Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

The Double Life of Veronique (1991) İnceleme

Iréne Jacob’un güzel oyunculuğu ve Krzysztof Kieslowski’nin büyüleyici yönetmenliği ile enigmatik bir yolculuğa çıkıyoruz.

İsminden de çıkarım yapacağımız gibi iki tamamen birbirine benzeyen insanın hikayesine odaklanıyor. Weronika ve Veronique sırasıyla Polonya ve Fransa olmak üzere iki farklı ülkede yaşayan iki genç kadındır. İkisinin dış görünüşkeri birbirlerine tamamen benzediği gibi yaptıkları iş yani şarkıcılık da aynıdır. Birbirlerinin varlığından hiç haberleri olmamasına rağmen ikisi de böyle bir olayın varlığını hissetmektedir.

Bu ikili arasındaki his en çok Weronika’nın sahne ortasında kalp krizi geçirmesi ile diğer Veronique’in içinde de bir korku oluşur. Bu korku neticesinde de kendi müzik kariyerini bırakır. Bu iki karakterin hisleri film boyunca birbirine aktarıldığını görsek bile ikisinin birbirine kıyasla farklı alternatif hayatlarını izlemek ve bunu bu hislerden de etkilenerek yapmaları çok güzel işlenmiştir. Ve bunun kesinliği bir o kadar da muammadır. Yönetmenin burada yaptığı ezgisel bir ilerleyişin içindeki büyük bir gizemdir. İlk izlediğimde güzel bir film olduğunu düşünmüştüm ama tam oturtamadığım çok fazla kısmı vardı. Ama anlamanın ötesinde büyüleyiciliği izlemekten keyif almak için yeterli.

Kadın acı çekip ağlarken onunla sevişmek için can atan adam haricinde filmi kendi dünyası içinde mantıklı ve oturaklı buldum. Görsel anlamda doyurucu renkleri ve etkileyici müzikleri ile hoş bir film. Three Colors üçlemesini sevdiyseniz bu filmden de aynı oranda haz alıcağınızı garanti edebilirim.

Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.

Avril et le Monde Truqué (2015) İnceleme

Fransız çizgi roman sanatçısı Jacques Tardi’nin elinden çıkmış olan aynı isimli çizgi romanından sinemaya uyarlanan keyifli bir animasyon filmidir. Aynı zamanda geçenlerde konuştuğumuz Persepolis animasyonunun yapımcılarının da yer aldığı bir çalışmadır. 1940’lı yılların Fransa’sındaki ilginç bir maceraya yol alan, steampunk tarzının ağır bastığı hoş bir animasyondur. April adındaki kızın ebeveynleri gibi birçok bilim insanının kaybolması sonucu onları aradığı bir hikayesi vardır.

Bu bilim insanları, insanların ömrünü uzatacak bir serum formülü geliştirirler. Fakat dünyanın yapısında gizemli işler dönmektedir ve kızlarını geride bırakarak kaybolurlar. Kızları April ise konuşan kedisi Darwin ile olayın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen formülü geliştirmeye kendisini adamış haldedir. Bunlar sürerken gizliliğimi korumaya çalıştığı ve bir yandan da ailesini aradığı esrarengiz olaylar ortaya çıkar.

Evren yaratılış anlamında steampunk tarzını çok iyi benimsemiş ve güzel detaylarla süslemiştir. Çizim tarzı olarak izlerken aşırı derecede Ten Ten’e benzettim. Filmi genel ekseniyle çok beğenmeme rağmen o sürüngen insanları pek anlamlandıramadığım bir motivasyonları vardı. Bu kısım haricinde eğlenceli ve hatta küçük çocuklarla izlenebilecek tarzda güzel bir film.

Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Three Colors: Red (1994)

Three Colors serisinin belki de alt metinlerinin en güçlü olduğu film budur. Kırmızı rengi de düşünüldüğünde diğer renklerin ötesinde birden fazla durumu ve duyguyu simgeleyen bir özelliği vardır. Bazen aşkı, bazen kıskançlığı bazen nefreti bazen de tanrısal bir konumu vardır. Filmde bir çok farklı konunun da bir bütüne gelmesi rengin bu çok yönlülüğüne uymaktadır. Yönetmen bu seride bolca objelere anlamlar yükleyerek mesajlarını gizlediği gibi en çok duyguyu bu filmde ilettiğini söyleyebiliriz. Dediğim gibi kırmızı renginin taşıdığı bir çok anlam bizi ufak da olsa kafamızı karıştıran yapısı vardır. Çok farklı şeyler hissetmek mümkündür.

Bu filmin ama asıl konusu kardeşlik üzerinedir ve Valentine adındaki genç kızın arabasıyla bir köpeğe çarpması üzerine köpeğin sahibi ile tanışır. Emekli bir yargıç olan bu adam köpeği istemediğini söyler. Sonrasında Valentine köpeğin iyileşip yanından kaçtığında yargıcın aslında komşularının telefonlarını dinleyen biri olduğunu öğrenir. Bu adamın da iç dünyasına girdiğimiz de onun da Valentine gibi ruhani olarak bir boşluğu olduğunu fark ederiz. Bu iki karakterin bu boşluklarını doldurduğu ve birbirlerine karşı oluşturacağı kardeşlik bağına odaklanırız. Ama filmde kırmızı renginin anlamı gibi farklı farklı olaylar da oluyor. Kırmızı rengi gibi onları da yoğun olarak işliyor.

Serinin hep bir yerlerde bağlandığını biliriz. Bunları bize mahkeme alanı ile, geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan yaşlı kadın ile ve en sonunda tüm karakterlerin bir arda olduğunu göstermesi ile biliriz. Üç filmdir o şişeyi atamayan yaşlı kadın için bu filmde yardım elinin uzatılması ile içimize su serpmiştir. Bu filmde benim için tam oturmayan bir kısım var o da son sahnede iş adamı Karol’ü görüyoruz ama Dominique ile beraberler. Eğer ilerisini anlatıyorsa nasıl Karol rahat bir şekilde Dominique ile gezmekte? Ya da tam tersi zamanda önceyi anlatıyorsa nasıl iş adamı şeklinde anılıyor? Bu kısım bende mantıken oturmadı ama bunun dışında filmin havasını, anlamını çok seviyorum. Mavi kadar iyi mi değil mi tam bilmemekle beraber hoşuma giden bir filmdir. Fransız bayrağının son rengini de böylece konuşmuş olduk.

Three Colors: White (1994) İnceleme

Serinin mavi renginden sonra sırada beyaz rengimiz var. Beyaz rengimizdeki anlam ise eşitliktir. Three Colors: Blue filminde Julie’nin bir tane mahkeme salonuna girmeye çalıştığını ama kapısından hemen dışarı edildiğini görmüştük. O an bazılarımız merak etmiştir ne vardı acaba orada diye. Bu film de tam oradan başlıyor diyebiliriz. Polonyalı göçmen olan Karol’un eşi Dominique ile boşanma davası dönmektedir o an. Filmde Julie’nin salona girmeye çalıştığı açıkça gösterilir ama bunu bu kadar belli yapmasına gerek yoktu bence. Belki arkada blurda kalmış gibi detaylandırabilirdi ama yönetmen böyle göstermeyi tercih etmiş. Bunu yapması kötü bir hamle değil aksine herkesin anlamasını sağlamış.

Fransa’da olduklarından ve Karol’ün yabancı olması ve dili tam iyi bilmemesi üzerine Dominique ayrılırken sahip olduğu tüm fırsatlarını kullanmaya çalışıyor. Ayrılık sebepleri ise adamın kadınla evlendikten sonra birlikte olmamasıdır. Karol’ü valizi ile dışarda kalırken para çekmek için bankaya gittiğinde hesabın kapatıldığını öğrenir. Parasız bir şekilde dışarda geceyi bitirmeyi planlarken aklına berber dükkanlarının anahtarlarının olduğu aklına gelir. Geceyi dükkanda geçirdikten sonra Dominique ile barışmaya çalışmış olsa da yapamazlar. Kadın adamla sevişmek istemesine rağmen adamdan buna karşılık tepki gelmeyince Dominique dükkanı yakmaya başlar ve polise şikayete edeceğini bunun da sorumlusunun Karol olduğunu söyleyeceğini anlatır. Kısacası kadın aşırı derecede kötü davranan birisidir ve çok fazla sinirimi bozmuştur. Adam ise saflığı ile ayrı sinirimi bozmuştur. Neyse bir takım maceraların ardından Polonya’ya evine döner. Karol, orada hızlı para kazanma yollarını arar ve birilerini bir nevi kandırarak zengin olur. Her geçen gün zenginliğini büyütmüştür. Ama hala Dominique’i düşünmektedir ve tüm malının Dominique’e kalması yönünde bir vasiyet yazar. Sonrasında onu Fransa’dan kurtaran adamın yardımları ile kendisine fake pasaport yaptırır. Hemen ertesinde öldüğünün haberini yayar. Dominique o kadar fazla paranın kendisine vasiyet konulduğunu duyunca hemen gelmiştir. Cenazesini uzaktan izleyen Karol, Dominique’in ağladığını görür ve onun otel odasına girer. Çıplak bir şekilde onu bekler (aşırı ürkünç bir plan). Tabii Dominique şaşırır eder ama en sonunda geceyi geçirirler. Sabaha Karol otelden ayrılır ve ardından odaya polisler girer. Dominique’e bu kadar fazla vasiyet kalması ve Karol’ün öldüğü gün Polonya’da olmasından dolayı şüphelendiklerini söylerler. Karol aslında kadına oyun oynamıştır. Karol’ün zengin olmada amacının zaten para olmadığı anlaşılır. Yine eski Polonya’daki hayatına dönmüştür. Sadece istediği kendisinin de yaşadığı durumları Dominique’e yaşatmaktır. Fakat Dominique’i sevdiğini hapishanesine gidip gizlice gözlemlemesinden anlarız. Bu kadar saf bir adamın böyle bir plan kurup işlemesi biraz değişik geldi.

Senaryo olarak bana saçma gelen bir yapısı vardı. Karakter psikolojisine ilk filmdeki gibi giremeyiz, zaten film de bunu amaçlamamaktadır. Eşitlik tanımını aktarmak istediğinden Dominique ile Karol arasındaki bu denge sistemine yoğunlaşmıştır. Karol’ün intikam alması tamamen eşitliği sağlamak adına yapılmaktadır. Kendi hissettiği durumu Dominique’in de hissetmesini ister. Ama eşitlik yine eşitlik şeklinde değildir. Yine güce sahip olanın güçsüzü ezdiği bir tablo vardır. Yönetmen de bunun mümkün olmayacağını böyle göstermek istemiştir.

Three Colors: Blue’da nasıl mavi renk ön planda ise bu filmde de beyaz ön plandadır. Karol ve Dominique’in evliliği ve Dominique’e benzeyen heykel haricinde beyazın tonunu pek yakalayamayız. Yönetmen de bunu bilerek ve isteyerek yapmıştır. Beyaz daha çok Karol’ün düşsel anlarında karşımızdadır. Bunun yanında beyaz namına kar sahnelerine de önem vermiştir ama onlar bile saf temiz kar değillerdir aksine hepsi kirlidir. Bu tarz beyaz seçimi ile bu film, ilk filmdeki gibi görsel anlamda da psikolojimize dokunmaz veya büyük anlamları yüklediğimiz bir film değildir. Bu yüzden bu yazımda hikaye odaklı kalmaya çalıştım. Bana göre daha zayıf bir filmdir ama serinin lazım olan bir parçasıdır.