Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Raised by Wolves (2020) İlk Sezon Genel Bir İnceleme

Önceki yazımda ilk 3 bölümü üzerinden bir giriş yapmıştık ve her bölümü çıkar çıkmaz izlediğim ve sonrasında değişik tatlar aldığım bir dizi oldu. Her bölümde bir karakter iyi mi kötü mü ya da favori karakterim hangisi diye düşünmekle geçti. Ama neticede hiçbir sonuca ulaşamadım. Her karakter yeri geldiğinde hoşuma giden şeyler yaparken gördüm yeri geldiğinde kızdığım hallerdeydiler. Bunu kötü bir şey olarak düşünmüyorum, bu aslında hoşuma giden bir karakter oluşum şekli. Asla tam iyi ve kötünün olmadığı, siyah ve beyaz şeklinde ayrılmadığı herkesin gri olduğu insanlar bende her zaman daha kolay bağ kurduruyor. Bir de bu griliği doğru zeminde oturtmak lazım, saçma kalmaması lazım. Ve bu dizi bence bunu başarmış. Oyunculukları genel anlamda iyi zaten hikaye ve senaryo da güzel olunca hoşuma gide gide izledim. Sadece ilk bölümlerde Anne karakterine ısınamamıştım oyunculuğu da bazen abartı gibi duruyordu ama sezon bitimine doğru alıştım.

Hikaye anlamında ise mistik durumlarla teknolojinin birleştiği her bölüm ayrı bir heyecan ve gerilimi yansıttığı bir diziydi. İzlerken hep başka yapımlardan tatlar aldığımı söylemiştim bu yeni bölümlerde de oldu ama original bir hikaye hep sundu. Bu tat alma olayı biraz ambiyans ve temadan dolayı olmalı. Dizi teknoloji ile mistik ögeleri, insanla androidleri birleştiren yapısı olduğundan bahsettik. Yine bu bölümlerde bolca dini anlamda önemli olaylara göndermeler de yapıldı. Androidlerin yaratıcısını gördük, bunu ben bu sezon içinde beklemiyordum. Androidler ve o evrendeki olmuş önemli konular hakkında daha çok bilgiler öğrendik. Ama ben bu gezegenden aşırı derecede sıkıldım. Ya hep bahsettikleri gezegenin diğer tarafındaki tropikal kısmına geçmelerini ya da diğer gezegenler ve insanlar hakkında da bir takım olaylar izlemek isterdim. İkinci sezonun çekim garantisini aldı zaten bu yönde gelişmeler olacaktır. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Yaşam Üzerine: Ikiru (1952) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan insanın gerçekten yaşaması için neyin gerekli olduğunu düşündüren bir film. Yaşam amacı insandan insana değişkenlik gösterdiği için asıl cevaba ulaşmak cidden zordur. Film boyunca bu tarz sorgulamaları en yavaş ve oturan şekliyle işleyen bir yapısı vardır. 3 saatten uzun süresiyle de izlerken zorladığım ama sonunda güzel hissettiğim bir filmdi.

Bu yaşam gayesi sorusunu bize ilk önce 30 yıldır belediyede çalışan Halk İlişkiler şube müdürü Watanabe ile anlatmaya başlar. Bize adamın hayatının çok monoton olduğunu sadece kağıt damgalayarak geçirdiğini gösterir. Aynı zamanda bu şubelerin halka bir yarar sağlamaktan ziyade geçiştirici politikalarını gösteriyor. Ağır ağır bu kısımları izliyoruz. Sonrasında doktora gittiğinde mide kanseri olduğunu pek yaşayamayacağını öğreniyoruz. Bu durumdan sonra hayatının önemli olduğunu kavramaya başlar. Eşi 20 yıl önce vefat etmiştir ve oğlu da babasının yanından uzaklaşmaya çalışan, babasını para kaynağı olarak gören biridir. O yüzden oğluna bu durumu anlatmamaya karar verir. Kendisini sokaklara atar “yaşam” yolları arar. İçkiye vurmak ister kendisini ama bunun doğru bir yol olmayacağını kavrar. Bardaki bir adam da bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyip ona yol göstermek ister. İkili çeşitli dans mekanlarına, kumarhanelere ve barlara gider. Ama bu tarz yaşam da ona göre değildir.

Ofiste hayat dolu genç bir kız çalışmaktadır. Onun hayatına baktıkça kendisi de canlı hisseder. Kızla birkaç gün gezer ve eğlenir. Kız ona bir gün iş yerinde lakap olarak “mumya” taktığını anlatır. Bu lakabın doğru olduğunu bilerek daha da üzülür. Bu ikilinin gezmesinin sonunda artık genç olmadığını yine böyle yaşayarak da bir yere varamayacağını anlar. Yaşadığını hissetmek için işe yarar bir şeyler bırakması gerektiğini fark eder. Kaç gündür uğramadığı ofise geri döner tonlarca kağıt damgalanmak için birikmiştir. Eline bir tanesini alır, bir grup kadının mahallelerindeki lağımdan kurtulmak ve yerine park yapılmasını talep ettikleri bir dilekçedir. Hemen sonraki sahne olarak Watanebe’nin cenazesini görürüz. Oradaki herkes Watanabe’nin yaptığı bu iyiliği üstlenme peşindedir. Buradan sonra bolca flashbacklerle olaylar anlatılmaya başlanır. Herkesin flashback’i birleşip asıl doğruyu ortaya çıkarır. Olayı kavrayan her çalışan bundan sonra aynı amaçla işlerini yapmaya yemin eder. Ama hemen sonrasındaki gün bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur yine herkes eskisi gibi monoton pek faydası olmayan bir çalışma içindedir. Watanebe yaşama duygusuna ulaşmıştır ve ölümünde sadece parkı isteyen kadınlardan gerçek saygıyı görmüştür. Diğer çalışanların yaptığı sadece laftadır.

Bu filmde insan yaşamının önemini çok iyi anlattığı gibi sosyal ve toplumsal sorunlara da çok güzel değinilmiştir. Çok sevdiğim bir film olmasına rağmen 3 saatlik süresiyle çok zor izlediğim bir filmdi. Dram seviyor ve dayanabilirim diyorsanız kesinlikle izlemeniz lazımdır.

Samurai Rebellion (1967) İnceleme

Masaki Kobayashi ile Japon sinemasına dönüş yapalım. Bu film isminden dolayı samuray filmi olsa bile dövüş sekansları azdır. Son 30dklık kısımda vardır onun dışında diyaloglarıyla olayı işleyen güzel anlatımlı bir filmdir. Merkezinde aile yapısını ortaya koyan, samuraylık felsefesinin bile önüne koyan bir tür baş kaldırıyı anlatır. Yine diğer filmlerindeki gibi toplumsal meseleleri özele indiren bunları bütünleyen yapısı vardır.

Hikayede Edo’daki bir derebeylikte geçmektedir. Sasahara ailesi bu beyliğin hizmetinde çalışmaktadır. Oğlu da evlenme çağına gelmiştir. Bunun üzerine İsabura’ya Handedan Beyi’nden bir emir gelir. İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle evlendirilmesi emretmektedir. Hanedan Bey’i kendisine yeni bir metres almıştır ve eski metresin davranışlarından hoşnut değildir. İsabura bu emri uygulamamak istemese de oğlu bunu kabul eder. Film bu kısımlarda aileden çok metrese odaklanır. Kendisi hanedan neslini devamının sağlanması için kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra yollanmıştır. Sonrasında Hanedan Bey’inin ölümü üzerine geri bir emirle metresi çağırırlar. Bu emir ile daha da aile onurları kırılan Sasahara ailesi, bu emri reddederek hanedanlığı karşılarına alırlar.

Film kendisini hemen belli eden Kobayashi teknikleri ile doludur. Görüntü anlamında çok güzel olduğu kadar konuşmalar ve diyalogları ile de sıkmadan çok iyi hikayeyi aktarır. Verdiği mesajlarla daha da keyifli izlenim sunar.

Smultronstället (1957) İnceleme

Ingmar Bergman imzalı Wild Strawberries filmi yine kendimizi bir takım empatilerin içerisinde bulduğumuz bir filmdir. Bu film bana çok etkisi altına almış değildir ama yine de önemli filmlerdendir. Film bir profesörün yalnız kalma nedenini zaman algımızı oynayarak ortaya koyuyor. Bu profesör yani Isak Borg, insanları eleştiren kendisi bayağı üstte gören biriydi. Gördüğü rüyayla karakterin zihninin içerisine giriyoruz. Kaybolmuş gibi hareket halindedir ve saate baktığında da akrep ile yelkovanın da olmayışı zamanda da kaybolduğunu işaret eder. At arabasının yoldan çıkıp içindeki tabuttan da kendi yüzünü görmesi kendisi ile yüzleşmesini anlatıyor. Uyandıktan sonra hazırlanıp geliniyle eski yazlığa gittiğinde geçmişi hatırlamaya başlıyor. O zaman hayatında yaptığı davranışlarla kibri ile karşılaşıyor. Onun dışında pek çok hayal ve anısına kibrini, bencilliğini hissediyor. Film aynı zamanda da tanrı ve din üzerinde de görüşlerini ortaya koyuyor. Bu konuda da pek çok tartışma ve gönderme mevcut. Dinin insanlardaki bir ölüm korkusunu dindirme yöntemi ve onlar için uğraş olduğunu gösteriyor. Tüm bunlardan sonra karakterimiz bir şeylerin farkına varıyor ve pişmanlık duyuyor.

Ölüm Üzerine: Det sjunde inseglet/Seventh Seal (1957) İnceleme

Ingmar Bergman‘in en bilinen bu film ile gelin biraz da ölüm karşısında çaresizliğimizle hayatın anlamını arayalım. Orta çağ temalı bir film olsa bile konu yine evrenseldir. Antonius Block haçlı seferlerinde savaşmış birisidir. Savaş bitip geri dönüş yolunda vebanın Avrupa’ya yayıldığını görür. Bir kıyıda silah arkadaşı ile dinlenmektedirler. Sonrasında ölüm gelir yanlarına, Block’un canını alma vakti gelmiştir. Onca yıl savaştıktan sonra ölümün şimdi onu bulmasına o kadar kendisini bırakmak istemez. Onun için ölümle satranç oynamayı teklif eder. Kazanırsa canını bağışlayacaktır. Ölüm, kesinliğini bildiği için emin şekilde kabul eder.

Bu satranç oyununu belki de zaman kazanmak için teklif etmiştir. Hayatında anlamlı gelecek şeyleri bulamamıştır. Karşısına ilk başta din gelir çünkü orta çağda din her şeyin üzerinde olduğu yapıdır. Aklındaki soruları cevaplamak ister, tanrıya ya da en azından şeytana bile ulaşmak ister. Şeytanla ilişki kurduğu söylenen kızın ölümünde hatta şeytanı görmeyi ister. Ama hiç bir şey göremez. Tiyatroculuk yapan bir aile ile tanışırlar yolda bu aile ile birlikte iken varoluş düşüncelerinden uzaklaşır. Ailenin mutluluğu ona da yansır. Ölüm artık son hamlesini yapıp ölüme götürmeye geldiğinde ise sadece aile için kaygılanır. Ailenin ölümden kaçmasına yardım eder ve hayatında anlamlı bir şey yaptığını düşünür. Ama ölüm bir gün herkese geleceğini hatırlatır. Ve sonrasında onları da yanında götürür. Onca yıl kutsal topraklar için savaştığında anlamı bulamayıp böylesine ufak bir aile ile anlama ulaşması da manidardır.

Filmde bana göre en etkileyici kısım ölümün bizlerin için o kadar görünen gerçek bir durum olması iken Tanrı’nın sessizliği ile de ayrı bir vurgusu vardır. Tanrıya ulaşmak istemektedir, onunla konuşmak ondan bir mesaj beklemektedir. Ama bunların hiçbiri olmaz insan kendi amacını kendi ortaya çıkarmalıdır. İçerisindeki karakterler ve yapısı ile de film geniş bir serüven sunmaktadır. Kısa süresiyle uzunca bir deneyim bizlerledir.

Uzun ve Sıkıcı Ama Güzel: I’m Thinking of Ending Things (2020) Spoilerlı İnceleme

Uyarı! Bakın bu film sıkıcı bir filmdir ve sıkıcı olmasını bilerek yapmışlardır. İzlerken hafif hafif olaylar olsa bile aşırı derecede sıkılıyorsunuz. Ama bir yandan da bu ufak olaylar merak uyandırdı ve filmi bitirmemi sağladı. İyi ki bitirmişim yoksa bu sıkıcılığı anlamak pek mümkün değilmiş. Anlamsız şekilde rahatsız olabilirsiniz. Bu bir sanat filmi yani siz bir şeyler yüklemedikçe film size bomboş gelecektir. Kendimce anlatacağım spoilerlı kısma geçelim şimdi isterseniz.

İsmini bilmediğimiz bir kadının erkek arkadaşının ailesi ile tanışmaya gitmesiyle başlıyoruz. Uzun karlı yolda seyahatleri olurken kadının zihninde de bir takım düşünceler dönüyor. Film bu kısımlara kadar normal seyrediyor, kadını zihinsel anlamda tanıyoruz, adamla ilişkisinin durumu hafif kavrıyoruz. Adamın ailesinin evine geldiğimiz anda işler garipleşmeye başlıyor. Bol sıkıcı, ne olduğunu anlamadığımız diyaloglar dönüyor. Bir süre sonra sanki bir döngü içerisine girmiş gibi oluyorsunuz ve o evden çıkamayacakmışız gibi hissettiriyor. Adamın ailesi bir genç gözüküyor, bir yaşlı, bir yatakta ölür gibi, bazen de gayet neşeli falan değişik değişik olaylar oluyor. Kadın karakterimiz ise evine geri dönmesi lazımdır ve kar fırtınası feci feci bastırmaktadır. Film boyunca bir de şöyle bir gariplik vuku ediyor. Kadının ismi yer yer farklı anılıyor, mesleği garsonken kuantum fizikçisi veya ressam oluveriyor. Bunlar hem normal gibi gelirken hem bir farklı geliyor. Ha bir de arada hiç alakası olmayan yaşlı bir okul hademesini görüp duruyoruz. Filmin sonuna doğru ise her şey açığa kavuşmaya başlıyor ve o yaşlı hademe aslında kadının sevgilisi olan adam yani Jake olduğunu kavrıyoruz. Film boyunca dönen tüm olaylar aslında bu yaşlı adamın hayal dünyasından ibaret olduğunu anlıyoruz. Aslında yıllar önce barda gördüğü kadına eğer açılsaydı neler olabilirdi şeklinde hayalini kuruyor. Hayal kurarken tıklandığı veya değiştirmek istediği yerleri değiştiriyor. Film boyunca garip gelen şeyler aslında bu tıkanıklığın sonucunda olan değişimlermiş. Zaten adamımız tipinden ve duruşundan ezik duran birisi. Hayal dünyasının da aynı şekilde sıkıcı kısımlarının olması şaşırtıcı değil. Hepimiz bir şeyleri hayal ederken ortasında durup bolca değiştiririz. Hayallerimizde bolca karşıdakinin ne düşündüğünü de tasarlarız onun için filmde hayal ürünü olan kadınla başlamamız ve direkt onun zihninde girmemiz de çok iyidir. Bir de sona doğru film hademenin okulda öğrencilerden gördüğü müzikalleri veya dansları da hayaline eklemesi hoş. Zaten müzikal sevdiğinden bahsediyordu bir kısımda da. Müzikalde yaşlı insan kullanmak yerine genç hallerinin kötü bir yaşlandırılmasını görüyoruz, bu da aslında hepimiz yine yaptığı bir şey. Yaşlılığımızı genelde şuan olduğumuz halimize hafif kırışık yüz ve beyaza boyanmış saçla hayal ederiz. O kısımda da böyle ucuz bir numara aslında iyi bir işi ortaya çıkarmış. Böyle ufak detayları çok kuvvetli filmin ve izledikten sonra bunları kavramak ayrı güzel. Filmin bunu göze alarak yaptığını biliyorum ama büyük bir çoğunluk sona kadar dayanamayacaktır. Çok yüksek puan vermem tabii ama 10 üzerinden 7’lik bir film.

Şiirsel Bir Film: The Mirror (1975) İnceleme

Andrei Tarkovski‘nin bu büyüleyici filmi belki de hakkında bir şeyler yazılması zor olan filmlerdendir. Belirli bir hikayeyi ya da olayı belli açılardan çekerek anlatırsın ama duyguları veya insanın zihnini ekrana yansıtmak ve bunları hissettirmek en zor iştir. Bazen bunları hissettirmek yetmez, bunların gerçek olduğunu inandırman ve izleyici için bağını kurman lazımdır. Bunu yapabilenler zaten büyük yönetmen şeklinde adlandırılır. Bu filmi izlerken zaman nasıl geçti gitti anlamamıştım beni öyle içine çekmiş öyle bağlamıştı. Duyguları buraya dökmek çok zor kesinlikle izlenmesi gereken bir film ama kendimce yine bir şeyler yazmaya devam edeceğim.

Filmde zaman yapısı öyle bir karışıktır ki anı mı rüya mı yoksa televizyondan bir görüntüler mi gösteriyor ilk bakışta anlaması aşırı güçtür. Filmi izlerken hasta yatan Andrei Tarkovski olduğunuzu ve onun iki ayrı anınızı ve farklı farklı rüyaları iç içe gördüğünüzü düşünün. İşte o hasta yatan Tarkovski ile geçmişine ağıt yakan insan olun ve pişmanlıklarını duyun. Kendilerini terk etmiş babasını ve savaş dönemindeki çocukluğu ile yaşadığı üzüntüleri akıcı şekilde hissettiriyor. Filmin çeşitli yerlerinde okunan şiirler de babasına aittir ve bu filmi daha da bir lirik hale getirmiştir. Bunların dışında filmde annesini de boşandığı eşini de aynı oyuncu oynamaktadır ve hatta kendisi ile oğlu da aynı oyuncudur. Bunun nedeni boşanmak üzere olduğu eşinin yüzüne baktığında annesinin yüzünü hatırlaması şeklindeymiş. Ben ilk izleyişte aynı karakter niye iki farklı durumda gibi kafa karıştırıcı halde kalmıştım. Bu anıları hatırlama şeklini izleyiciye de aynı şekilde sunması aşırı iyi bir detay yalnız. Bir de bu filmde bir şeyleri anlamaya çalışmak büyük vakit ve duygu kaybı olur. Böyle filmin sizi alıp götürmesine izin verilmesi gereklidir.

Filmde aynalarla yaptığı çokça yansıma ve kamera oyunlarıyla aşırı büyüleyici sahneleri gösterir bize. Blocking teknikleri cidden harika planlanmıştır. Bu büyüleyici sahnelere bir de yıkıntılar, yanan eşyalar olduğu gibi ağaçlar, yağmur gibi doğal güzellikleri de eklememiz lazım. Yazılarımı yakından takip edenler anlamıştır belki ama ben böyle fotoğraf gibi çekilmiş filmleri aşırı seviyorum ve bu filmin her saniyesi fotoğraf gibi gelmekle kalmayıp sanatının zirvesindedir.