Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

The Dig (2021) İnceleme

Ne güzel, sade ve yumuşak bir dram filmi olmuş. Gerçek hikayeden esinlenerek oluşturulmuş senaryosu ile sakin bir yolculuğa çıkartıyor adeta. Ralph Finnes oyunculuğu ile beni yine ihya etti.

Hikayenin temelinde toprağı kazıp içinden bir şeyler çıkaran ama tam arkeolog diyemeyeceğimiz bir adamım bir kadın tarafından benzeri bir iş almasıyla başlıyor. Akademik bir eğitim geçmişi olmamasına rağmen kendisini bu alanda baya ilerletmiş bir abimiz. Arazi sahibi zengin kadının da bu yeteneği farketmesi geç olmuyor. Kadının gösterdiği tepelerde çeşitli kazılar yaparak düşündüklerinden de çok eski bir gemi ve bir mezar ile karşılaşırlar. Bu noktada işin içine bir takım müzeler ve kendini biraz üstten gören arkeolog da karışır.

Bu tarz basit olayların aynı zamanda dönemin savaş zamanını da kapsamasıyla bir katmanı daha oluşuyor. Savaşı yine aşırı dramatize etmeden en sade haliyle ortamın bir parçası olduğunu hatırlatan türden hikayeyle birleştiriyor. Her karakterin ayrı ayrı ama bir bütün halinde kendi olaylarını o kadar yumuşak anlatıyor ki ne desem az kalır. Beni cidden izlerken görüntü ve anlatım açısından çok mutlu eden bir filmdi.

Tarihi olaylara çok derinlemesine inmese bile kazı anlamında severleri cidden etkileyebilecek bir film sanırım. Aslında yönetmen durumu ve duyguyu çok iyi ele almasıyla dram severlerin gözdesi olacak tarzda bir film olduğu da kesin.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Malcolm & Marie (2021) İnceleme

Zıtlığını siyah beyaz rengi ile de ekrana yansıtan uzun uzun bu zıtlıktaki iki insanın tek bir gecedeki tek bir olayı ile derinlemesine giren bir anlatım. Zendaya ve David Washington’ın oyunculuğunu üstlendiği iki eşin bir gala sonrası kavgalarının alevlendiği ama hemen akabinde yine aşkla doldukları, modun bir bu taraftan bir şu tarafa geçtiği bol konuşmalı bir filmi.

Malcolm yönetmenliğini yaptığı bir film galası sonrası beğenilerinin üzerine evde aşırı heyecanlı ve mutludur. Ama Marie ise çok suskun ve durağandır. Bir problemin olduğu çok açıktır. Uzun süre bu ikilinin zıt tavırlarıyla Malcolm’un filmi hakkında konuşmalarını dinleriz. Ama sonrasında Marie’nin derdi ortaya çıkar ve ortam alevlenmeye başlar. İkisi de tüm geceyi kaplayacak problemlerin fitilini o an yakar ama bu tam belli olmadan kavgayı bitirip dağılırlar. Sonrasında Malcolm’un yine bir şeyler açmasıyla ilerleyen dakikalarda can alıcı sözlerin ve olayların anlatıldığı moda girerler. Ama ne gariptir ki bu sefer bir yolunu bulup yine aşk moduna geçerler. Aşk modu iyice yayıldı artık durumları iyi desek bile bir şeyler olur ve yine kavga moduna girerler. Film işte bu mod değişimlerinin olduğu zıt olsa bile süren bir ilişkiye odaklanır.

Zendaya yine çok iyi bir oyunculuk örneği gösterirken David Washington bence yine kötü bir oyunculuk sergilemektedir. Genel anlamda o adamın oyunculuğunu pek sevdiğim söylenemez. Bu kötü haline bir de gıcık olunabilecek bir karakteri canlandırması ile uzun uzun konuşmalarını bir işkence gibi izledim. Filmin bir noktasında yeter baş ağrıttın artık dedim. Özellikle film konuşmaya dayalı olduğundan sıkılmamız için hareket unsurunu yerleştirmeye çalışılmış ama bunu çok kötü yaptığı için göz yoran bir hali de vardı. Genelde uzun çekim ile tek kamera açısından olayı almaya çalıştığından karakterin dolanabileceği alan sınırlı. Onun için hep aynı çizgide aynı şeyleri yapan birini izliyorsun ve bu pek etkileyici olmuyor. Ama bunları göz ardı ettiğimizde bir ilişki veya insanın derinlemesine girmesi açısından güzel iş çıkarmış. Bu konuda baya gerçekçiliğini elinde tutuyor ve empati yapmamızı kolaylaştırıyor. Zaten filmden beklememiz gereken en önemli faktör de bence bu o yüzden beğendim diyebilirim.

Day’s of Heaven (1978) İnceleme

Güzel Amerika manzaralarının bol olduğu ismi gibi bir cennet sunan ama bir o kadar da insan hırsı ve sömürüsü ile bu güzelliklerin nasıl gölgelendiğini anlatan bir film. 1900’lü yıllardaki Amerika’nın fakirlik ve göçebe hayatını merkezine alan bir teması vardır.

Küçük bir kızın bakış açısı ile olayları anlatmaktadır. Ağabeyi ve onun sevgilisi ile çalışmak için bir yerden bir yere yolculuk etmeye başlarlar. Ağabeyi öncesinde fabrikada çalışmaktadır ve bıktığı için işi bırakır. Sonrasında ise bu üçlümüz büyük tarlalara sahip olan bir adamın altında birçok insanla beraber işlerini yapmaya başlarlar. Ama ağabeyi ve sevgilisi ilişkilerini toplumda yanlış anlaşılmaya sebep olucağından saklarlar. Kardeş gibi takılırlar ama bazı şüphelerden de kaçamazlar. Neyse bu tarlaların sahibi olan adamın oğlu bu kadına hafiften vurulmuştur. Ona gelip her şeyi anlatır ve birlikte olmak istediğini söyler. Sevgilisi olduğundan buna asla sıcak bakmaz ama onu reddetmek için de pek sağlam bir nedeni yoktur. Bizim bu üçlümüz belli şeyleri konuşup tartıştıktan sonra onunla evlenmesi gerektiğini kabul ederler. Bunu kabul etmelerinin en büyük nedeni ise o zengin oğlanın bir hastalığı olduğunu duymaları ve hayatının kısa olduğunu öğrenmelerinden dolayıdır. Herkesten gizlenen bu bilgi sayesinde adam ölünce mal varlığına konmayı hedeflerler. Neyse evlilik olur biter belli bir zaman geçer ama zengin oğlan ölmez. Hatta daha da iyi bir kondisyona gelmeye başlamıştır. Bunun ne zamana kadar süreceğini dert etmeye başlayan ağabey, onu kazara öldürme planları yapmaya başlar. Her ne kadar fırsat eline geçse ve denemek istese bile bunu başaramaz. Sevgilisi olan kız ise zamanla o zengin oğlana sevgi ve aşk beslemeye de başlamıştır. Zengin oğlan da bu ikilinin aslında kardeş olmadığını ve sevgili olduğunu fark eder. Bunların üzerine ağabey, diğerlerini bırakarak o evden gider. Ama bir süre sonra geri döner. Geri döndüğü zaman bir çekirge sürüsü ve bir yangın, buğday tarlalarını tahrip eder. Bunların sonucunun ağabeyden kaynaklandığını düşünen zengin oğlan, ağabeyin peşine düşer ama ağabey onu tornavidayla öldürerek küçük kardeşi ve sevgilisi ile kaçar. Polis peşine düşer ve sonunda onları bulur. Ağabey, polis tarafından öldürülür. Sevgilisi çiftçinin parasını miras alır ve küçük kardeşi bir yatılı okula bırakır. Sonrasında sevgilisi, I. Dünya Savaşı’na giden askerlerle birlikte kasabadan ayrılır. Küçük kız ise çiftlikten bir arkadaşıyla okuldan kaçar ve yeni bir hayata yol alır.

Bu üç karaketerin merkezinde çeşitli entrikalar ve aşk üçgeninin olduğu ve zamanını güzel yansıtır. Görüntü anlamında ismindeki gibi bir cennet sunmayı başarmış bir filmdir. Müziklerini de Ennio Morricone’nin özgün parçaları ile tamamlamış ve hoş bir bir yapım ortaya çıkmıştır. 1979 yılında En İyi Sinamatografi ödülünün sahibi olduğunu da eklemeyi unutmayalım.

Frances Ha (2012) İnceleme

Siyah beyaz bir film olup bu kadar renkli ve çocuk gibi mutlu bir kadını nasıl anlatabilir ki? Bunun üzerine hayatında oluşan pek çok zorluk ve sıkıntıya rağmen bunu nasıl başarmışlar cidden? Zamanında bu tarz soruları sorduğum ve gerçekten keyif aldığım bir filmdi Frances Ha.

Karakterimiz Frances en yakın arkadaşı ile modern günümüzde hayatını danscılık yaparak idame ettirmeye çalışan biridir. New York gibi bir şehirde böyle bir işle büyük paralar kazanması zordur. Bunun üzerine sevgilisinin onunla eve çıkalım demesine yakın arkadaşını zora düşürmemek adına reddeder. Ama zaten ilişkileri pek iyi gitmediğinden o an ayrılırlar. Ayrılığında bile yüzündeki hayata olan mutluluğu eksik değildir. Bir kaç gün sonra en yakın arkadaşının bir başkası ile eve çıkacağını öğrenen Frances bu duruma baya üzülür. Ama elinden gelen bir şey yoktur ve daha ucuz bir yere taşınmayı planlar. Önce iki tane erkekle bir evde yaşamaya başlar. Hayatı artık eskisi gibi eğlenceli değildir. Yakın arkadaşı ile araları açılmıştır. Dansçılık işinden de geçici süreliğine kovulmuştur. Tüm bunlar olurken farklı mekanlar ve farklı kişileri tanıdığı zorlu bir hayatı anlatan ama keyifli bir film izleriz.

Frances’ı canlandıran kadın cidden çok iyi oyunculuk göstermiştir ki bu karamsar ortam ve karamsar çekim tonunda çok renkli bir karakter izleriz. Zaten senaryoda da emeği geçen birisi olduğundan neyi yapması gerektiğini biliyor. Hepimiz gibi o da bu modern dünyada yaşayan bir insan olduğundan onunla empati kurmamız da çok kolaydır. Ve onun bu mutlu haliyle izleyene de mutluluk veya umut verebileceğini düşünüyorum. Büyümek cidden zor..

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Nomadland (2020) İnceleme

Yılın dram filmlerinde zirveye oynayan bir isim Nomadland, insanı günlük hayatından alıp başka bir hayata en iyi aktarabilen bir film olarak yorumlayabilirim. Bir kadının Nomad olma yolunda yaşadıklarına odaklanan bir film. İçerisinde ekonomik zorluk ve çabaları da gösterse bile buradan bize bir duygusal bağ kurmuyor. Daha çok kadının hislerine, yaptıklarına ve karşısına çıkan durumlarla filmi tanımlıyor. Tüm bu ekonomik olaylara ve baş kaldırılara odaklanmamasına rağmen Nomad olmanın ne demek olduğunu belki de sadece kadının üzerinden daha iyi aktarmaktadır.

Kameramız hep Nomad kadınımız Fern’ün yanındadır. Genelde oluşan durumlarda onu çekse bile çevresini de göstermekden çekinmemekdir. Böylelikle öncelikle kadına sonrasında hemen yanında olanlara odaklandığımız bir durum oluşuyor. Fern’ün yolda olduğunu ve değişen çevresini de bu şekilde çok rahat gözlemliyoruz. Bu her zaman yolda olma durumumuza bir de kadının kaybettiği bir insana olan duygusu da yüklü haldedir. Her ne kadar yaptığı Nomad’lik tarzına uymayan bir bağlılık olsa bile filmde bu duygudan arınmanın veya alışılabilen bir hale gelmesini çok iyi anlatıyor. Hiçbir şekilde ajitasyonun yapılmadığı tamamen normal bie duygular gibi anlatılması asıl etkileyici yapan kısmıdır.

Filmin renk tonları çok yumuşak ve genelde soğuk bir renk paleti var. Bunlar o soğuk duyguyu görsel anlamda iyi bir şekilde canlandırmaktadır. Müziklerini de Ludovico Einaudi bestelemiş. Filmin ambiyansına girmemek için daha ne olsun?

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Azizler (2021) İnceleme

Bu filmi çok fazla beğenmeyen olmuş ama bana göre güzel bir filmdi. Öncelikle filmin absürt bir havasının olduğunu bilerek izlemek lazım sanırım. Taylan Kardeşler imzalı ve Berkun Oya’nın senaryoda emeği geçtiği, bana göre eğlence dozajı yerinde bir filmdi. İçerisinde zaten tonla bildiğimiz usta oyuncu var ve her biri rolünün hakkını cidden vermiş. Özellikle çocuk karakter mükemmel bir detaydı diyebilirim. Sadece onunla kalmayıp her bir karakterin bir hikayesini yaşantısını hafif eğlenceli bir dozda izlemek hoştu. Tamam öyle mükemmel bir mizah anlayışı yok tabii ki ama işlediği konuyu ve durumun cılkını asla çıkarmamış ve en keyifli şekliyle önümüze koymuşlar. Bu yüzden yaptıkları absürt mizahın bence başarılı bir örneğidir.

Film her bir karakterin boğuştuğu aslında hayatımızda hep var olan bu sorunları hoş bir dille ele almıştır. Buram buram yalnızlık duygusunu işleyen bir filmdir. Bu duygunun etrafında kültürel ögelere de bolca dokunur. Bu dokunmayı klişeliğe inmeden yaptıklarına inanıyorum. Filmi beğenmeyenlerin genelde anlattığı şeyi anlamadığını ya da gösterilen durumun alt metnini iyi okumadılar sanırım. Böyle diyorum ama bence çok sade ve ne anlattığı çok belliydi. O yüzden neden aşırı negatif yorumlar yüklendi hiç anlamıyorum. Neyse siz kimsenin zevkini önemsemeyin. İzlemek istiyorsanız izleyin, istemiyorsanız da izlemeyin. Ha benim fikrimi sorarsanız bence iyi bir film.

Konudan tamamen bağımsız şekilde arka planda var olan objeler ve eşyalar çok ilgimi çekti. Karakterlere değil de genelde onlara yoğunlaştım. Neden bilmiyorum. Anlattığı bir anlamları var mıydı, yok muydu tam emin değilim ama hoştular sadece.