Come and See (1985) İnceleme

Savaşın halk üzerinde etkilerine hatta genç bir erkeğin savaşmak için can atmasıyla başlayıp psikolojisini tümden değiştirecek şekilde ilerleyen bir film. Sovyet Rusya’nın Belarusya civarında olmuş olaylara vurgu yapmak için çektiği bir film.

Karakterimiz daha çocuk denebilecek yaşlardan yeni ergenliğe geçmiş yaşlarda diyebileceğimiz bir yaştadır. Film bir arkadaşı ile savaşa gitmek için kumların arasında silah aramasıyla başlamaktadır. Savaşın daha tam ne olduğunu bilmemektedir ve katılmak için can atmaktadır. Annesi falan buna çok karşı olsa bile gider. Yeni geldiği giysilerinden halinden her şeyinden bellidir. Askerler bu kısımlarda aşırı mutlu ve eğlenceli zamanlar geçirir haldedir. Bu dinlendikleri kamptan yakından ayrılacaktırlar. Ama giderken yeni gelen karakterimizi komutan götürmek istemez ve orada bırakır. Orada kalan sadece bizim karakterimiz değildir ve daha önceden de gördüğü bir kızdır. İkisi sohbet ederken o bölge fena halde bombalanırlar. Savaşın ilk şokunu orada geçirirler. Kızla bir yolunu bulup kaçtıklarında geri köyüne döndüğünde kimse yoktur. Hala savaşın ciddiyetini alamamış karakterimiz bir yere gittiklerini zanneder. Ama kız köşe öldürülmüş cesetleri görür ama çocuk bombalar sonucu fena sağırdır. Çocuk bunları görmese bile saklandıklarını düşündüğü bir yere kızı götürmeyr çalışır. Oralara geldiğin ise cidden öldürüldüklerini ve artık var olmadıklarını anlar. İkinci büyük savaş şoku kırılımını da bu kısımda gerçekleşir. Orada ailesi olmasa bile yine kaçmış birilerini bulurlar. Elinde bulduğu silahı alıp yemek bulmak için büyükler bir yerlere gitmek ister ama çocuk silahı vermez ve o da gider onlarla. Çamurdan yaptıkları ve üzerine sırayla tükürdükleri Hitler heykelini de yol üstünde askerlerin geçebileceği bir yere dikerler. Bu sırada tabii yine saldırı ve pek çok şey yaşanır ve tek kalır. Bu tek yolculuğunda yine baya farklı şeyler yaşar ve psikolojisinin zorlayan anlar yaşar. Hatta film ile ilgi en heyecanlı ve izlemesi nefes kesici kısımlar buralardır. Ama en önemlisi filmin sonuna geldiğimizde belki bir haftalık olay örgüsüne rağmen karakterin ne kadar değiştiği gözler önündedir. Ama bu değişimi en iyi yine bu dost asker grubu ile yeniden karşılaşıp orada daha önceki kendisi gibi bir yeni geleni görmemizle olur. Hatta ikisinin çamurda yerde yatan bir Hitler tablosuna baktığı anda yan yana gelirler. Yeni gelen tabloya sadece bakmaktadır ve bir şey yapmamaktadır. Ama bizim karakterimiz artık nefret ve düşmanlıkla dolu haliyle tablonun üzerine tonla kurşun akıtır. Bu kurşunlar akarken her birinden sonra kafasında zamanın geri aktığı Hitler’in yaşamından görüntüler çıkar. Her birinde yine ateş eder ve her birinde zaman geriye akar. En son ateş etmeyi ise Hitler’in bebekliğine geldiği an durdurur. Bebek haline vurmaması Naziler gibi olmadığını en azından çocuklara saygılıyız anlamı taşıyan bir anlamı vardır. Sonrasında tablodan ayrılır ve askerlerin arasına yeniden katılır ve film orada bitse bile savaşın daha bitmediğini uzunca yürüyüşle gösterir.

Aralarda sıkılsam ve bunalsam bile genel anlamda çok güzel bir filmdi. Karakterin psikolojik değişimini çok yumuşak ve çok iyi şekilde sunmuştur. Savaşın küçük halk açısından etkilerine odaklanmış ve cidden çok iyi ele almış. Uzun shotları ile de bir ilerleyiş ve gerilimi ara ara göstermiş. Zihinsel etkilere odaklı olmasına rağmen filmin bütçesi baya yüksekmiş sanırım çünkü baya bomba ve köy yangını gibi anlar var. Hani şimdiki zamanlarda olsa effectle ucuz işçilik yapıp atılıyor ama eskiden bu kısımları özel ve itina ile bombalayıp yakarak çektiklerini düşününce baya emek ve para var gibi geliyor. Hatta bundan eski ve o zamanlarda çekilmiş pek çok filmde bile savaş kısımları çok ufak kamera ve set trickleri ile ele alındığını düşününce bunu biraz daha çok taktir ettim diyebilirim.

Kısacası film savaş ve etkileri üzerine film severlere cidden kesinlikle gidecek bir filmdir. Onun dışında izlemek isteyenler için pek bir şey diyemiyorum ama sıkıldığınız kadar bir şeyler de gözlemleyebileceğinize inanıyorum. Cidden beğendiğim bir filmdi.

3 Godfathers (1949) İnceleme

Sırf Mandalorian dizisinde ilham alındığını öğrenince bir merakla izlediğim bir filmdi bu. İsminden ve afişinden anlaşılacağı gibi bir bebek var ve onu korumayı kollamayı amaç edinmiş 3 adam var. Ama asıl merak konusu bu çocuk bu 3 adama nasıl kaldı ve ne gibi sorunlarla baş edicekler. Bu kısmı önemli.

Öncelikle beklediğim haraketliliği ve aksiyonu pek bulamadım. Bu filmi günümüz yapımı olan Mandalorian ile de birebir karşılaştırmak uygun olmaz ve zaten karşılaştırıcak olsak bile sadece temanın benzer olduğunu ucundan değinebiliriz. Şimdi film 3 kovboyun bir köye gelip sıkıntı ve sorun çıkarması ile başlıyor. Bu kovboylar tamamen kötüler ve köyün şerifi de bunların peşinden kovalarken su mataralarını ve içlerinden birini yaralıyor. Bu üçlü az bir miktar suları kalmış ve yaralı arkadaşları ile ıssız çorak topraklarda yol alıyorlar. Amaçları haritada belli bölgelerde bulunan su depo veya benzeri yerlere varmak ama şerif hep bu kısımlara adam yollayarak bunu engelliyor. Adamlarımız o kısımlarda toplanan insanları farkettiğinden dolayı yaklaşamayıp yine yollarına devam ediyorlar. Yol üzerinde sanırım kaza yapmış bir araç görüp içerisine gittiklerinde yeni doğum yapmış bir kadını buluyorlar. Bu kadın ne kadar sınırlı kaynağı ile çocuğa ve kendisine bakmış olsa bile ölümü yakındır. Onun için çocuğu bu üç adama manevi babalık vererek emanet ediyor. Adamlarımız da bunu mecbur kabul edip kadını gömüyorlar. Hem çocuk bakmayı ellerindeki kitapla öğrenirken hem de şeriften kaçtıkları çöl topraklarında hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Filmin spoilersız hali temelde bundan ibaret ama ilerisinde de çok büyük olaylar olmuyor. Klasik eski Amerikan filmi klişeliğinde ilerliyor ve kendince mutlu bir sona ulaşıyor. Ben bu filmi açtığımda umudum daha fazla aksiyon ve tehlike gerektiren durumlarda çocuğu korumaya çalıştıklarını görmekti. Ama bunlar pek olmuyor sadece çölde ölmeden çocuğu bir şehre götürmeye çalışıyorlar. Ne kadar başarılı oluyorlar orasını ayrı bir konu. Filmin motivasyon ve amaç konusunda karakterler güçsüz, anlatım ise klişeliğine rağmen hızlı. O konuda azıcık kurtarıyor. Filmin sonu ise mutlu olması için yine motivasyonu zayıf halde bağlanmış halde. Çok tavsiye edilecek bir film değil.

Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

Devs Nasıl Dizi? // Spoilerlı İnceleme

Geekyapar kanalında gezinirken İlk Bölüm Canavarı serisinde konuştuklarını görüp meraklandığım bir diziydi. Cidden onların da dediği gibi ilk bölümü biraz meraklandırıcı ve izlemeye değer duruyordu ama bu gitgide her bölümde düşerek giden bir eğriye dönüştü.

Dediğim gibi ilk bölümünde oluşan hafif gizemli ne oluyor acaba havası bölüm bölüm azaldı. Bunun en büyük nedeni ortaya çıkan nedenler ve karakterlerin motivasyonlarını öğrenmemizle ilgili sanırım. Çünkü o teknoloji şirketinin ne olduğunu tam bilmemek Sergei’in neden bilgi çalmaya çalıştığı, öldürülmesi ve sevgilisinin bunun görüntülerde intihar gibi gösterilmesi aşırı hoş katmanlı gizliliğe sahip olan bir haldeydi. Bir de ilk bölümün çok sakin ve büyüsel havası sonraki bölümlerde yorucu ve gereksiz durmaya başlıyor. Gerçekten ilk bölümde abartıya ve dramaya girmeden sade bir ilişkiyi göstererek başladığı bölüm ile güzel bir zeminde otturtuğu drama ile sonlanıyor.

Dizinin sonrasında sıkan tarafları ilk bölümde aşırı hoşuma giden kısımlarıyla birebir aynı şeyler. Uzun uzun slow motion görüntüler, karakterlerin tavırları ve hikayenin ilerleyişi falan hepsi sonradan eh ya dedirtti. Ama aslında genele bakıldığında konusu ve içerdiği fikir çok da kötü değil ve hala nasıl sonlanacağı ile ilgili biraz merakınız oluyor. Fakat yukarıda saydığım nedenler başta olmak üzere pek çok şeyin biraz uzamasıyla etkisi yavaşlıyor sanırım.

Dizide bir de şöyle bir problem var o da “Fuck” kelimesinin aşırı cool sanması. Resmen oyuncuların o kısımları abartılı oynamalarına bile vurmuş bir halde. Şimdi “Fuck” de ama basınçlı olsun diye resmen direktif almışlar. Bu aşırı belli ve çok saçma geliyor. Yönetmen veya senarist gençlere mi özendi naptı bilmiyorum ama başkası adına utanma anını ufaktan yaşadım.

Diziyi çok gömmüş gibi oldum ama o kadar da kötü değil. Ha izlemezseniz büyük bir şey kaçırır mısınız asla kaçırmazsınız. Hafif merakınız oluşursa ve devam etmek istediğiniz kadar devam edin. Çerez dizi tanımına uyan bir yapıda.

Arrival (2016) İnceleme

Bir bilim kurgunun tonu olmalı diye sorulursa kesinlikle böyle olmalı diyeceğim tarzda bir film, Arrival. Heyecanla beklediğim Dune filminin öncesinde Denis Villeneuve yönetmenin bu filmi ile hem tarzını yeniden hatırlamak istedim hem de bu hoş film hakkında bir iki kelam etmek istedim. Farklı tarzlarda filmleri olsa bile bilim kurgu tarzında çok daha başarılı yapımlara imza attığını söyleyebilirim. Gişede pek tutmayan Blade Runner 2049 ile de tarza nasıl saygıyla bağ kurduğundan bahsetmiştik. Şimdi de Arrival hakkında biraz analiz yapalım.

Louise Banks (Amy Adams) and Ian Donnelly (Jeremy Renner) in ARRIVAL

Genelde bilim kurgu ve uzay temaları olunca sinemada hep vurdu kırdılı, silahlı, aksiyonu bol işler görüyoruz ama bence bu türler için sağlam olan kısım daha sade ve yumuşak konulara yönelik olanlardır. Mesela 2001: Space Odyssey özellikle bir müzik gibi akıp giden filmdir ve Arrival da bir müzik olmasa bile benzer yumuşaklığı olan bir filmdir. Sakin sakin kadının hayatından dramasından bir kesitle başlar ve uzaylıların 12 kovanının dünyaya gelmesi ile yine istifini bozmadan ilerler. Başka filmlerde olsa bu uzaylı geliş hikayesi daha şiddetli veya daha olağan dışı bir şey olduğunu bastırmaya çalışan yapıda olurdu. Ama bu filmde daha olması gerektiği gibi daha dikkatli ilerleyerek o sınırı korur. Uzaylıların zaten bir saldırganlığı yoktur ama amaçlarının ne olduğu büyük meraktır ve insanlar ve devletler anlamında gerilime de sürükleyen haldedir. Bu amaçlarını anlayabilmek adına bir dil bilimcinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ve bu konumda da başrol kadınımız Dr. Louise gelmektedir. Kadının planlı ve uygun dilleri öğrenme programı devletin pek de beklediği hızda olan bir şey olmamasına rağmen yavaş yavaş onlar da alışır. Ama diğer devletlerin sabrı o kadar kolay sabit kalacak gibi değildir. Film yine dil öğrenme kısmını uzaylılar iletişim kısmını çok sakin ve yumuşak işler. O yuvarlak şekillerdeki çıkıntılarda belli anlamlar ortaya çıkmaya başlar. Ve bu ortaya çıkma çok farklı yönlerde insanların hayatlarını etkileyecektir. Yönetmenin kurduğu iletişim ve zaman yapısı bir o kadar bilim kurgu olsa bile yumuşak anlatımı ile gerçekçi ve inandırıcıdır.

Filme yumuşak ilerliyor dedim ama bir o kadar da merak ve gerilim kısmını doyuran yapısı vardır. Bu konuları asla boşlamaz zaten ama ele alış şekli belki de her filmde olmasını istediğimiz şekildedir. Bilim kurgu kısmının da inandırıcı ve oturaklı bir yapısı olduğunu zaten söyledik. Tüm bunların birleşimi ile anlatımı çok kuvvetli bir yapım ortaya çıkmaktadır. Bir de bu anlatımın üzerine mükemmel bir görüntü yönetmenliği ile kendisini iyice zirveye çıkarmaktadır.

The Double Life of Veronique (1991) İnceleme

Iréne Jacob’un güzel oyunculuğu ve Krzysztof Kieslowski’nin büyüleyici yönetmenliği ile enigmatik bir yolculuğa çıkıyoruz.

İsminden de çıkarım yapacağımız gibi iki tamamen birbirine benzeyen insanın hikayesine odaklanıyor. Weronika ve Veronique sırasıyla Polonya ve Fransa olmak üzere iki farklı ülkede yaşayan iki genç kadındır. İkisinin dış görünüşkeri birbirlerine tamamen benzediği gibi yaptıkları iş yani şarkıcılık da aynıdır. Birbirlerinin varlığından hiç haberleri olmamasına rağmen ikisi de böyle bir olayın varlığını hissetmektedir.

Bu ikili arasındaki his en çok Weronika’nın sahne ortasında kalp krizi geçirmesi ile diğer Veronique’in içinde de bir korku oluşur. Bu korku neticesinde de kendi müzik kariyerini bırakır. Bu iki karakterin hisleri film boyunca birbirine aktarıldığını görsek bile ikisinin birbirine kıyasla farklı alternatif hayatlarını izlemek ve bunu bu hislerden de etkilenerek yapmaları çok güzel işlenmiştir. Ve bunun kesinliği bir o kadar da muammadır. Yönetmenin burada yaptığı ezgisel bir ilerleyişin içindeki büyük bir gizemdir. İlk izlediğimde güzel bir film olduğunu düşünmüştüm ama tam oturtamadığım çok fazla kısmı vardı. Ama anlamanın ötesinde büyüleyiciliği izlemekten keyif almak için yeterli.

Kadın acı çekip ağlarken onunla sevişmek için can atan adam haricinde filmi kendi dünyası içinde mantıklı ve oturaklı buldum. Görsel anlamda doyurucu renkleri ve etkileyici müzikleri ile hoş bir film. Three Colors üçlemesini sevdiyseniz bu filmden de aynı oranda haz alıcağınızı garanti edebilirim.

Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

The Dig (2021) İnceleme

Ne güzel, sade ve yumuşak bir dram filmi olmuş. Gerçek hikayeden esinlenerek oluşturulmuş senaryosu ile sakin bir yolculuğa çıkartıyor adeta. Ralph Finnes oyunculuğu ile beni yine ihya etti.

Hikayenin temelinde toprağı kazıp içinden bir şeyler çıkaran ama tam arkeolog diyemeyeceğimiz bir adamım bir kadın tarafından benzeri bir iş almasıyla başlıyor. Akademik bir eğitim geçmişi olmamasına rağmen kendisini bu alanda baya ilerletmiş bir abimiz. Arazi sahibi zengin kadının da bu yeteneği farketmesi geç olmuyor. Kadının gösterdiği tepelerde çeşitli kazılar yaparak düşündüklerinden de çok eski bir gemi ve bir mezar ile karşılaşırlar. Bu noktada işin içine bir takım müzeler ve kendini biraz üstten gören arkeolog da karışır.

Bu tarz basit olayların aynı zamanda dönemin savaş zamanını da kapsamasıyla bir katmanı daha oluşuyor. Savaşı yine aşırı dramatize etmeden en sade haliyle ortamın bir parçası olduğunu hatırlatan türden hikayeyle birleştiriyor. Her karakterin ayrı ayrı ama bir bütün halinde kendi olaylarını o kadar yumuşak anlatıyor ki ne desem az kalır. Beni cidden izlerken görüntü ve anlatım açısından çok mutlu eden bir filmdi.

Tarihi olaylara çok derinlemesine inmese bile kazı anlamında severleri cidden etkileyebilecek bir film sanırım. Aslında yönetmen durumu ve duyguyu çok iyi ele almasıyla dram severlerin gözdesi olacak tarzda bir film olduğu da kesin.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.