şey. Onların yanına diğer kişiler de katılırsa çok güzel bir yöne doğru gideceklerdir. Ekipte Ahsoka hariç herkesi göreceğimizi düşünüyorum özellikle Bo Katan’ı çünkü DarkSaber’ın peşinde. Bunların dışında pek başka birileri gelir mi emin değilim ama bölümün sonunda Cara Dune’nun yanına bir hapishaneden adam almaya gitti Mandomuz. Sanki ilk sezon görmüştük o adamı ama güvenmek konusunda emin değilim. Ha bunların dışında ek olarak Ahsoka’nın derdi General Thrawn idi eğer o da bir yerden çıkıp bağlanırsa olaya onu da geri görebiliriz.

Bölümün sonunda Grogu’nun güçlerinin Storm Trooper boğacak kadar güçlü olduğunu görmek hoştu. Midichlorian için onu kullanacaklar belli ama bu olur mu nasıl olur onu bilmiyorum. Seri olarak en sonuncu üçlemeye bağlayacakları ile ilgili teoriler vardı ama bunu hiç istemiyorum. O serinin varlığının unutulması lazım ama illa bağlanacak gibi duruyor. Snoke’un doğuşunu ele alabilirler. Star Wars oldukça izlemeye mahkumuz ama güzel mantıklı olmasını isterim.

Mantıklı olmak derken aklıma geldi bu bölümde Mando’muz jetpackini çıkardı ama sonra niye giymedi hiç anlamıyorum o kadar yürüyerek in çık ne zahmet çekti o tepede. Oradaki bu mantıksızlık dikkatimi çekti ama umursamadım o kadar.

Ahsoka Tano – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 5 İnceleme

Sezon boyunca yan görevlerle takıldıktan sonra bu bölüm en hoşuma giden senaryoya ve görüntüye sahip olandı. Dave Filoni‘nin yönettiği bu bölümle Star Wars ruhuna en uygun bölüm olmasıyla ve Ahsoka Tano’yu görmemizle o eski günlere resmen döndük.

George Lucas‘ın Star Wars’la çekmesinde Akira Kurosawa‘nın filmlerinin etkisini biliyoruz ve bu bölümle sanki o filmlerden birini izlediğimi tekrardan hissettim. Kurulan o ufak şehrin düzeni, kılıç oyunları, Mando’muzun Western tarzı halleri ile o hava çok iyi yansıtılmıştı. Kendi adıma görüntü ve ortam yaratımının en iyi olduğu bölüm diyebilirim.

Bunların dışında hikayeye gelirsek Ahsoka Tano bir köyü kötü bir kadının elinden kurtarmaya çalıştığı yalnız bir işin içinde. Mando’muz gezegene indirdiğinde ise o kötü kadınla ilk irtibatını kuruyor ve ondan Jedi’yı öldürmesi isteniyor. Tabii ne kadar niyetini belli etmese de biz biliyoruz ki verecekleri teklif ne olursa olsun bunu yapmayacak. Jedi’ya ulaşmak anlamında onlardan konun bilgilerini aldıktan sonra yola koyuluyor. Ahsoka ile karşılaşmaları tabii ki sakin olmuyor ama Bo Katan’ın ismi ve Baby Yoda ortamı sakinleştirici unsur oluyor. Ahsoka ilerleyen dakikalarda Baby Yoda’nın isminin aslında Grogu olduğunu öğreniyor ama onu Jedi eğitimini üstlenmekten biraz çekiniyor. Grogu ile Jedi testleri yapsa bile içerisindeki korkuyu hisseden Ahsoka, Anakin’in dönüştüğü hali hatırlayıp bu işten uzak durmayı planlıyor. Ama Mando’muzun aslında beni düşman olan kadın seni öldürmeye gönderdi demesi ile bir anlaşmaya varıp köyü kurtardıktan sonra bu işi düşüneceğini belirtiyor. Köyde geçen her dakika görüntü anlamında beni tatmin etti. Ahsoka’nın kadınla olan düellosu, Mando ile diğer bir adamın düello tarzı gerilimli duruşları falan izlemesi güzeldi. Uzun süre sonra güzel bir iki ışın kılıcı sesi duymak hoştu. Köy kurtarılıyor ama Ahsoka maalesef yine kabul etmiyor Grogu’yu eğitmeyi ama onu eski bir Jedi Temple olan Tython’a yönlendiriyor. Orada eğer enerjisini açarsa başka bir Jedi gelip eğitmek isteyebilir gibi bir düşüncesi var.

Bu bölümde diğer serilerle bağlayan bir kaç isim görmek güzeldi. Ahsoka’yı zaten bekliyorduk ama onu dışında Grand Amiral Thrawn’nın ismi geçti. Belki yine Ahsoka’yı görürsek oradan yine bir bağlantılar kurulabilir. Bu sezon bir sürü eski serilerden birilerinden ufak ufak bahsedilip gösteriliyor muhakkak hepsiyle ayrı bir senaryoya taşıncaktır. Bu konuda biraz heyecanlı ve meraklıyım. Onun dışında Grogu ile iletişim kuracak olan Jedi kim olacak? Bazı teorilerde Luke Skywalker ismi geçiyor ama pek sanmıyorum. Bundan önceki bölümde bir sahnede Snoke’un arka plan müziği duyulmuş belki o kısım ile de bağlantı kurulacak ise Luke mantıklı bir isim gibi ama yine de emin olamıyorum.

“Fear is the path to the dark side…fear leads to anger…anger leads to hate…hate leads to suffering.” – Master Yoda

Bir Başkadır (2020) İnceleme

Berkun Oya tarafından hem yazılan hem yönetilen ve birçok noktası ile farklı bir haz katan bir 8 bölümlük dizidir. Türk dizisi olması ve ele aldığı konu itibari ile büyük önyargı ile başlayıp sonrasında çok keyif aldığım ve bayağı etkileyen bir hal aldı.

Dizinin temelinde Türkiye’deki ya da özellikle İstanbul’daki çeşitli insanların hayatlarının ve görüşlerinin farklarını ortaya koyan ve bunu belli bir taraf tutmadan tamamen gözlemci konumundan aktaran bir hikayesi var. Özellikle ilk iki bölümünde bu farkı biraz taraflı ele alırlar diye hep bir çekinerek izledim ama sonrasında bunu yapmadığını görmek hoştu. Dizi bu farklı görüşlere bir yargı koymadan, onları eleştirmeden sade sade gösteriyor. O kadar sade ele alıyor ki karakterlerde her ne kadar bize benzeyen özellikler bulsak bile onlara empati kurmamız çok hızlı olmuyor. Onları bizlere yavaş yavaş ve hissettirmeden sevdiriyor.

Hiç bu kadar iyi bir Türkiye portresi çizebilen bir Türk dizisi gördüğümden emin değilim açıkçası. Genelde Türk dizilerinde İstanbul’un hep iyi, güzel tarafları çekilir yani tamamen yurtdışına pazarlama bakış açısı ile hareket ederler. İşte koca koca gökdelenleri gösterirler, boğazı, köprüyü çok iyi açıdan ele alırlar ama orada yaşayan bizler biliriz ki hemen oranın altında iğrenç bir inşaat vardır veya kötü yerleşimleri düzensizliği göstermezler asla. Bu dizi ise hepsini ortaya alarak tüm gerçekliği tek karede gösterebilen bir iş yapmıştır. Bunun yanında iç mekan tasarımları olsun yaşantılar olsun aşırı gerçekçidir ki biliriz yani bu ülkede de böyle bir insan var. Böyle bir ev var. Hissederiz yani onları, oraları.

Dizinin görüntü anlamında bu kadar fotoğraf gibi sahnelere sahip olması beni aşırı şaşırtan bir unsur oldu. Her karesi ayrı güzel düşünülmüş açılarla birbirlerine servis yapan bir konumda harmanlanmış resmen. Karşımızda Yabancı sinemadan ve Türk sinemasından (Yeşilçam) etkilendiği ve bu kısımları birbirine güzelce karıştırarak oluşturduğu bir yemek var. Yedikçe o farklı ezgi ve tatlara çok güzel ulaşıyorsunuz. Karakterlerin farklarını da tek bir ekranda gösterirken çok güzel dekorlarla bunu iyi yansıtıyor. Örnek olarak psikolog Peri ve Meryem’i tek bir karede gösterirken Peri’nin arkası böyle bir ton eşya ile dolu dolu iken Meryem’in tarafı boş temiz bir duvardır. Bunun yanında aynı sahnede Meryem’in önünde hiçbir şey yoktur, psikologa karşı biraz daha açıktır ve yakındır ama Peri’nin önünde kocaman engel gibi duran bir masa vardır. Ve bu da onun ona karşı önyargısını destekleyen güzel bir motiftir.

Dizide görüntü anlamında hoş olan şeylerden biri de geçişlerin çok yumuşak ele alınması. Mesela kadın saate bakmaya kafasını çeviriyor, bir saat görüyoruz ama bu aslında başka bir kadının baktığı saat ile oraya bir geçiş sunuyor. Ya da konuşurken vermesini beklediğimiz cevapla diğer mekanda aynı olayı anlatmasıyla oraya ışınlanıyoruz. Bunun gibi pek çok ufak numara ile çok güzel kurgulanmıştır.

Burada maddiyat vr maneviyattan bahsedilirken yapay çiçeğin bağış kutusunun yanında olması ve camii gibi devlet binasını arkasına almasıyla hoş bir detay daha bizi karşılıyor.

Peki hiç mi kötü yanı yok bu dizinin diyeceksiniz bence şu durumlarda var: Karakterler arasındaki iletişimsizliği kurmak adına biraz yavan kalan diyalogları bulunuyor. Hep kendini tekrar eden cümlelerle bunu kapatmaya çalışmışlar ama etkisi hiç olmamış. Onun dışında ilk başta kötü gibi gelen ama sonradan alıştığım bir durum var. Karakter tasarımı dış görünüşünden içine kadar bayağı uç materyallerle donatılmış gibi geliyordu. Bu tarz insanların bu ülkede varlığı ve yokluğundan bahsetmiyorum. Bu özelliklerin üzerine çok baskı kuran ve biraz karikatürize eden yönü biraz beni üzmüştü. Mesela Çukur izliyoruz, Esra Erol‘a bakıyorum ya da Game of Thrones‘un isminin geçti diyaloglar aşırı gereksiz ve olayın ciddiyetinden uzaklaştıran şeyler. Yalıdaki evinde Yılmaz Özdil izleyip Facebook postları ile bilgilendiğini düşünen Türk modeli de aşırı karikatür gibiydi. Ama dediğim gibi sonlarına doğru bunların çoğuna ya alıştım ya da görmezlikten geldim.

Biraz uzun bir yazı gibi oldu ama ben bu diziyi çok beğendim. Şahsiyet dizisi kadar birinci sırada tutmasam bile ikinci sırada kendine ait bir yeri oldu. Gerçi Şahsiyet ile karşılaştırmak çok da doğru olmaz. Her ikisinin de tarzları farklı neticede ama Türk dizisi kategorimde bu sıralama daha doğru olur.

Sen Ne Güzel Bir Dizisin – The Queen’s Gambit Spoilersız İnceleme

THE QUEEN’S GAMBIT (L to R) ANYA TAYLOR-JOY as BETH HARMON in episode 103 of THE QUEEN’S GAMBIT Cr. PHIL BRAY/NETFLIX © 2020

Netflix’in yapımı olan ve birkaç haftadır popülerliği ile kendisini duyurmuş bir hem satranç tabanlı hem de karakter tabanlı hikayesiyle güzel bir dizi geldi. Hem Netflix yapımı hem de aşırı popüler olmasından ötürü belki de bir ön yargınız olmuş olabilir ama bu dizi tüm bu ön yargıları yıkacak şekilde güzel yazılmış ve çekilmiştir. 1983 yılında Walter Tevis’in yazdığı aynı isimli romanından uyarlaması olan ve bir satranç dehasının hem bu sporu icra ederken ki gelişimi hem de hayatındaki yolculuğunu anlatıyor. Satranç ile ilgili olduğu için daha durağan ve sıkıcı bir şey bekliyor olabilirsiniz ama asla böyle bir dizi değil. Heyecanını asla kaybetmezken ele aldığı diğer duyguları da çok yerinde işleyen bir diziydi. Dizinin elinde yetim bir çocuk var ama asla bununla büyük bir melodrama yapmıyor ya da içerisinde soğuk savaş döneminden ufak siyasi durumları ele alsa bile bunları abartılı veya bir tarafa bağlı şekilde ele almıyor. Dizinin bu özellikleri ile aşırı gerçekçi bir hikaye ve karakter oluşumuna sebep olmuştur.

Dizinin konusu bir trafik kazasından ötürü annesini kaybettikten sonra yetimhaneye yerleştirilen 8 yaşındaki Beth ile başlayıp bu yetimhanede hademenin konsantrasyonunu verdiği tahta ve taşlara bir merakı ile bu yöndeki gelişimini ele alır. Dizi bu yöndeki yolculuğunu çok uç karakterler katmadan sade ama olması gerektiği gibi düşündüğümüz pek çok karakteri de içine katarak ve bunu gibi pek çok sorunu ve problemi de yine düzgün ele alan bir yapım olmuş.

Dizide pek çok siyasi, kültürel ve insani sorunu da işlemesine rağmen bunları gözümüze sokarak yapmamaktadır. Soft bir anlatımla üzerlerinden geçmektedir daha doğrusu. Mesela dizi özellikle feminizmden veya ırkçılıktan beslenerek büyük bir dram veya olay çıkartabilirken asla bunları yapmıyor. Ufak ufak değiniyor ve gösteriyor. Bakın burada bu tarz bir zihniyet de var diyor ve geçiyor. Ama yapması gerek işi yani hissettirmesi gerekeni de yapıyor. Mesela dediğimiz gibi Soğuk Savaş dönemi ve ülkeler arası bir ufak rekabet dünyası da var ama yine burada da bunu büyük bir rekabet gibi ele almıyor. Bu tarz özelliği ile en haklı fikri savunurken bile aşırıya kaçarak itici bir hava vermiyor ve bu çok hoş. Bunların dışında bolca “Aha şurada büyük bir drama gelir, aha burada duygulandırmak için bir sahne gelir” gibi düşünceler hissetsem bile bunları yapmayarak beni şaşırttığı kadar mutlu da etmiştir.

Bu kadar işi sade ele alırken ve işin içinde satranç varken sıkılmak mümkün değil mi şeklinde bir soru da sorabilirsiniz ama bu konuda da heyecan tonunu çok iyi ayarlamıştır. Mesela futbol ile ilgili bir dizi olsaydı heyecan ve aksiyon zaten içerisinde olduğundan bunu çok kolay yapardı ama burada satranç var ve bu heyecanı daha ufak dokunuşlarla bize katıyor. Taşların hareket seslerinin üzerine saatin tik tok sesini bir arada kullanarak bir tempo yaratmışlar. Onun dışında speed chess gibi sahnelerle daha akıcı bir izlenim sunmaktadır.

Kısacası dizi olay örgüsü, kurgusu, karakterleri, alt mesajları, kurduğu ortamı dahil her şeyi ile mükemmeldir. Kesinlikle herkesin bir çırpıda bitireceği tonda bir yapımdır.

Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.