Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.

Avril et le Monde Truqué (2015) İnceleme

Fransız çizgi roman sanatçısı Jacques Tardi’nin elinden çıkmış olan aynı isimli çizgi romanından sinemaya uyarlanan keyifli bir animasyon filmidir. Aynı zamanda geçenlerde konuştuğumuz Persepolis animasyonunun yapımcılarının da yer aldığı bir çalışmadır. 1940’lı yılların Fransa’sındaki ilginç bir maceraya yol alan, steampunk tarzının ağır bastığı hoş bir animasyondur. April adındaki kızın ebeveynleri gibi birçok bilim insanının kaybolması sonucu onları aradığı bir hikayesi vardır.

Bu bilim insanları, insanların ömrünü uzatacak bir serum formülü geliştirirler. Fakat dünyanın yapısında gizemli işler dönmektedir ve kızlarını geride bırakarak kaybolurlar. Kızları April ise konuşan kedisi Darwin ile olayın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen formülü geliştirmeye kendisini adamış haldedir. Bunlar sürerken gizliliğimi korumaya çalıştığı ve bir yandan da ailesini aradığı esrarengiz olaylar ortaya çıkar.

Evren yaratılış anlamında steampunk tarzını çok iyi benimsemiş ve güzel detaylarla süslemiştir. Çizim tarzı olarak izlerken aşırı derecede Ten Ten’e benzettim. Filmi genel ekseniyle çok beğenmeme rağmen o sürüngen insanları pek anlamlandıramadığım bir motivasyonları vardı. Bu kısım haricinde eğlenceli ve hatta küçük çocuklarla izlenebilecek tarzda güzel bir film.

Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Three Colors: Red (1994)

Three Colors serisinin belki de alt metinlerinin en güçlü olduğu film budur. Kırmızı rengi de düşünüldüğünde diğer renklerin ötesinde birden fazla durumu ve duyguyu simgeleyen bir özelliği vardır. Bazen aşkı, bazen kıskançlığı bazen nefreti bazen de tanrısal bir konumu vardır. Filmde bir çok farklı konunun da bir bütüne gelmesi rengin bu çok yönlülüğüne uymaktadır. Yönetmen bu seride bolca objelere anlamlar yükleyerek mesajlarını gizlediği gibi en çok duyguyu bu filmde ilettiğini söyleyebiliriz. Dediğim gibi kırmızı renginin taşıdığı bir çok anlam bizi ufak da olsa kafamızı karıştıran yapısı vardır. Çok farklı şeyler hissetmek mümkündür.

Bu filmin ama asıl konusu kardeşlik üzerinedir ve Valentine adındaki genç kızın arabasıyla bir köpeğe çarpması üzerine köpeğin sahibi ile tanışır. Emekli bir yargıç olan bu adam köpeği istemediğini söyler. Sonrasında Valentine köpeğin iyileşip yanından kaçtığında yargıcın aslında komşularının telefonlarını dinleyen biri olduğunu öğrenir. Bu adamın da iç dünyasına girdiğimiz de onun da Valentine gibi ruhani olarak bir boşluğu olduğunu fark ederiz. Bu iki karakterin bu boşluklarını doldurduğu ve birbirlerine karşı oluşturacağı kardeşlik bağına odaklanırız. Ama filmde kırmızı renginin anlamı gibi farklı farklı olaylar da oluyor. Kırmızı rengi gibi onları da yoğun olarak işliyor.

Serinin hep bir yerlerde bağlandığını biliriz. Bunları bize mahkeme alanı ile, geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan yaşlı kadın ile ve en sonunda tüm karakterlerin bir arda olduğunu göstermesi ile biliriz. Üç filmdir o şişeyi atamayan yaşlı kadın için bu filmde yardım elinin uzatılması ile içimize su serpmiştir. Bu filmde benim için tam oturmayan bir kısım var o da son sahnede iş adamı Karol’ü görüyoruz ama Dominique ile beraberler. Eğer ilerisini anlatıyorsa nasıl Karol rahat bir şekilde Dominique ile gezmekte? Ya da tam tersi zamanda önceyi anlatıyorsa nasıl iş adamı şeklinde anılıyor? Bu kısım bende mantıken oturmadı ama bunun dışında filmin havasını, anlamını çok seviyorum. Mavi kadar iyi mi değil mi tam bilmemekle beraber hoşuma giden bir filmdir. Fransız bayrağının son rengini de böylece konuşmuş olduk.

Three Colors: White (1994) İnceleme

Serinin mavi renginden sonra sırada beyaz rengimiz var. Beyaz rengimizdeki anlam ise eşitliktir. Three Colors: Blue filminde Julie’nin bir tane mahkeme salonuna girmeye çalıştığını ama kapısından hemen dışarı edildiğini görmüştük. O an bazılarımız merak etmiştir ne vardı acaba orada diye. Bu film de tam oradan başlıyor diyebiliriz. Polonyalı göçmen olan Karol’un eşi Dominique ile boşanma davası dönmektedir o an. Filmde Julie’nin salona girmeye çalıştığı açıkça gösterilir ama bunu bu kadar belli yapmasına gerek yoktu bence. Belki arkada blurda kalmış gibi detaylandırabilirdi ama yönetmen böyle göstermeyi tercih etmiş. Bunu yapması kötü bir hamle değil aksine herkesin anlamasını sağlamış.

Fransa’da olduklarından ve Karol’ün yabancı olması ve dili tam iyi bilmemesi üzerine Dominique ayrılırken sahip olduğu tüm fırsatlarını kullanmaya çalışıyor. Ayrılık sebepleri ise adamın kadınla evlendikten sonra birlikte olmamasıdır. Karol’ü valizi ile dışarda kalırken para çekmek için bankaya gittiğinde hesabın kapatıldığını öğrenir. Parasız bir şekilde dışarda geceyi bitirmeyi planlarken aklına berber dükkanlarının anahtarlarının olduğu aklına gelir. Geceyi dükkanda geçirdikten sonra Dominique ile barışmaya çalışmış olsa da yapamazlar. Kadın adamla sevişmek istemesine rağmen adamdan buna karşılık tepki gelmeyince Dominique dükkanı yakmaya başlar ve polise şikayete edeceğini bunun da sorumlusunun Karol olduğunu söyleyeceğini anlatır. Kısacası kadın aşırı derecede kötü davranan birisidir ve çok fazla sinirimi bozmuştur. Adam ise saflığı ile ayrı sinirimi bozmuştur. Neyse bir takım maceraların ardından Polonya’ya evine döner. Karol, orada hızlı para kazanma yollarını arar ve birilerini bir nevi kandırarak zengin olur. Her geçen gün zenginliğini büyütmüştür. Ama hala Dominique’i düşünmektedir ve tüm malının Dominique’e kalması yönünde bir vasiyet yazar. Sonrasında onu Fransa’dan kurtaran adamın yardımları ile kendisine fake pasaport yaptırır. Hemen ertesinde öldüğünün haberini yayar. Dominique o kadar fazla paranın kendisine vasiyet konulduğunu duyunca hemen gelmiştir. Cenazesini uzaktan izleyen Karol, Dominique’in ağladığını görür ve onun otel odasına girer. Çıplak bir şekilde onu bekler (aşırı ürkünç bir plan). Tabii Dominique şaşırır eder ama en sonunda geceyi geçirirler. Sabaha Karol otelden ayrılır ve ardından odaya polisler girer. Dominique’e bu kadar fazla vasiyet kalması ve Karol’ün öldüğü gün Polonya’da olmasından dolayı şüphelendiklerini söylerler. Karol aslında kadına oyun oynamıştır. Karol’ün zengin olmada amacının zaten para olmadığı anlaşılır. Yine eski Polonya’daki hayatına dönmüştür. Sadece istediği kendisinin de yaşadığı durumları Dominique’e yaşatmaktır. Fakat Dominique’i sevdiğini hapishanesine gidip gizlice gözlemlemesinden anlarız. Bu kadar saf bir adamın böyle bir plan kurup işlemesi biraz değişik geldi.

Senaryo olarak bana saçma gelen bir yapısı vardı. Karakter psikolojisine ilk filmdeki gibi giremeyiz, zaten film de bunu amaçlamamaktadır. Eşitlik tanımını aktarmak istediğinden Dominique ile Karol arasındaki bu denge sistemine yoğunlaşmıştır. Karol’ün intikam alması tamamen eşitliği sağlamak adına yapılmaktadır. Kendi hissettiği durumu Dominique’in de hissetmesini ister. Ama eşitlik yine eşitlik şeklinde değildir. Yine güce sahip olanın güçsüzü ezdiği bir tablo vardır. Yönetmen de bunun mümkün olmayacağını böyle göstermek istemiştir.

Three Colors: Blue’da nasıl mavi renk ön planda ise bu filmde de beyaz ön plandadır. Karol ve Dominique’in evliliği ve Dominique’e benzeyen heykel haricinde beyazın tonunu pek yakalayamayız. Yönetmen de bunu bilerek ve isteyerek yapmıştır. Beyaz daha çok Karol’ün düşsel anlarında karşımızdadır. Bunun yanında beyaz namına kar sahnelerine de önem vermiştir ama onlar bile saf temiz kar değillerdir aksine hepsi kirlidir. Bu tarz beyaz seçimi ile bu film, ilk filmdeki gibi görsel anlamda da psikolojimize dokunmaz veya büyük anlamları yüklediğimiz bir film değildir. Bu yüzden bu yazımda hikaye odaklı kalmaya çalıştım. Bana göre daha zayıf bir filmdir ama serinin lazım olan bir parçasıdır.

Three Colors: Blue (1995) İnceleme

Adını hüznün renginden alan ve bir kaza sonucu eşini ve çocuğunu kaybeden kadının yaşadığı hüznü aktaran harika bir üçlemenin ilk filmidir.

Yaşadıkları araba kazası sonrasında Julie, geçmişini unutmaya ve hayatını değiştirmeye çalışmaktadır. Eski hayatına ait her şeyi ne kadar geride bırakmaya çalışsa da bir türlü eski hep karşısına çıkmaktadır. Filmde Julie’nin yaşayacağı psikolojik evre hayatın gerçekçiliği ile yansıtılmıştır.

İzlerken sürekli karşımıza çıkan mavi rengi hüznü simgelediği gibi özgürlüğü de simgelemektedir. Filmde kullanılan diğer renklerin solukluğu mavi ile birleştiğinde Julie’nin özgürlüğünü buram buram hissetmiş oluyoruz. Renklerin önemi olduğu kadar müziğin konumu da çok önemli bir yerdedir. Yanılmıyorsam yönetmen, filme sadece müzik eklemediklerini filmi müziğe göre çektiklerinden bahsediyordu. Filmde genel anlamda yaşanılan bütün duygular seyirciye çok rahat hissettirebilmiş ve empati olgusunu bizlere çok iyi aktarabilmiştir. Film, seyirciyi Julie’nin durumuna koymayı başarmış gerçeklikte ve güzellikte bir yapımdır. Çekimde bir çok anlara anlam yüklememiz mümkündür, hiçbir sahne öylesine boş sahneler değildir. Julie’nin yaşadığını hissetmek adına fiziksel aktivitelere başvurması ve daha sonra aradığını bulamayıp farklı aktivitelere yönelmesi hayatını değiştirme çabalarını bize göstermektedir. Örneğin yeni bir hayata başlangıç adına yaşadığı yeri değiştirmesi sonrası Julie’nin havuzda yüzdüğü sahneler kimisi için yeniden doğumu anlatır. Çünkü Julie’nin suya dalması ana rahmini temsil etmektedir ve ana rahmi kimine göre insanın kendisini en güvenli gördüğü yerdir. Bu suya dalışlar, güvende olma, yeni bir başlangıç hissiyatı sonrasında Julie’nin ciddi anlamda hayatını yeniden düzene kurmasını izleriz. Örneğin kahve fincanı dopdolu iken şekerle ucuna daldırması, şekeri içine bırakmasıyla kahvenin taşması bize çok şey anlatmaktadır. Hayatta her zaman tutunacak bir şeylerin olması Julie’de de harekete geçme adımına sebebiyet vermiştir. Filmi film yapan anlam dolu sahnelerle birlikte müzikle olan uyum, seyirciye verilen kadının hayatını yaşıyormuş hissiyatı, mavinin ahengi ile canlı bir başlayış, sakin bir ilerleyiş ve müthiş bir özgürleşme adımıyla ulaşılan son.

La Haine (1995) İnceleme

Çeşitli eylemleri, polis şiddetini göstererek ve Bob Marley’nin Burning and Looting şarkısı ile giriş kısmını çok beğendiğim bu film, kendi içinde birçok hikayesiyle banliyölerdeki sınıf ayrımlarını, toplumsal sorunlar sebebiyle oluşmuş nefretleri anlatıyor. İçerisindeki bir o kadar güzel işlenmiş birbirinden farklı karakterleri ile güzel bir akıcılık da mevcut.

Said karakteri boyu kısa olan ve en hareketli karakter gibi. Vinz ise aynı Said gibi hareketli ve bununla birlikte isyankarlığı ve öfkesi fazla olan karakterimiz. Hub ise daha aklı başında duran birisi ve grubun yanlış hareket etmesini hep engelleyen kişi konumunda. Filmde de bu üç karakter ekseninde gerilimin, muhabbetin ve olayların bolca işlendiğini görüyoruz. Karakterlerin yaşamlarından da farkedileceği üzere toplumun dışlanmış, köşeye atılmış kısmını oluşturmaktan şikayetçiler. Çeşitli protestolar ve yoğun olayların döndüğü bu zamanda polisin kaybettiği bir silah Vinz’in eline geçmiştir. Vinz’in, sistemden çok sıkılmış, aşırı nefret dolu ve harekete geçmeye hazır olan halini, şu sözleriyle anlarız: “Bu lanet sisteme katlanmaktan sıkıldım. Fare deliklerinde yaşıyoruz, siz bunu değiştirmek için ne yapıyorsunuz? Abdel ölürse durumu eşitlemek için bir polisi öldüreceğim. Böylece diğer yanağımızı çevirmediğimizi anlarlar.” Vinz sahip olduğu öfkeyi intikam alarak tüketmek ister. Çehov’un silah prensibiyle o silahın patlayacağı anı gerile gerile beklediğimiz bir ton sahne izleriz ve bu gerginliği arka planda hep o silahın varlığını hatırlatan detaylarla daha da hissederiz .Genel anlamda gerçeği ve yaşadığımız dünyayı psikolojik ve siyasal anlamda yansıtan bu filmde siyah beyaz çekimler ile süslenmiş sahneler bizim de bu tarz durumları gözlemlememizi rahatça sağlamaktadır.

Giriş kısmı da son sahnesi de ayrı ayrı hoşuma gitmektedir. Her iki sahnede de filmin içinde geçen bir hikayede lafı geçmiş olan “Buraya kadar her şey yolunda” sözü duyuluyor. Son kısımda bir polisin, Vinz’i yanlışlıkla vurması üzerine Hub, en başından beri karşı olduğu polise silah doğrultma görüşünü yenip silahı doğrultuyor. Polis ile Hub, karşılıklı silah doğrultmaya başlıyor. Aşırı geren bir çekim olmaya devam ediyor ve kamera yavaşça Said’in yüzüne doğru yaklaşıyor. Evet bir silah duyuluyor fakat kimin kimi vurduğunu bilmiyoruz. Hangi tarafın yendiğini bize göstermeden tarafsızlığını koruyarak yönetmen filmi bitiriyor.

“Buraya kadar her şey yolunda.”

İlginç bir animasyon: Le Planete Sauvage (1972) Spoilerlı İnceleme

Om oğlan Terr ve Draag kız Tiwa

50 yıl olmuş neredeyse çıkışına ama hala psychedelic tarzdaki çizimleriyle ve hikayesiyle bilim kurgu tarzına keyifli bir bakış katan bir Fransız animasyonu. Görsel anlamda aşırı original ve surreal olan bu yapım René Laloux elinden ve İllüstratör Roland Topor’un zihninden çıktı.

Ben çizimlerini ressam Bosch’un eserlerine aşırı benzettim bu arada.

Draag’ların parkları gazladığı an

Film, psychedelic ve jazz tarzı hoş bir müzikle daha tam bilmediğimiz bir tehditten kaçan bir anneyle yavrusunu gösterir. Tepeye doğru çıkmaya çalışırken büyük bir mavi parmaklar onları fırlatıp durur. Bu eller Draag adı verilen gezegendeki baskın yaşam formu olan uzaylımsı varlıklardır. İnsanımsı küçük varlıklar ise Om olarak adlandırılırlar, gelişmiş canlılar değillerdir. İşte bu eller ufak Om’larla uğraşırken Anne Om ölüyor. Sonradan görüyoruz ki bunlar çocuk Draag’larmış, o gezegeninin efendisinin kızıyla oraya doğru geldiğini görünce kaçıyorlar. Efendinin kızı yavru bebeği böyle terk etmek istemiyor, evcil hayvan olarak almak istiyor. Aşırı popüler bir şey Om beslemek evlerde. Eve getirilen yavruya bir tasma yapıyorlar. Bu tasmanın yapılışı da ilginç sanki 3D yazıcı gibi bir anda makineden ortaya çıkıyor. Zamanına göre teknolojik şeylerin hayali günümüze uyan tarzda. Bu tasmanın bir de bileklik kısmı var sahip Draag’lar takıyor, Om’ları kaçarsa veya kaybolursa onunla konumunu ayarlayabiliyor. İşte yavru bu kızla yaşamaya devam ediyor. Draag’ların bir yılı Omların bir haftasına falan eşit ondan hızlı büyüyor. Kızla beraber okul derslerini dinlemeyi çok seviyor bu Om, ismi de Terr. Dersleri de kulaklık gibi bir şey var Draag’lar takınca onu konuyu direkt beyinlerine kodluyor. Bir süre sonra babası kıza dersleri Terr ile birlikte izlemesini yasaklıyor. Bir de kız büyüdükçe Om’la oynamayı bırakıyor. Bunun üzerine Terr o ders kulaklığını sürüyerek kaçıyor. Baya zar zor ilerliyor ama kız kaybolduğunu fark ettiği an hızlıca bileklikle Terri çekmeye başlıyor. Terr sürünerek gelirken kulaklıkla ağaçların arasına sıkışıyor. Her nasılsa orada da özgür bir Om varmış yanındaki bıçakla tasmasını kesiyor ve Terr’i kurtarıyor. Sonra o kulaklıkla beraber kızın kabilesi gibi bir yere gidiyor. Kabiledekiler Terr’e bir takım güç testleri falan yapıyor ama Terr kazanıyor. Getirdiği kulaklıkla kabile Draag’ların bilgilerini teknolojilerini öğrenmeye başlıyor. Ama Draag’lar düzensiz üremiş olan Om’ları azaltmak ve kontrol altına almak için dünyada “de-Omization” operasyonlarıyla onları yok etmeye başlıyor. Yaşadıkları parka da saldırı olunca kaçıyor kabilemiz. O parktaki diğer kabileler de onlarla birlikte iken bir Draag onları görüp öldürmeye çalışınca hepsi bir olup Draag’ı yere serip öldürürler. Bunu duyan Draag’lar, Om’ları sandıkları kadar ilkel olmadıklarını anlamaya başlarlar ve de-Omization’ları daha ciddi yapmaya başlarlar. Bu kaçan kabileler ise terk edilmiş bir roket üssüne yerleşir. Ara ara Draag’ların temizleme araçları gelse bile teknolojilerini daha da geliştirmişler ve iki tane roket inşa etmişlerdir. Şimdi bu gezegenin bir tane uydusu var ve genelde Draag’lar meditasyonla uyduya gidip sevişiyorlar ve yaşam enerjilerini bu meditasyon ile tazeliyorlar. Bizim Om’larda bu uyduya saldırı yaparlarsa tüm yaşam enerjileri biteceği için Draag’ları öldürebileceklerini öğrenirler. Zayıf noktalarını öğrendikleri Draag’lara roketle saldırılarını yaparlar. Bunun üzerine baya zor duruma giren Draag’lar Om’larla anlaşma yapmaya karar verir. Onlara yeni bir yapay uydu inşa ederler ve birbirlerine saygılı bir hayat yaşamaya devam ederler.

Parktan kaçarken öldürdükleri Draag

Animasyon hem hayvan haklarına hem de ırkçılığa karşı güzel sağlam empati kurmanızı sağlıyor. Om’ların insansı olması bu duyguya girmenizi daha kolay hale getiriyor. Topor bir Leh Yahudi’si imiş, Fransa’da bir parkta her an gazla Naziler tarafından öldürülme riski yaşamış. Ondan filmde de benzer park kısımlarını canlandırmış. Müzikleri, görsel anlatımı ile bizi uzaya başka bir boyuta taşıdığı gibi yine bizi o canlıların halleri ile ilkel halimize de güzelce indirebiliyor.

Draag’ların yaşam enerjilerini aldıkları uydu, roketle saldırı sonrası
Om kabilesi ders dinlerken