Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Ida (2013) İnceleme

Polonya’lı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 1960 yıllarındaki savaş sonrası sosyolojik ve psikolojik anlamda derin bir filmidir. Çekim açıları ve tarzı ile kendine has yanı olduğu gibi o yıllarda yapılmış filmlerin havasını da verir. Tüm bunların ekseninde Ida adındaki genç rahibe adayı kızın hayatı anlamlandırma adına aldığı yolculuğu bizlere sunuyor.

Film manastırda sade ve hareketsiz bir çekimi ile başlar. Bebekken manastıra bırakılan Ida, rahibe olmak için yemin etme zamanı gelmiştir ve ailesinden kalan son kişi olan teyzesine ulaşması gerekmektedir. Hiç görmediği teyzesinin yanına giderken kamera daha heyecanlıdır çünkü hayatın heyecanı manastırdakine nazaran daha fazladır. Bu çekim etkisi ile ortamı çok iyi yansıtmıştır. Teyzesinin yanına geldiğinde hiç deneyimlemediği bir hayat ile karşılaşır ve hiç bakmadığı bir pencereden olayları görmeye başlar. Aslında bir Yahudi olduğunu ve savaş sonrası ailesinin öldürüldüğünü öğrenir. Onların gömüldüğü yeri aramak için yine bir yola çıkarlar. Yol boyunca geçmişi ve şuanı mukayese ettiği, ilk defa bir erkeğe bir şeyler hissetmesi gibi durumlarla Ida’nın hayat sorgusunu çok ince ve sade şekilde ekrana yansıtılır. Film bu farklı duyguları Ida ve teyzesi ile çok güzel bir kontrast oluşturarak sunması ve birbirlerinin hayatına aşırı saygılı oluşları ile mükemmel bir uyum yakalatmıştır.

“Yemin törenime gelecek misin? Hayır, ama sağlığına içeceğim.”

Spoilerlı kısım! Yemin töreni için geri döndüğünde daha bunu için hazır olmadığını düşünmesi ve teyzesinin intiharı sonrası hayatını büyük anlamda değiştirerek dünyayı kısa da olsa bir tanımayı planlıyor. Bizim için çok büyük kararlar veriyor gözükmese bile onun açısından büyük şeyler deneyimliyor. Saçını açıp güzel elbiseler giyip dans ediyor ve en sonunda sevdiği adamla bir ilişkiye giriyor. Fakat sabah olduğunda yaşamak istediği hayatın bu olmadığını da düşünerek yine rahibe giysilerinin giydiği ve böylece hala geçmişe olan bağını koparmayıp uzun bir yürüyüş sekansı ile yolculuğunun devam ettiği çok iyi resmedilmiştir. Film boyu sabit kameraların olduğu zaman zaman ufak heyecanların olduğu kısım artık kendisini yürüyen bir çekimle yolda olmayı bu heyecanın daha da arttığını gösteriyor.

Film her yönü ile empati kurmamızı sağlayan ve sade havası ile çok iyi tüketilen bir filmdir. 1 saat 20 dakika gibi süresi ile tadında bir hikaye anlatarak çok iyi bir işe imza atılmıştır. Yabancı dilde en iyi film ödülünün de sahibidir.

Schindler’s List (1993) İnceleme

3 saat 17 dakikası ile yaklaşık 2 günde izlediğim, izlerken bol bol ağladığım ve siyah beyaz filmlere önyargımı yendiğim ilk filmdir. Tüm gerçekliği ile II. Dünya Savaşı’nın o Yahudiler üzerine uygulanan soykırımı en gerçekçiliği ile yansıtan muhteşem bir filmdir. Steven Spielberg‘in elinden çıkmış ve en pahalı siyah beyaz filmidir. Yaklaşık 20 bin figüran oynamıştır ve tüm mekanlar setle oluşturulmuştur. Aslında gerçek mekanlarda da bu çekimleri yapabilirdi ama Spielberg, tamamen ölülere olan saygısından dolayı bunu tercih etmemiş. O kadar figürana kostüm yetişmediğinden ise ilanlar ile Polonyalılardan ve Lehlerden eski giysiler almışlardır. Büyük bütçe ile çekildiği gibi Spielberg kendi kazandığı parasını da bağışlamıştır. Spielberg bu film için büyük araştırma yapar ve canlı olarak deneyimlemiş insanların anılarından faydalanarak senaryoyu daha da genişletir. İnsanların hep akıllarında kalmış olan ufak detaylardır ve Spielberg bu detayları filme güzelce nakışlar. Oskar Shindler’in ve Amon Goeth’in evlerini inceler ve setlerini bunlara göre oluşturur. Bu kadar emek harcanmış ve duyguyu sonuna kadar işleyen bir filmin Oscar kapsamında En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kurgu ve En İyi Film Müziği dallarında ödülleri vardır. Liam Neeson ve Ralph Fiennes’in ise performansları ile aday gösterilmiştir. Her iki karakter de oyunculuklarını en gerçekçi haliyle canlandırmıştır. Neeson abartılı dramalardan uzak aşırı içimize insancıl gelen özellikle son sahnesiyle unutulmaz iken Fiennes ise canlandırdığı psikopatlaşmış Alman subayı karakteri ile çok güzel geren ve kendinden nefret ettiren bir roldedir. Bunların dışında diğer tüm karakterlerden tutun figüranlara kadar hepsi o kadar iyi ki ne anlatsam boş gelir.

Oskar Schindler ilk başta bu kahraman gibi gezen veya saf iyi bir karakter değil. Kumar oynayan, tamamen kafası paraya çalışan ve yüksek bir hayat peşinde koşan birisidir. Polonya’ya da savaşın getirdiği fırsat ile gidip ucuza fabrika açıp yine ucuza Yahudi çalıştırmayı ve böylece zengin olmayı amaçlar. Film boyunca gelişimini ve iyiye doğru olan geçişini çok iyi gözlemliyoruz. Naziler için o kurduğu fabrikada tek bir mermi bile üretmemiş üzerine daha fazla Yahudi’yi ölümden kurtarabilmek için fabrikaya insan alan birisine doğru evrilir. Kadınları ve çocukları hemen öldürmek istediklerinde yaptıkları malzemeyi gösterip ince ayrıntılar için küçük parmaklar lazım gibi gerekçeler bile üretir haldedir. Zaten filmin finalindeki o “Bu arabayı satsak 15 Yahudi daha alabilirdim bu broş belki de 2 Yahudi daha eder” gibi sözlerde bulunuyor. O son sahne ile de hayatını yine lükse vurduğunu düşünüp üzülüyor. Bu gelişim ilerleyiş filmde asla göze batmamaktadır ve Liam Neeson dramanın dozajını abartmadan en insani şekliyle oynamıştır.

Peki bu iyiye dönüşümü nasıl oldu? Film bu konuda bizlere cevap vermiyor çünkü verirse aşırı basite indirgemiş olacaktır. Ama filmde şöyle ufak bir detay var her ne kadar bağlı mı değil mi bilinmez. Oskar Schindler uzaktan tepenin ucundan Yahudilerin zorla toplandığı izlemektedir. Orada ufak kırmızı paltolu bir kız görür. Evet film siyah beyaz olmasına rağmen tek renk o kızın paltosudur. Bu palto kimileri için umudu kimileri için iyiyi temsil eder. Ve bu paltonun rengi filmin sonuna doğru yani kızın ölüp cesetlerin yanına atılmasına kadar öyle kalır. O kısımdan sonra renk solar ve o da siyah beyaz filmin içine katılır. O sahne kimileri için yine umudun ve iyiliğin öldüğünü gösterir. İşte bu kızı ve oradaki Yahudilerin götürülüşünü izlemek Oskar Schindler’da bir dönüm noktası gibi görülebilir.

Oskar Schindler’in kafası kurnazlığa ve dolandırıcılığa iyi çalışsa bile fabrika yönetme anlamında pek bir şey bilmemektedir. Ona bu yolda muhasebeciliğini yaptığı Itzhak Stern yardım etmektedir. Bu ikilinin ilişkisi yine filmde çok iyi işlenmiştir. Filmin başında tek gayesi para kazanmak olan adamın filmin sonunda ne kadar daha çok Yahudi kurtarabilirim noktasına gelmiştir. Bu ikilinin kurduğu ilişki yine belli bir nedenden oluşmak yerine yine belirli süreçlerin sonucunda kurulur.

Senaryosu ile ucuz melodramadan uzak ve uydurma bir hikaye anlatmamaktadır. Holokost’u canlı ve korkunç haliyle görüyoruz. Amon Goeth ile kötülüğün ve eline güç gelince insanın olabileceği son noktasına kadar hissediyoruz. Evinin balkonundan sırf silah antremanı olsun diye Yahudi vuran, insanları tek bir emirle rahatça ölüme ve zulüme yollayabilen bir yapıdadır. Işığı bile söndürmeye bile üşenerek ampulü vuruyor. Saf insanın bencil kötülüğü çok güzel yansıtıyor. Nazilerin genel bir tablosunu, oyuncu sonuna kadar taşıyor. Bir yandan korku bir yandan bolca nefret ile yükleniyoruz ona karşı. Oyunculukta kendini karakterinle kolayca sevdirebilirsin ama kendinden nefret ettirmek en zor olan iştir. Bu usta oyunculuğu için ne kadar başarılı bir işe imza attığını söyleyebiliriz. Başarılı bir filmi daha da başarılı yapan önemli bir unsurdur.

Sinamatografisinden tut oyunculuğuna, senaryosuna, müziklerine kadar her şeyiyle dörtlük dörtlük bir filmdir. 3 saat 17 dakika ağlamak yetmemiş gibi daha uzun olsa daha çok izlesem dediğim mükemmel bir yapım. Bu filmin etkisi büyük. Siyah beyaz bu demeyip, çok uzun bu demeyip, drama bu demeyip direkt izlenmeye başlanması gereken bir sanat bu.