Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

Malcolm & Marie (2021) İnceleme

Zıtlığını siyah beyaz rengi ile de ekrana yansıtan uzun uzun bu zıtlıktaki iki insanın tek bir gecedeki tek bir olayı ile derinlemesine giren bir anlatım. Zendaya ve David Washington’ın oyunculuğunu üstlendiği iki eşin bir gala sonrası kavgalarının alevlendiği ama hemen akabinde yine aşkla doldukları, modun bir bu taraftan bir şu tarafa geçtiği bol konuşmalı bir filmi.

Malcolm yönetmenliğini yaptığı bir film galası sonrası beğenilerinin üzerine evde aşırı heyecanlı ve mutludur. Ama Marie ise çok suskun ve durağandır. Bir problemin olduğu çok açıktır. Uzun süre bu ikilinin zıt tavırlarıyla Malcolm’un filmi hakkında konuşmalarını dinleriz. Ama sonrasında Marie’nin derdi ortaya çıkar ve ortam alevlenmeye başlar. İkisi de tüm geceyi kaplayacak problemlerin fitilini o an yakar ama bu tam belli olmadan kavgayı bitirip dağılırlar. Sonrasında Malcolm’un yine bir şeyler açmasıyla ilerleyen dakikalarda can alıcı sözlerin ve olayların anlatıldığı moda girerler. Ama ne gariptir ki bu sefer bir yolunu bulup yine aşk moduna geçerler. Aşk modu iyice yayıldı artık durumları iyi desek bile bir şeyler olur ve yine kavga moduna girerler. Film işte bu mod değişimlerinin olduğu zıt olsa bile süren bir ilişkiye odaklanır.

Zendaya yine çok iyi bir oyunculuk örneği gösterirken David Washington bence yine kötü bir oyunculuk sergilemektedir. Genel anlamda o adamın oyunculuğunu pek sevdiğim söylenemez. Bu kötü haline bir de gıcık olunabilecek bir karakteri canlandırması ile uzun uzun konuşmalarını bir işkence gibi izledim. Filmin bir noktasında yeter baş ağrıttın artık dedim. Özellikle film konuşmaya dayalı olduğundan sıkılmamız için hareket unsurunu yerleştirmeye çalışılmış ama bunu çok kötü yaptığı için göz yoran bir hali de vardı. Genelde uzun çekim ile tek kamera açısından olayı almaya çalıştığından karakterin dolanabileceği alan sınırlı. Onun için hep aynı çizgide aynı şeyleri yapan birini izliyorsun ve bu pek etkileyici olmuyor. Ama bunları göz ardı ettiğimizde bir ilişki veya insanın derinlemesine girmesi açısından güzel iş çıkarmış. Bu konuda baya gerçekçiliğini elinde tutuyor ve empati yapmamızı kolaylaştırıyor. Zaten filmden beklememiz gereken en önemli faktör de bence bu o yüzden beğendim diyebilirim.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

The Lobster (2015) İnceleme

Yorgos Lanthimos’tan ne kadar distopik dursa da gerçek hayatımızda var olan olayları yine kendi üslubu ve mizahı ile harmanlayıp karşımıza sunan bir filmidir. Büyük bir toplum eleştirisi olmasının yanında yönetmenin ortaya koyduğu büyük bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Otelden başlayıp yalnız takılanların çetesine katılmasına ve oradan da büyük kaçışa doğru olan ve aslından bizden de çok uzak olamayan bir insanla yolumuza başlıyoruz. Her ne kadar film bu kısımları distopik bir ortamda sunsa bile insanın aslında içindeki psikolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Öncelikle hikayemiz bir otele gelen adamla başlıyor ama bu otel normal bildiğimiz bie otelden çok evlenmek ve kendine eş bulma amacıyla 45 günlük sürenizin olduğu bir yer. Gerçek dünyadaki toplum gibi otel de size eş bulmanız için belli dayatmaları yaptığı ve bu tarz propagandaların bol bol olduğu ve günümüz dünyası ile de dalga geçtiği kısımlardır. 45 günlük süre film için nasıl kısa bir süre ise gerçek hayatta da evlenmemiz benzer bir kısalıkta olması beklenmektedir. Otel kısımları ne kadar iç karartıcı bir mekan olsa da filmde nefes almamızı sağlayan mizah öğeleri güzelce yerleştirilmiştir. Zaten Lanthimos filmlerindeki o soğuk, duygusuz insan halleri ve bunlara dışardan eklenen komedi unsuru yapılar filmde kontrast oluştururken kendince bir denge de kuruyor.

45 günlük kalma süreleri sonucunda ya seçtikleri bir hayvana dönüşüyorlar ya da zamanlarını uzatabilmek adına avlara çıkıyorlar. David yüzmeyi sevdiğinden dolayı bir ıstakoz (lobster) olmayı seçmişti ama artık bu otelde kendisine uygun birisini bulamamanın sonucu sahte ilişki kurmaktan sıkılıyor ve kaçıyor. Dışarda yalnız takınlar gibi bir grup var ve bunların hayat anlayışı da oteldekilerin tam tersi şeklindedir ve asla evlilik ve ilişkiye sıcak bakmamaktadılar. Bunların yapısı da sanki günümüzdeki bir grup insanla da özleşecek şekildedir ve aslında modern gelişmiş insanı da vurgulamaktadır. David oraya katılıp yeni bir arayışa başlamış olsa da oranın da düzeni ona uygun değildir. Ve hatta oradaki bir kadınla bir şeyler hissetmeye başlar. Bu ikili de herkesten gizli aşklarını yaşadıkları minik, hoş bir heyecanları başlar. İnsan ne kadar sistemin kölesi olmaya karşı çıksa bile ihtiyaçları eksenin de bir aşka, bir ilişkiye de muhtaçdır.

Kaçmayı planlasalar bile çetenin liderinin olanları anlayıp kadının miyopluğundan yararlanıp onu kör etmektedir. Kör olmasına rağmen birbirlerini seven bu çift artık bu yapıya da bağımlı kalmamalarına karar verip yola koyuluyorlar. Ve bunun yanına iki insanın birbirini sevmesi koşulunda film boyunca mizahi anlamda saçma nedenlerle ortak bir yön bulmalarından bahsetmekteydi. Kadın ve adamın da dikkat çeken ortak yönü miyop olmalarıydı. Kadının sonradan kör olması ile adamla olan ortak kısmını kaybetmesi üzerine adamın da kendi gözlerini bir kafenin tuvaletinde bozması ile insanın gerçek hayatta yine kendinden fedakarlık yaparak birine bağlanmasını işlemiştir.

Filmin anlattığı dünya ne kadar karanlık bir ortam olsa bile bu alaycı haliyle o yoruculuğunu atmaktadır. Bir de yönetmenin çekim tarzında oyuncuların az prova ile doğaçlama yapmalarına müsade eden haliyle olaya daha yumuşak halde dokunmaktadır. Yönetmenin anlattığı olay yaptığı bu çekim tarzı ve seçimleri ile başka bir boyuta taşınmakta ve güzel bir film ortaya koymaktadır.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.