Godzilla vs Kong (2021) Spoilerlı İnceleme

Bu yıl en çok merakla beklediğim ama aynı zamanda hikaye olarak çok kötü ama aksiyon anlamında dolu bir şey izleyeceğimizi düşündüğüm bir filmdi. Ama yanılmışım hikaye anlamında da beklentilerimin üzerinde çok iyi bir iş çıkardılar. Tüm godzilla filmlerini izlemedim ama belli ölçüde izlediklerime göre iki canavar birbirine yumruk atar biz de rahatlarız ama sonu berbat bir yere bağlanır geçer gideriz sanmıştım. Sanırım beklentim düşük olunca baya beni şaşırttı ve bu yüzden çok mutluyum.

Öncelikle görüntü anlamında şahaneydi. Bu konuda da effectler göze batar gibi bir önyargımın üzerine taş gibi görsellikle yine beni şaşırttı. Öyle dikkatli incelememe rağmen pek bir açık bulamadım. Tabii bir iki yıla eskiyebilir şekilde ama şuan aşırı keyif alınacak kıvamda.

Hikaye olarak Godzilla: King of the Monster filminin devamı şeklinde diyebiliriz. Önceki filmde Godzilla tarafından kurtarılan Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh Valentine (Julian Dennison) hafif deli dolu olan ve komplo teoristliği yapan Bernie Hayes (Brian Tyree Henry) ile bağlantı kurarak Godzilla’nın insanlığa neden yeniden saldırdığını araştırmaya koyuluyorlar. Teorisyen podcaster ile hem Apex Cybernetics’teki tuhaf olayları araştırıyor hem de Godzilla ile ilgili bilgiler peşindeler. Bu kısmı eklemeleri ile Madison’un babasının bulunduğu anlamsız bir ton sahne de bizimle beraber geliyor. Bunu eksi olarak görebilir miyiz bilmiyorum ama aşırı gereksiz olduğu aşikar.

Apex Cybernetics şirketinin aklındaki ise mecha godzilla’ya güç vericek olan maddenin Hollow Earth üzerinden bulunup kullanılması arzulamaktadır. Bunun için Kong’un yardımına ihtiyaçları vardır. Onu oraya taşımaya çalışmaktadılar. Godzilla da bu yüzden ortaya çıkmış ve sinirli haldedir.

Filmin diyalogları çok kötü yazılmış olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Hatta oyunculukların da çok klişe ve bilindik olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Çünkü bunların olucağını tamamen bekliyordum ve bu yüzden üzülmedim. Beni mutlu eden kısmın #TeamGodzilla ve #TeamKong taraflarını birbirlerine düşürmeden makul bir sona ulaşmalarıydı. Filmin başlarında da belli olduğu gibi bir Kong tarafı ağır basmaktaydı. Kong tamamen iyi çocuk Godzilla kötü o yüzden çocuk onu yenmeli gibi bir havası fragmanlarda da filmin başında da baya ağır gösteriliyordu. Sonrasında bir olup asıl düşman Apex’in yarattığı Mechagodzilla’ya karşı savaşmaları çok makul ve her iki tarafında gönlünü alan kısımdı bence de. Ama görmeyi tek istediğim bir sahne eksikti. O da Kong ve Godzilla’nın el sıkışma sahnesi. Bunun olmasını nedense aşırı derece bekledim.

Her şeyi bırakın kavga ve aksiyonun güzelliğinde kaybolun. Hong Kong’un neon ışıklarının altında büyük tahribatlarla yıkımlarını izlemek son derece mükemmeldi. Hatta bunun dışında Kong’un gemilerle götürülürken bir yandan denizden Godzilla’nın saldıra saldıra gelmesi o anki durumun ciddiyetini çok güzel tasarlıyor. Kong’un sınırlarını daraltıyor ve Godzilla’nın belasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Yine Godzilla’yı da zorluycak anlar yaşansa da Kong’un hali bir başka oluyor. Sonrasında şehirde yaptıkları kavga daha eşit koşullarda gerçekleşiyor. Kong bir baltaya sahip olurken onun da özellikleri ile Godzilla’nın seviyesine yetişiyor. Ama bu kısımdan sonra en önemli an Mechagodzilla’nın ortaya çıkmasıdır.

Filmi eski filmlere göre karşılarsak hepsinden çok ileri bir iş ortaya çıkardığı barizdir. En iyi canavarların birbirini tokatladığı film desem yanılmış olmam. Bu filmden önce 1962 yılındaki Kong vs Godzilla filmine de yeniden göz atmıştım. Yani çok eski olduğundan pek bir şey demiycem ama hele ilk Godzilla filmine göre baya düşük bir filmdi. Bu filmin yanına ise o film asla yaklaşamaz. Bu film hem o eski filmlere saygılı hem de üzerine bir iş koyması ile hep aklımda kalacağa benziyor.

Ben baya beğenip 8 üzeri bir puanla filmi uğurluyorum. Peki siz nasıl buldunuz? Sonu ile ilgili mutlu musunuz? Cevaplarınızı yorumlarda gösterebilirsiniz.

Mank (2020) İnceleme

David Fincher yönetmenliğinde bu yıl için sanırım en çok beklediğim bu filmi sonunda izleme fırsatım oldu. Citizen Kane gibi kült bir filmin yazım ve yapım aşamalarını anlattığı ve bunu yaparken 1930’lu yılların Hollywood ve Dünyanın politik ortamını da bolca aktardığı çok güzel bir biyografik film olmuş. Senaryosunu babası Jack Fincher ile beraber yazmışlardır. The Social Network filmindeki gibi biyografik anlatımda olduğundan geçmişe yönelik gidip gelmelerin aynı tarzda olduğu ama The Social Network kadar hayali bir ortammış hissini vermeyen, gerçekliliği üstün olan bir filmdi.

Citizen Kane sinema tarihinde o sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş döneminde belki de adını en çok duyuran film olmuştur. Filmde bu filmin yazım aşamasını ve etkilendiği noktaların bol bol gösterildiği ve yazar Mankiewicz’in yani kısaca Mank’in zihninde bir yolculuğa çıkarmaktadır. Mank’in öncelikle kendi sorunlarını göstermekle başladığı ve aralarda şirketlerin sorunlarıyla, ülkenin ekonomisiyle olsun çeşitli anlamlarda dönemin güç savaşlarını güzel ele almıştır. Bunların etkisi ve çevresinde Citizen Kane filminin doğuşunu izlemek baya hoştu.

Dram filmi gibi gözüksede pek dramatik anlamda bir duygusunun olmadığı bir filmdi. Duyguya odaklanmaktan çok gerçekçi bir anlatım izlemeyi tercih etmişlerdi. Siyah beyaz görüntüsü, dönemin dekor ve ortamı, filmdeki bazı geçişler ile 1930’ları çok fazla vurgulayan bir yapıdaydı. Ne kadar yazarın bol bol sorunlarına odaklansa bile filmin anlattığı detaylar ve çekimlerinden ötürü o duygu kısmı yoktu. Ama bu duygu kısmının olmasını bazıları için hoş gelmeyecek bile olsa benim aşırı hoşuma gitti. Olayları ve durumları romantize edilmiş halde izlemek beni çok üzerdi.

Döneme karşı veya Citizen Kane filmi hakkında bir şeyler bilmeniz izlerken size fayda sağlasa bile bir zorunluluk değildir. Citizen Kane filminden vermesi gereken detayları zaten sağlayan bir yapıdadır. Sadece olayların arka planına inen ve oradan bir şeyler aktarmayı hedefleyen bir filmdir.