Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Day’s of Heaven (1978) İnceleme

Güzel Amerika manzaralarının bol olduğu ismi gibi bir cennet sunan ama bir o kadar da insan hırsı ve sömürüsü ile bu güzelliklerin nasıl gölgelendiğini anlatan bir film. 1900’lü yıllardaki Amerika’nın fakirlik ve göçebe hayatını merkezine alan bir teması vardır.

Küçük bir kızın bakış açısı ile olayları anlatmaktadır. Ağabeyi ve onun sevgilisi ile çalışmak için bir yerden bir yere yolculuk etmeye başlarlar. Ağabeyi öncesinde fabrikada çalışmaktadır ve bıktığı için işi bırakır. Sonrasında ise bu üçlümüz büyük tarlalara sahip olan bir adamın altında birçok insanla beraber işlerini yapmaya başlarlar. Ama ağabeyi ve sevgilisi ilişkilerini toplumda yanlış anlaşılmaya sebep olucağından saklarlar. Kardeş gibi takılırlar ama bazı şüphelerden de kaçamazlar. Neyse bu tarlaların sahibi olan adamın oğlu bu kadına hafiften vurulmuştur. Ona gelip her şeyi anlatır ve birlikte olmak istediğini söyler. Sevgilisi olduğundan buna asla sıcak bakmaz ama onu reddetmek için de pek sağlam bir nedeni yoktur. Bizim bu üçlümüz belli şeyleri konuşup tartıştıktan sonra onunla evlenmesi gerektiğini kabul ederler. Bunu kabul etmelerinin en büyük nedeni ise o zengin oğlanın bir hastalığı olduğunu duymaları ve hayatının kısa olduğunu öğrenmelerinden dolayıdır. Herkesten gizlenen bu bilgi sayesinde adam ölünce mal varlığına konmayı hedeflerler. Neyse evlilik olur biter belli bir zaman geçer ama zengin oğlan ölmez. Hatta daha da iyi bir kondisyona gelmeye başlamıştır. Bunun ne zamana kadar süreceğini dert etmeye başlayan ağabey, onu kazara öldürme planları yapmaya başlar. Her ne kadar fırsat eline geçse ve denemek istese bile bunu başaramaz. Sevgilisi olan kız ise zamanla o zengin oğlana sevgi ve aşk beslemeye de başlamıştır. Zengin oğlan da bu ikilinin aslında kardeş olmadığını ve sevgili olduğunu fark eder. Bunların üzerine ağabey, diğerlerini bırakarak o evden gider. Ama bir süre sonra geri döner. Geri döndüğü zaman bir çekirge sürüsü ve bir yangın, buğday tarlalarını tahrip eder. Bunların sonucunun ağabeyden kaynaklandığını düşünen zengin oğlan, ağabeyin peşine düşer ama ağabey onu tornavidayla öldürerek küçük kardeşi ve sevgilisi ile kaçar. Polis peşine düşer ve sonunda onları bulur. Ağabey, polis tarafından öldürülür. Sevgilisi çiftçinin parasını miras alır ve küçük kardeşi bir yatılı okula bırakır. Sonrasında sevgilisi, I. Dünya Savaşı’na giden askerlerle birlikte kasabadan ayrılır. Küçük kız ise çiftlikten bir arkadaşıyla okuldan kaçar ve yeni bir hayata yol alır.

Bu üç karaketerin merkezinde çeşitli entrikalar ve aşk üçgeninin olduğu ve zamanını güzel yansıtır. Görüntü anlamında ismindeki gibi bir cennet sunmayı başarmış bir filmdir. Müziklerini de Ennio Morricone’nin özgün parçaları ile tamamlamış ve hoş bir bir yapım ortaya çıkmıştır. 1979 yılında En İyi Sinamatografi ödülünün sahibi olduğunu da eklemeyi unutmayalım.

Euphoria Özel Bölüm 2 İnceleme

İlk özel bölümde Rue merkezli bir olaylara psikolojik konuşmalar gerçekleşmişti. Bu bölümde de Jules tarafından benzer bir şey izledik. Psikologla beraber hislerine ve olaylara bakışını uzun uzun dinledik. Dizide görmediğimiz tarafları ile bu karakteri de analiz etmek güzeldi. Görsel anlamda da hala mükemmel sonuçlar çıkaran bir dizi. Özellikle bölümün başında Jules’un göz bebeğinde bir flashback misali bir şey izlemek duruma uygundu. Her şeyi ile olduğu kadar sade ama etkili bir bölüm izlettirdiğini söyleyebilirim.

Frances Ha (2012) İnceleme

Siyah beyaz bir film olup bu kadar renkli ve çocuk gibi mutlu bir kadını nasıl anlatabilir ki? Bunun üzerine hayatında oluşan pek çok zorluk ve sıkıntıya rağmen bunu nasıl başarmışlar cidden? Zamanında bu tarz soruları sorduğum ve gerçekten keyif aldığım bir filmdi Frances Ha.

Karakterimiz Frances en yakın arkadaşı ile modern günümüzde hayatını danscılık yaparak idame ettirmeye çalışan biridir. New York gibi bir şehirde böyle bir işle büyük paralar kazanması zordur. Bunun üzerine sevgilisinin onunla eve çıkalım demesine yakın arkadaşını zora düşürmemek adına reddeder. Ama zaten ilişkileri pek iyi gitmediğinden o an ayrılırlar. Ayrılığında bile yüzündeki hayata olan mutluluğu eksik değildir. Bir kaç gün sonra en yakın arkadaşının bir başkası ile eve çıkacağını öğrenen Frances bu duruma baya üzülür. Ama elinden gelen bir şey yoktur ve daha ucuz bir yere taşınmayı planlar. Önce iki tane erkekle bir evde yaşamaya başlar. Hayatı artık eskisi gibi eğlenceli değildir. Yakın arkadaşı ile araları açılmıştır. Dansçılık işinden de geçici süreliğine kovulmuştur. Tüm bunlar olurken farklı mekanlar ve farklı kişileri tanıdığı zorlu bir hayatı anlatan ama keyifli bir film izleriz.

Frances’ı canlandıran kadın cidden çok iyi oyunculuk göstermiştir ki bu karamsar ortam ve karamsar çekim tonunda çok renkli bir karakter izleriz. Zaten senaryoda da emeği geçen birisi olduğundan neyi yapması gerektiğini biliyor. Hepimiz gibi o da bu modern dünyada yaşayan bir insan olduğundan onunla empati kurmamız da çok kolaydır. Ve onun bu mutlu haliyle izleyene de mutluluk veya umut verebileceğini düşünüyorum. Büyümek cidden zor..

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Nomadland (2020) İnceleme

Yılın dram filmlerinde zirveye oynayan bir isim Nomadland, insanı günlük hayatından alıp başka bir hayata en iyi aktarabilen bir film olarak yorumlayabilirim. Bir kadının Nomad olma yolunda yaşadıklarına odaklanan bir film. İçerisinde ekonomik zorluk ve çabaları da gösterse bile buradan bize bir duygusal bağ kurmuyor. Daha çok kadının hislerine, yaptıklarına ve karşısına çıkan durumlarla filmi tanımlıyor. Tüm bu ekonomik olaylara ve baş kaldırılara odaklanmamasına rağmen Nomad olmanın ne demek olduğunu belki de sadece kadının üzerinden daha iyi aktarmaktadır.

Kameramız hep Nomad kadınımız Fern’ün yanındadır. Genelde oluşan durumlarda onu çekse bile çevresini de göstermekden çekinmemekdir. Böylelikle öncelikle kadına sonrasında hemen yanında olanlara odaklandığımız bir durum oluşuyor. Fern’ün yolda olduğunu ve değişen çevresini de bu şekilde çok rahat gözlemliyoruz. Bu her zaman yolda olma durumumuza bir de kadının kaybettiği bir insana olan duygusu da yüklü haldedir. Her ne kadar yaptığı Nomad’lik tarzına uymayan bir bağlılık olsa bile filmde bu duygudan arınmanın veya alışılabilen bir hale gelmesini çok iyi anlatıyor. Hiçbir şekilde ajitasyonun yapılmadığı tamamen normal bie duygular gibi anlatılması asıl etkileyici yapan kısmıdır.

Filmin renk tonları çok yumuşak ve genelde soğuk bir renk paleti var. Bunlar o soğuk duyguyu görsel anlamda iyi bir şekilde canlandırmaktadır. Müziklerini de Ludovico Einaudi bestelemiş. Filmin ambiyansına girmemek için daha ne olsun?

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Azizler (2021) İnceleme

Bu filmi çok fazla beğenmeyen olmuş ama bana göre güzel bir filmdi. Öncelikle filmin absürt bir havasının olduğunu bilerek izlemek lazım sanırım. Taylan Kardeşler imzalı ve Berkun Oya’nın senaryoda emeği geçtiği, bana göre eğlence dozajı yerinde bir filmdi. İçerisinde zaten tonla bildiğimiz usta oyuncu var ve her biri rolünün hakkını cidden vermiş. Özellikle çocuk karakter mükemmel bir detaydı diyebilirim. Sadece onunla kalmayıp her bir karakterin bir hikayesini yaşantısını hafif eğlenceli bir dozda izlemek hoştu. Tamam öyle mükemmel bir mizah anlayışı yok tabii ki ama işlediği konuyu ve durumun cılkını asla çıkarmamış ve en keyifli şekliyle önümüze koymuşlar. Bu yüzden yaptıkları absürt mizahın bence başarılı bir örneğidir.

Film her bir karakterin boğuştuğu aslında hayatımızda hep var olan bu sorunları hoş bir dille ele almıştır. Buram buram yalnızlık duygusunu işleyen bir filmdir. Bu duygunun etrafında kültürel ögelere de bolca dokunur. Bu dokunmayı klişeliğe inmeden yaptıklarına inanıyorum. Filmi beğenmeyenlerin genelde anlattığı şeyi anlamadığını ya da gösterilen durumun alt metnini iyi okumadılar sanırım. Böyle diyorum ama bence çok sade ve ne anlattığı çok belliydi. O yüzden neden aşırı negatif yorumlar yüklendi hiç anlamıyorum. Neyse siz kimsenin zevkini önemsemeyin. İzlemek istiyorsanız izleyin, istemiyorsanız da izlemeyin. Ha benim fikrimi sorarsanız bence iyi bir film.

Konudan tamamen bağımsız şekilde arka planda var olan objeler ve eşyalar çok ilgimi çekti. Karakterlere değil de genelde onlara yoğunlaştım. Neden bilmiyorum. Anlattığı bir anlamları var mıydı, yok muydu tam emin değilim ama hoştular sadece.

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.