Sweet Tooth (2021) İnceleme

Netflix’in son dönem popüler dizilerinden biri olan Sweet Tooth beklemediğimden de iyi başladı. İlk üç bölümü bir anda izlediğim bir dizi oldu. Aile boyu izlenebilecek bir dizidir kendisi.

Hikayesi ve yarattığı dünya son zamanlarda yaşadığımız virüs salgınına benzer olsa da bunu güzel bir şekilde kullanabilmiş. Yarı hayvan çocukların her biri ayrı emek gösterilerek yapılmış ve kukla ustaları ile çalışılmaya özen gösterilmiş. Görsel effekt yerine kukla her zaman daha iyidir. Konusu ile de bu sevimli çocukları izlemek güzeldi. İlk üç bölümünü çok iyi bulmama rağmen son bölümlerde azıcık sıkıldığımı söyleyebilirim. Bir süre sonra herkesin uzaklara bakıp dramatik dramatik anılarını anlattığı bayık sahneler gelmeye başladı. Karakteri tanımamız için lazım olan bir şey olmasına rağmen biraz cheesy oyunculuklarla beraber göze batar hale geldi. Şuanlık o karakterlere bir duygu kurmadığımızdan hikayeleri de o kadar sarsıcı gelmedi. Ama ikinci sezon ile beraber daha iyi konuma gelebilirler.

Tatlı, sevimli bir dizi. Normalde post-apocalyptic dünya yaratılacağı zaman daha karanlık bir dünya önümüze sunulur. Ama bu dizi tam tersini amaçlayarak yola çıkmış. Bu farklı bir tat vermiş diziye. Muhakkak izlenmeli bir dizi olmasa bile izlerken keyif alınabilecek bir dizidir.

Devs Nasıl Dizi? // Spoilerlı İnceleme

Geekyapar kanalında gezinirken İlk Bölüm Canavarı serisinde konuştuklarını görüp meraklandığım bir diziydi. Cidden onların da dediği gibi ilk bölümü biraz meraklandırıcı ve izlemeye değer duruyordu ama bu gitgide her bölümde düşerek giden bir eğriye dönüştü.

Dediğim gibi ilk bölümünde oluşan hafif gizemli ne oluyor acaba havası bölüm bölüm azaldı. Bunun en büyük nedeni ortaya çıkan nedenler ve karakterlerin motivasyonlarını öğrenmemizle ilgili sanırım. Çünkü o teknoloji şirketinin ne olduğunu tam bilmemek Sergei’in neden bilgi çalmaya çalıştığı, öldürülmesi ve sevgilisinin bunun görüntülerde intihar gibi gösterilmesi aşırı hoş katmanlı gizliliğe sahip olan bir haldeydi. Bir de ilk bölümün çok sakin ve büyüsel havası sonraki bölümlerde yorucu ve gereksiz durmaya başlıyor. Gerçekten ilk bölümde abartıya ve dramaya girmeden sade bir ilişkiyi göstererek başladığı bölüm ile güzel bir zeminde otturtuğu drama ile sonlanıyor.

Dizinin sonrasında sıkan tarafları ilk bölümde aşırı hoşuma giden kısımlarıyla birebir aynı şeyler. Uzun uzun slow motion görüntüler, karakterlerin tavırları ve hikayenin ilerleyişi falan hepsi sonradan eh ya dedirtti. Ama aslında genele bakıldığında konusu ve içerdiği fikir çok da kötü değil ve hala nasıl sonlanacağı ile ilgili biraz merakınız oluyor. Fakat yukarıda saydığım nedenler başta olmak üzere pek çok şeyin biraz uzamasıyla etkisi yavaşlıyor sanırım.

Dizide bir de şöyle bir problem var o da “Fuck” kelimesinin aşırı cool sanması. Resmen oyuncuların o kısımları abartılı oynamalarına bile vurmuş bir halde. Şimdi “Fuck” de ama basınçlı olsun diye resmen direktif almışlar. Bu aşırı belli ve çok saçma geliyor. Yönetmen veya senarist gençlere mi özendi naptı bilmiyorum ama başkası adına utanma anını ufaktan yaşadım.

Diziyi çok gömmüş gibi oldum ama o kadar da kötü değil. Ha izlemezseniz büyük bir şey kaçırır mısınız asla kaçırmazsınız. Hafif merakınız oluşursa ve devam etmek istediğiniz kadar devam edin. Çerez dizi tanımına uyan bir yapıda.

Arrival (2016) İnceleme

Bir bilim kurgunun tonu olmalı diye sorulursa kesinlikle böyle olmalı diyeceğim tarzda bir film, Arrival. Heyecanla beklediğim Dune filminin öncesinde Denis Villeneuve yönetmenin bu filmi ile hem tarzını yeniden hatırlamak istedim hem de bu hoş film hakkında bir iki kelam etmek istedim. Farklı tarzlarda filmleri olsa bile bilim kurgu tarzında çok daha başarılı yapımlara imza attığını söyleyebilirim. Gişede pek tutmayan Blade Runner 2049 ile de tarza nasıl saygıyla bağ kurduğundan bahsetmiştik. Şimdi de Arrival hakkında biraz analiz yapalım.

Louise Banks (Amy Adams) and Ian Donnelly (Jeremy Renner) in ARRIVAL

Genelde bilim kurgu ve uzay temaları olunca sinemada hep vurdu kırdılı, silahlı, aksiyonu bol işler görüyoruz ama bence bu türler için sağlam olan kısım daha sade ve yumuşak konulara yönelik olanlardır. Mesela 2001: Space Odyssey özellikle bir müzik gibi akıp giden filmdir ve Arrival da bir müzik olmasa bile benzer yumuşaklığı olan bir filmdir. Sakin sakin kadının hayatından dramasından bir kesitle başlar ve uzaylıların 12 kovanının dünyaya gelmesi ile yine istifini bozmadan ilerler. Başka filmlerde olsa bu uzaylı geliş hikayesi daha şiddetli veya daha olağan dışı bir şey olduğunu bastırmaya çalışan yapıda olurdu. Ama bu filmde daha olması gerektiği gibi daha dikkatli ilerleyerek o sınırı korur. Uzaylıların zaten bir saldırganlığı yoktur ama amaçlarının ne olduğu büyük meraktır ve insanlar ve devletler anlamında gerilime de sürükleyen haldedir. Bu amaçlarını anlayabilmek adına bir dil bilimcinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ve bu konumda da başrol kadınımız Dr. Louise gelmektedir. Kadının planlı ve uygun dilleri öğrenme programı devletin pek de beklediği hızda olan bir şey olmamasına rağmen yavaş yavaş onlar da alışır. Ama diğer devletlerin sabrı o kadar kolay sabit kalacak gibi değildir. Film yine dil öğrenme kısmını uzaylılar iletişim kısmını çok sakin ve yumuşak işler. O yuvarlak şekillerdeki çıkıntılarda belli anlamlar ortaya çıkmaya başlar. Ve bu ortaya çıkma çok farklı yönlerde insanların hayatlarını etkileyecektir. Yönetmenin kurduğu iletişim ve zaman yapısı bir o kadar bilim kurgu olsa bile yumuşak anlatımı ile gerçekçi ve inandırıcıdır.

Filme yumuşak ilerliyor dedim ama bir o kadar da merak ve gerilim kısmını doyuran yapısı vardır. Bu konuları asla boşlamaz zaten ama ele alış şekli belki de her filmde olmasını istediğimiz şekildedir. Bilim kurgu kısmının da inandırıcı ve oturaklı bir yapısı olduğunu zaten söyledik. Tüm bunların birleşimi ile anlatımı çok kuvvetli bir yapım ortaya çıkmaktadır. Bir de bu anlatımın üzerine mükemmel bir görüntü yönetmenliği ile kendisini iyice zirveye çıkarmaktadır.

Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

Nosferatu: eine Symphonie des Grauens (1922) İnceleme

Malumunuz Cadılar Bayramındayız ve ben de konsepte uygun olsun diye bir korku filmi izlemem gerektiğini düşünüp Nosferatu’yu seçtim. Tarihinden de anlayacağınız gibi sinemanın ilk filmleri arasındadır. Sessiz film tarzında olmasına rağmen izlemesi o kadar da yormuyordu. Vampir hikayeleri popüler kültürde bolca anılır ve bu film ile ilk defa bu hikayeleri sinemaya taşımıştır. Dracula kitabının uyarlaması halinde çekilen film, gerekli telif hakkını alamadığından dolayı ismini Nosferatu olarak değiştirildi. Her ne kadar hikayede ve isimde belli noktalar değiştirilse bile Dracula’nın yazarının eşi filmi dava etti. Davanın kaybedilmesi ardında gösterimi duran filmin kopyaları da imha edilmeye başlandı ve neredeyse yok olma eşiğine geldi. Ama bu sürecin sonunda korku sinemasının öncü filmlerinden olmayı başardı. Her ne kadar şuan izlediğimiz de korku yerine eğlenceli bir film gibi geliyor olsa bile üzerinden geçen zamanı unutmamız gerekir.

Kitaptan belli kısımları esinlenmiş olsa bile yönetmenin sinemaya sunduğu vampir, kitaptaki asil tipinden uzaktadır. Şekilsiz kambur vücudu, kel kafası ve sivri dişlerinin üzerine aksak yürüyüşlü ve daha ürkünç diyebileceğimiz bir karakter oluşturdu.

Nosferatu’nun bir başka güzel kısmı ise sessiz bir edebiyat gibi olmasıdır. Karakterin bulduğu Nosferatu kitabı ile önce bizi olacaklarla bilgilendirirken sonrasında olayları yansıtır. Sessiz bir film olması gereği diyaloglar da yazı halinde ekrana gösterilir. Önceden gördüğümüz bir şeyi akabinde izliyor oluşumuz olayı görsel anlamda sunumuna olan merakımızı tetiklemektedir. Bir de vampirlerin de doğalında sessiz bir yaratık olması filme uyan ve gerilimi bir tık etkileyen yapıdadır.

Filmin bir de sunduğu ortam çok gerçekçi olması ötürü ve ışık ve gölgenin de buralara yansımasıyla ekrana daha iyi hava yaratmasına da etkili oluyor. Bu gölge oyunlarının en iyi tarafını Nosferatu’nun uzun pençe gibi elleri ile avına yaklaşmasında gözlemliyoruz. Bu gibi sahneler ile sinemada önemli bir bakış açısı kattığı da kesindir.

Şöyle bakınca üzerinden 100 yıl geçmiş ama hala kendisini izlettiren ve konuşturan hali ile ne kadar önemli bir eser olduğu ortada. Yine eski olmasından dolayı birçok insana hitap etmeyecektir diye düşünüyorum ama eğer vampir türü filmlere bir tutkunuz var ise ve izlemediyseniz izlemenizde fayda var.

Se7en (1995) İnceleme

1995 yapımı polisiye gerilimi filmi olan Se7en, Brad Pitt, Morgan Freeman, Kevin Spacey ve Gwyneth Paltrow’lu kadrosu ile sinemada bilmeyenin kalmadığı bir film statüsündedir. David Fincher yönetmenliğinde olan bu filmin sonunu izleyen de izlemeyen de kesinlikle duymuştur.

Karanlık, gergin bir ortamda iki dedektifin değişik bir psikopatın izinden gittiği macerası eksik olmayan bir filmdir. Bu iki dedektif birbirlerinden ne kadar uyuşmayan ve zıt olan insan olsalar bile bu gizem onları birleştirir. Bu olay, 7 büyük günahı eksenine alan her günah için temsil edilen insanların öldürüldüğü ve ipuçlarının çok zekice kurulduğu psikopatça bir iştir. İşlediği olay, karakterlerin oluşumu, çekimler derken çok gerçekçi bir film karşımızdadır. Burada bir Spoiler’a gireceğim. O kadar gerçekçidir ki son sahnede Gwyneth Paltrow’un öldüğü ve kutuda onun kafasının olduğu kısımda birçok izleyici orada gerçekten o kafayo gördüğünü falan düşünmüşlerdir. O kadar etkileyici bir film ki ben de izlerken o kafayı gözümde bol bol canlandırmıştım. Her ne kadar Fincher böyle bir sahnenin olmadığını söylese bile bir grup kitle bunu gördüğünü savunuyor.

7 büyük günahı temsil eden cinayetlerin olduğu gibi bir çok edebi eser de göndermelerini yapan ve aslında olayın cinayet işlemeye olan istekten çok insanlara vaaz verme onlara ders verme niteliğindedir. Doe’nun amacı tam olarak öldürmek olmasa bile yaptığı işkencelerle insanları günahlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Zaten en sonda kendi günahı ile yüzleştiği gibi bir olay da vardır.

Filmin işleyişi, ilerleyişi çok güzeldi ve sonu özellikle en ideal sondur. Çünkü bu sona gelmeden önce bir sürü alternatif son tasarlanmıştır ama en sonunda Fincher’ın istediği bu güzel son seçilmiştir.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.