Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

Nosferatu: eine Symphonie des Grauens (1922) İnceleme

Malumunuz Cadılar Bayramındayız ve ben de konsepte uygun olsun diye bir korku filmi izlemem gerektiğini düşünüp Nosferatu’yu seçtim. Tarihinden de anlayacağınız gibi sinemanın ilk filmleri arasındadır. Sessiz film tarzında olmasına rağmen izlemesi o kadar da yormuyordu. Vampir hikayeleri popüler kültürde bolca anılır ve bu film ile ilk defa bu hikayeleri sinemaya taşımıştır. Dracula kitabının uyarlaması halinde çekilen film, gerekli telif hakkını alamadığından dolayı ismini Nosferatu olarak değiştirildi. Her ne kadar hikayede ve isimde belli noktalar değiştirilse bile Dracula’nın yazarının eşi filmi dava etti. Davanın kaybedilmesi ardında gösterimi duran filmin kopyaları da imha edilmeye başlandı ve neredeyse yok olma eşiğine geldi. Ama bu sürecin sonunda korku sinemasının öncü filmlerinden olmayı başardı. Her ne kadar şuan izlediğimiz de korku yerine eğlenceli bir film gibi geliyor olsa bile üzerinden geçen zamanı unutmamız gerekir.

Kitaptan belli kısımları esinlenmiş olsa bile yönetmenin sinemaya sunduğu vampir, kitaptaki asil tipinden uzaktadır. Şekilsiz kambur vücudu, kel kafası ve sivri dişlerinin üzerine aksak yürüyüşlü ve daha ürkünç diyebileceğimiz bir karakter oluşturdu.

Nosferatu’nun bir başka güzel kısmı ise sessiz bir edebiyat gibi olmasıdır. Karakterin bulduğu Nosferatu kitabı ile önce bizi olacaklarla bilgilendirirken sonrasında olayları yansıtır. Sessiz bir film olması gereği diyaloglar da yazı halinde ekrana gösterilir. Önceden gördüğümüz bir şeyi akabinde izliyor oluşumuz olayı görsel anlamda sunumuna olan merakımızı tetiklemektedir. Bir de vampirlerin de doğalında sessiz bir yaratık olması filme uyan ve gerilimi bir tık etkileyen yapıdadır.

Filmin bir de sunduğu ortam çok gerçekçi olması ötürü ve ışık ve gölgenin de buralara yansımasıyla ekrana daha iyi hava yaratmasına da etkili oluyor. Bu gölge oyunlarının en iyi tarafını Nosferatu’nun uzun pençe gibi elleri ile avına yaklaşmasında gözlemliyoruz. Bu gibi sahneler ile sinemada önemli bir bakış açısı kattığı da kesindir.

Şöyle bakınca üzerinden 100 yıl geçmiş ama hala kendisini izlettiren ve konuşturan hali ile ne kadar önemli bir eser olduğu ortada. Yine eski olmasından dolayı birçok insana hitap etmeyecektir diye düşünüyorum ama eğer vampir türü filmlere bir tutkunuz var ise ve izlemediyseniz izlemenizde fayda var.

Se7en (1995) İnceleme

1995 yapımı polisiye gerilimi filmi olan Se7en, Brad Pitt, Morgan Freeman, Kevin Spacey ve Gwyneth Paltrow’lu kadrosu ile sinemada bilmeyenin kalmadığı bir film statüsündedir. David Fincher yönetmenliğinde olan bu filmin sonunu izleyen de izlemeyen de kesinlikle duymuştur.

Karanlık, gergin bir ortamda iki dedektifin değişik bir psikopatın izinden gittiği macerası eksik olmayan bir filmdir. Bu iki dedektif birbirlerinden ne kadar uyuşmayan ve zıt olan insan olsalar bile bu gizem onları birleştirir. Bu olay, 7 büyük günahı eksenine alan her günah için temsil edilen insanların öldürüldüğü ve ipuçlarının çok zekice kurulduğu psikopatça bir iştir. İşlediği olay, karakterlerin oluşumu, çekimler derken çok gerçekçi bir film karşımızdadır. Burada bir Spoiler’a gireceğim. O kadar gerçekçidir ki son sahnede Gwyneth Paltrow’un öldüğü ve kutuda onun kafasının olduğu kısımda birçok izleyici orada gerçekten o kafayo gördüğünü falan düşünmüşlerdir. O kadar etkileyici bir film ki ben de izlerken o kafayı gözümde bol bol canlandırmıştım. Her ne kadar Fincher böyle bir sahnenin olmadığını söylese bile bir grup kitle bunu gördüğünü savunuyor.

7 büyük günahı temsil eden cinayetlerin olduğu gibi bir çok edebi eser de göndermelerini yapan ve aslında olayın cinayet işlemeye olan istekten çok insanlara vaaz verme onlara ders verme niteliğindedir. Doe’nun amacı tam olarak öldürmek olmasa bile yaptığı işkencelerle insanları günahlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Zaten en sonda kendi günahı ile yüzleştiği gibi bir olay da vardır.

Filmin işleyişi, ilerleyişi çok güzeldi ve sonu özellikle en ideal sondur. Çünkü bu sona gelmeden önce bir sürü alternatif son tasarlanmıştır ama en sonunda Fincher’ın istediği bu güzel son seçilmiştir.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Hereditary (2018) İnceleme

Geçen gün Ari Aster‘in Midsommar filmini incelemiştik. Hemen ardından ilk uzun metrajlı olan Hereditary hakkında da yazsam fena olmaz diye düşündüm. Dediğim gibi bu film ilk uzun metrajlı filmi ama yönetmen o kadar kendine güvenir çekmiş ki ilk filmi gibi hiç durmamaktadır. Kamera hareketleriyle, açıları öyle profesyonel yerleşmesi ile çok başarılı bir film ortaya koymuş. Midsommar ve Hereditary filmlerini izledikten sonra yönetmenin karakterini anladığınızı hissediyorsunuz, yönetmen imzasını çok belirgin atıyor. Her iki filmin de benzer yönlerini rahatça tahlil edebiliyorsunuz. İkisinde de gerilim odaklı ilerleyen hikaye anlatımı kendisine özgün filmler. Anlatmak istediğini ne çok açık edip bizi klasik Hollywood filmlerine götürüyor ne de çok gizleyerek izleyiciyi zorlamıyor. Yönetmen ipuçlarını gösteriyor ve bunları hemen alıyorsunuz. Adamın bu tarzını cidden çok beğeniyorum.

Hereditary, korku filmi anlamında insanı tatmin eden, içerisindeki konu ile izleyiciyi yakalayan bir yapısı var. Filmin iki kısmı var birinci kısım daha gerçekçi olayların döndüğü kadının annesini kaybetmesi sonrası acılarını hikayeyi bir zemine yerleştiren kısımdır. İkinci kısım ise daha çok spiritüel ve fantastik olayların dönmeye başladığı, bu konular üzerinden bir takım gizemler ve korkuları barındıran kısımdır. Midsommar ile benzerlik ve farklılıkları bakımından bu film biraz daha soyut konulara girmektedir. Midsommar filminde korku insanlar ve onların garip inançları iken burada korku ruhani boyuttadır. Her filme de baktığımızda yönetmenin benzer konulara meraklı olduğu bu konularda araştırmalarını bolca yaptığını rahatça gözlemleyebiliyoruz. Her iki film de akıcılık anlamında hiç bir kusuru yoktur ve gerilimi artık görmek istediğimiz şeklindedir.

Ari Aster, diğer klasik korku filmleri gibi hareket etmemektedir. O alıştığımız yapıyı değiştiren ve artık görmek isteyeceğimiz hale getiren bir isimdir. Hikaye anlatımı olsun, geçişleri olsun çok harika işler çıkarmaktadır. Tadı başka bu filmlerin.

Midsommar (2019) İnceleme

Güneş en tepedeyken, her şey bu kadar ekranda belirgin iken bir insanı nasıl gerebilirsiniz veya korkutabilirsiniz? İşte bu film bunu başarmıştır ve tüm o klasik korku filmlerine resmen kafa tutmuştur. Filmde jumpscare gibi bullshit bir yöntem asla yok bunun yerine git gide şiddet dozajı artan ritüellerle sizi geriyor. Film boyunca bir tedirginlik üzerinizde kol gezerken karakterlerle birlikte olanları izliyoruz. Karakterler burada ana karakter olmadığı için onlarda bizim gibi izleyici ve bizim aslında bir yansımamız konumundalar. Bu filmde ana karakter tamamen ritüel ve ilginç pagan gelenekleridir. İzlerken az çok neler olacağını tedirginlikle beklerken bir yandan da belli sahnelerdeki çizimlerle neler izleyeceğinizi gösteriyor, biz sadece o anı deneyimliyoruz. Bir de bu gösterimleri genelde göze batırarak yapmaması da filmi diğer filmlerden ayıran kısım. İlerleyişi çok güzel, geçişleri hiç beklemediğim kadar akıcı, rüya gibi görüntüsünün içinde o sizi rahatsız eden duygu çok yerinde.

Konu özetle psikolojik sorunları olan bir kızın sevgilisi ve arkadaşlarının yapacağı yaz gezisini anlatıyor. İsveç kırsallarında gerçekleşecek bir yaz festivaline gidiyorlar. Bu festival, Pelle adlı arkadaşlarının yöresinde olduğundan o yönlendiriyor falan. İlk başta değişik hoş duran bu pagan kültürü sonrasında bir kabusa doğru eviriliyor. Dediğim gibi kızı ana karaktermiş gibi başlatıyor, İsveç’e gelene kadar ana karakterimiz ritüel kendisini bekletiyor. Karakter anlamında gözlem konumundayız demiştim bunun en etkili kısmı karakterlerin de antropolog olması ile daha da iyi oturuyor. Çünkü antropologlar genelde ya dahil olarak ya da uzaktan durumları inceleyip bu konularda araştırmalar yapan insanlar. Onlar o alıştığımız klasik filmlerdeki gibi aktif bir rol almaya çalışmıyorlar. Kaçmaya çalışmıyorlar, onların bu yaptıklarına karşı büyük bir tepkileri bile yok. Dediğim gibi klasik bir yapım yok ortada, original bir hikaye anlatımı var ve mükemmel.

Görsel anlamda aşırı göz doyuran çekimleri ve anlatmak istediğini çok güzel yansıtan açılarıyla etkileyici bir film. Hoş detaylarıyla hikayesiyle izlemesi güzel, yalnız yine dram tarzında ilerleyen akıcılığı ile bu türleri sevmiyorsanız sıkılabilirsiniz. Bu sıkılma yukarda bahsettiğim o aktif karakter olmaması onun yerine izleyici konumunda karakterlerin olmasından dolayı olacaktır. Ama bu filmi güzel yapan ve diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu. Yönetmen Ari Aster‘den yine Hereditary izlemişseniz o da bu tarzda güzel bir filmdir. Midsommar ise Hereditary’nin üzerine çıktığı ve kendisini geliştirdiği bir film.

The Shining (1980) İnceleme

Bu filmi pek sevmiyorum ama Stanley Kubrick denilince akla gelen ilk filmler arasında. Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlama olan korku türündeki cinnet geçirme ve evresini anlatan bir film. Kışın kapalı olan bir otelde bir takım bakımlar yapılacaktır ve bu süre içerisinde de yazarlık yapan Jack, ailesi ile birlikte oranın bu bakım işlerini üstlenerek oraya taşınır. Bu otelde olağan üstü varlıklar yer almaktadır. Bunların etkisine giren Jack’in delirmesini, oğlunun bu varlıklarla etkileşimini ve eşinin bu durumdaki çaresiz kalışını izleriz.

Stephen King eserlerinin neredeyse çoğunun Hollywood’a adapte edilmesinden aşırı alıştığımız bir senaryosu vardır elbet. Ama Kubrick’in ortaya koyduğu bu eseri böyle basite indirgememiz doğru olmaz. Her neyse bu filmin Stephen King tarafından hiç sevilmediğini hatta nefret edildiğini duymuştum. Kitabın belli kısımlarını değiştirerek sinemaya uyarlayan Kubrick’e bu konuda çok kızgınmış. Bu kızgınlığını pek anlamlandıramıyorum, bir kitabı aynı şekilde filme uyarlamak her iki eser için de kötü sonuçlanan bir yöntemdir. Stephen King bir de bunun üzerine kendi senaryosunu yazdığı bir The Shining dizisine kolları sıvıyor ama pek başarılı olamıyor. Kimsenin bu yapımdan haberinin olmadığına eminim. Bu film çıktığı zaman da en kötü filmlere aday falan gösterilmiş ama sonraki zamanlarda insanların beğenisini kazanmış. Onun için değeri o zamanlar pek bilinmediğini söylebiliriz.

Renkleri ve anlamlarını iyi kullanan yönetmendir Kubrick ve çeşitli steady camera kullanımı ile uzun çekimleri de güzeldir. Oyuncular zaten Jack Nicholson ve Shelly Duvall gibi usta oyuncular. Karakterlerin bu iyi oyunculuğunun üzerinde şöyle bir neden daha var o da Kubrick’in sahneleri milyon kere çektirmesi. Milyon kere çektikten sonra Jake karakteri nasıl delirmesin? Sette o kadar kötü davranıldıktan sonra nasıl kadın ezik gibi davranmasın? İşte bunlar filmi güzel yaptığı kadar oyuncuların psikolojisinde kötü izleri olan şeyler. Shelly Duvall mesela bu kadar şeyden sonra hastanelik falan olmuş. Mükemmel bir film ortaya çıktığı kesin ama bunları yapmak ne kadar hoş bilemiyorum. Filmde çocuk oyuncu kötü sayılır onun da çocuk olduğu için göz ardı etmiştim. Pek sevmesem de sinema için önemli bir film. Sevmeme nedenim belki de bende bıraktığı kötü etkidir tam bilmiyorum. Çekimlerde sahnelerdeki objelerin yerinin değişmesine kadar sizi görsel anlamda farketmeseniz bile değişik bir durumda bırakıyor. Normal bir sahnede bile gereksiz geriliyorsunuz. Sinema tarihine bu kattığı özelliği ile değerli hale geliyor.