Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Euphoria Özel Bölüm 2 İnceleme

İlk özel bölümde Rue merkezli bir olaylara psikolojik konuşmalar gerçekleşmişti. Bu bölümde de Jules tarafından benzer bir şey izledik. Psikologla beraber hislerine ve olaylara bakışını uzun uzun dinledik. Dizide görmediğimiz tarafları ile bu karakteri de analiz etmek güzeldi. Görsel anlamda da hala mükemmel sonuçlar çıkaran bir dizi. Özellikle bölümün başında Jules’un göz bebeğinde bir flashback misali bir şey izlemek duruma uygundu. Her şeyi ile olduğu kadar sade ama etkili bir bölüm izlettirdiğini söyleyebilirim.

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Euphoria Special Episode İnceleme

İlk sezondan beri bayağı merakla beklediğim bir diziydi. En son Rue ve Jules’un tren garında birbirlerinden ayrıldıklarını görmüştük ve bu bölüm ile Rue ekseninde neler olup bittiğini konuştuğumuz bir bölümdü. Tamamı neredeyse konuşma ile geçmesi görmeyi hakettiğimiz bir derinliğe kavuşturdu ve bunun olmasını çok istiyordum. Bölüm boyu pancake yedikleri restoranda Ali ve Rue her konu üzerinden psikolojik olarak rahatlatan ve üzen noktalara bol bol değindiler.

Bölümün başında Rue ve Jules’un ne kadar hoş bir hayatı olmuş gibi göstererek başlasa bile bunun bir hayal olduğu çok barizdi. Uyuşturucuyu restoran tuvaletinde aldıktan sonra Ali’nin yanına geçip önce saçma sapan bahanelerle uyuşturucuya dönmenin ne kadar iyi olabileceğinden bahseden Rue sonrasında Ali’nin durumu asıl gerçekliği ile yüzüne sermesi ve bir büyük olarak çeşitli konulara girmesiyle Rue asıl kötü halini görmeye başlıyor.

Bölüm full konuşma ile geçse bile bir iki nefes alma noktası ile sıkılmıyoruz. Bunlardan biri Ali’nin sigara içmek için dışarı çıkması ile gerçekten büyük bir oksijen alıyoruz. Bu sırada da Rue’nun bir müzik açıp düşüncelere daldığı anları izlemek psikolojiyi çok iyi ele almıştır.

Sezon başlamadan önce böyle özel bir bölümle olayın alt yapısını biraz oturtmaları çok yerinde bir karar olmuş. Dizi boyunca o kadar farklı insanlar ve hayatlar da bulunuyor ki Rue’nun bu psikolojisi çok iyi işlenemeyebilirdi. Onun bu konuşmalı bölüm hem karakter anlamında bir şeyleri oturturken hem izleyiciye de duyguyu iyi aşılamıştır.

Şu çekim bana alttaki tabloyu anımsattı.
Edward Hopper, Nighthawks

Trajedi – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 6 İnceleme

Bu ne güzel dolu dolu bir bölümdü ya. Her dakikasında ekrana saplanıp kaldığım ve hoş detayları olduğu gibi üzen kısımları da olan bir bölümdü. Geçen bölümün IMDb puanı 9.6 falandı en son gördüğümde bu bölüm de bir 9 rahat alır gibime geliyor.

Önceki bölümde Ahsoka’nın yönlendirmesi sonucu eski bir Jedi Temple’a yol alan ikilimizin gemideki hoş sohbeti ilerleyen dakikaları ipucu eden bir yönü vardı. Mandalorian’ımızın Grogu ile konuşması bir vedayı simgeliyordu ama bunu bir Jedi’ya teslim etme şekilde olacak gibi düşünüyordum ama Moff Gidion’ın da varlığını bilmek o konuda tedirgin eden de bir yönü vardı. Neyse gezegene inip o enerji bölgesine girdiklerinde Grogu’nun yanına bir kelebek geldi bu kelebek hatırladığım kadarıyla bir Jedi’ların mesaj yollamak amacıyla yaptığı bir yöntemdir. Ama mesajı veya Jedi’yı göremedik. Sonrasında enerji bölgesinde bir anda meditasyona geçen Grogu, belli bir güvenli alan oluşturdu. Bu sürede ne olduğunu pek anlamayan Mando’muz hemen peşlerinden bir geminin geldiğini gördü. Gelen kişi tabii önceki bölümlerde gördüğümüz Boba Fett’ten başkası değildi ve zırhını almak için gelmişti. Her ne kadar silahların çekildiği ve tehditlerin bulunduğu bir an olsa bile Boba’nın derdi kan dökmek değildi. Konuşarak bir anlaşmaya varmak için hazırlansalar bile peşlerinden yine hemen bir gemi daha indi ve bir anda bir grup Storm Trooper bölgeye giriş yaptı. Boba Fett ve önceki sezon öldüğünü sandığımız Fennec Shand (Boba onu kurtardığı için ona hizmet ediyor) birlikte askerleri durdurmaya çalışırken Mando’muz Grogu’yu alıp kaçmaya çalışıyor ama Grogu’nun içinde olduğu enerji duvarından geçemiyor. Diğer ikili aksiyonu bol ve heyecanlı savaş sekansları ile askerlerle savaşıyor. Bir süre sonra Babo, Razor Crest’in içinde zırhının olduğunu bilip gidip giyiniyor hemen. Zırhıyla daha iyi dövüşler yaparken özlediğimiz Boba Fett ekranlara geri dönüyor (Biraz şişman ve yaşlı olarak ama olsun). Askerler, bir süre sonra Mando’nun da savaşa girmesiyle artık pek dayanamayıp kaçıyorlar. Kaçarken gemilerini de Boba Fett vuruyor. Her şey bitmiş gibi gözükse de hiç bitmediğine o kadar emindim ki bir yerden Moff Gidion çıkar diye bekledim. Bu olmasa bile gökyüzünden gelen bir ışın ile Razor Crest yok oluyor ve ardından 4 tane DarkTrooper alana inip Grogu’yu kaçırıyor. (Grogu o kadar enerji gönderdikten sonra yorulup dinleniyordu).

Mando’muzun uzay gemisi gitti, Grogu’su gitti. Perişan halde gemi kalıntılarından Grogu’nun sevdiği vites topunu ve önceki bölümde kazandığı beskar mızrağını alıp Boba’nın yanına geliyor. Boba zırhının nesillerdir beri onun ailesinden olduğunu kanıtladıktan sonra “Anlaşma gereği çocuğun sağlığını koruyacağımızı söylemiştik o yüzden sana yardım edeceğiz” şeklinde karşılık veriyorlar. Yardıma katılacak bir ekibin olması ve Boba’yı daha çok göreceğimi duymak hoş bir şey. Onların yanına diğer kişiler de katılırsa çok güzel bir yöne doğru gideceklerdir. Ekipte Ahsoka hariç herkesi göreceğimizi düşünüyorum özellikle Bo Katan’ı çünkü DarkSaber’ın peşinde. Bunların dışında pek başka birileri gelir mi emin değilim ama bölümün sonunda Cara Dune’nun yanına bir hapishaneden adam almaya gitti Mandomuz. Sanki ilk sezon görmüştük o adamı ama güvenmek konusunda emin değilim. Ha bunların dışında ek olarak Ahsoka’nın derdi General Thrawn idi eğer o da bir yerden çıkıp bağlanırsa olaya onu da geri görebiliriz.

Bölümün sonunda Grogu’nun güçlerinin Storm Trooper boğacak kadar güçlü olduğunu görmek hoştu. Midichlorian için onu kullanacaklar belli ama bu olur mu nasıl olur onu bilmiyorum. Seri olarak en sonuncu üçlemeye bağlayacakları ile ilgili teoriler vardı ama bunu hiç istemiyorum. O serinin varlığının unutulması lazım ama illa bağlanacak gibi duruyor. Snoke’un doğuşunu ele alabilirler. Star Wars oldukça izlemeye mahkumuz ama güzel mantıklı olmasını isterim.

Mantıklı olmak derken aklıma geldi bu bölümde Mando’muz jetpackini çıkardı ama sonra niye giymedi hiç anlamıyorum o kadar yürüyerek in çık ne zahmet çekti o tepede. Oradaki bu mantıksızlık dikkatimi çekti ama umursamadım o kadar.

Avril et le Monde Truqué (2015) İnceleme

Fransız çizgi roman sanatçısı Jacques Tardi’nin elinden çıkmış olan aynı isimli çizgi romanından sinemaya uyarlanan keyifli bir animasyon filmidir. Aynı zamanda geçenlerde konuştuğumuz Persepolis animasyonunun yapımcılarının da yer aldığı bir çalışmadır. 1940’lı yılların Fransa’sındaki ilginç bir maceraya yol alan, steampunk tarzının ağır bastığı hoş bir animasyondur. April adındaki kızın ebeveynleri gibi birçok bilim insanının kaybolması sonucu onları aradığı bir hikayesi vardır.

Bu bilim insanları, insanların ömrünü uzatacak bir serum formülü geliştirirler. Fakat dünyanın yapısında gizemli işler dönmektedir ve kızlarını geride bırakarak kaybolurlar. Kızları April ise konuşan kedisi Darwin ile olayın üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen formülü geliştirmeye kendisini adamış haldedir. Bunlar sürerken gizliliğimi korumaya çalıştığı ve bir yandan da ailesini aradığı esrarengiz olaylar ortaya çıkar.

Evren yaratılış anlamında steampunk tarzını çok iyi benimsemiş ve güzel detaylarla süslemiştir. Çizim tarzı olarak izlerken aşırı derecede Ten Ten’e benzettim. Filmi genel ekseniyle çok beğenmeme rağmen o sürüngen insanları pek anlamlandıramadığım bir motivasyonları vardı. Bu kısım haricinde eğlenceli ve hatta küçük çocuklarla izlenebilecek tarzda güzel bir film.

Ahsoka Tano – Mandalorian Sezon 2 Bölüm 5 İnceleme

Sezon boyunca yan görevlerle takıldıktan sonra bu bölüm en hoşuma giden senaryoya ve görüntüye sahip olandı. Dave Filoni‘nin yönettiği bu bölümle Star Wars ruhuna en uygun bölüm olmasıyla ve Ahsoka Tano’yu görmemizle o eski günlere resmen döndük.

George Lucas‘ın Star Wars’la çekmesinde Akira Kurosawa‘nın filmlerinin etkisini biliyoruz ve bu bölümle sanki o filmlerden birini izlediğimi tekrardan hissettim. Kurulan o ufak şehrin düzeni, kılıç oyunları, Mando’muzun Western tarzı halleri ile o hava çok iyi yansıtılmıştı. Kendi adıma görüntü ve ortam yaratımının en iyi olduğu bölüm diyebilirim.

Bunların dışında hikayeye gelirsek Ahsoka Tano bir köyü kötü bir kadının elinden kurtarmaya çalıştığı yalnız bir işin içinde. Mando’muz gezegene indirdiğinde ise o kötü kadınla ilk irtibatını kuruyor ve ondan Jedi’yı öldürmesi isteniyor. Tabii ne kadar niyetini belli etmese de biz biliyoruz ki verecekleri teklif ne olursa olsun bunu yapmayacak. Jedi’ya ulaşmak anlamında onlardan konun bilgilerini aldıktan sonra yola koyuluyor. Ahsoka ile karşılaşmaları tabii ki sakin olmuyor ama Bo Katan’ın ismi ve Baby Yoda ortamı sakinleştirici unsur oluyor. Ahsoka ilerleyen dakikalarda Baby Yoda’nın isminin aslında Grogu olduğunu öğreniyor ama onu Jedi eğitimini üstlenmekten biraz çekiniyor. Grogu ile Jedi testleri yapsa bile içerisindeki korkuyu hisseden Ahsoka, Anakin’in dönüştüğü hali hatırlayıp bu işten uzak durmayı planlıyor. Ama Mando’muzun aslında beni düşman olan kadın seni öldürmeye gönderdi demesi ile bir anlaşmaya varıp köyü kurtardıktan sonra bu işi düşüneceğini belirtiyor. Köyde geçen her dakika görüntü anlamında beni tatmin etti. Ahsoka’nın kadınla olan düellosu, Mando ile diğer bir adamın düello tarzı gerilimli duruşları falan izlemesi güzeldi. Uzun süre sonra güzel bir iki ışın kılıcı sesi duymak hoştu. Köy kurtarılıyor ama Ahsoka maalesef yine kabul etmiyor Grogu’yu eğitmeyi ama onu eski bir Jedi Temple olan Tython’a yönlendiriyor. Orada eğer enerjisini açarsa başka bir Jedi gelip eğitmek isteyebilir gibi bir düşüncesi var.

Bu bölümde diğer serilerle bağlayan bir kaç isim görmek güzeldi. Ahsoka’yı zaten bekliyorduk ama onu dışında Grand Amiral Thrawn’nın ismi geçti. Belki yine Ahsoka’yı görürsek oradan yine bir bağlantılar kurulabilir. Bu sezon bir sürü eski serilerden birilerinden ufak ufak bahsedilip gösteriliyor muhakkak hepsiyle ayrı bir senaryoya taşıncaktır. Bu konuda biraz heyecanlı ve meraklıyım. Onun dışında Grogu ile iletişim kuracak olan Jedi kim olacak? Bazı teorilerde Luke Skywalker ismi geçiyor ama pek sanmıyorum. Bundan önceki bölümde bir sahnede Snoke’un arka plan müziği duyulmuş belki o kısım ile de bağlantı kurulacak ise Luke mantıklı bir isim gibi ama yine de emin olamıyorum.

“Fear is the path to the dark side…fear leads to anger…anger leads to hate…hate leads to suffering.” – Master Yoda

Paths of Glory (1957) İnceleme

Stanley Kubrick tarafından bir başka savaş filmi ile beraberiz. Bu filmin Full Metal Jacket ile olan en büyük farkı savaşı daha ciddiye alması diyebiliriz. O ortamı yaratma ve askeri düzeni sergileme de yine çok başarılıdır. Bu filmde de yine savaş karşıtı bie görüş yine aktarılmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunun askeri nizam konusunda takıntısını konu alan ve bu nedenle idam kararı verilen 3 askerin hikayesini görmekteyiz. Ölmemek için siperi terketmediklerinden dolayı böyle bir karar verilir. Askeri yönetimin ne denli saçma bir şekilde yönetildiğini aktarmayı planlayan bir hikayesi vardır. Bu özelliği nedeni ile Fransa hükümeti filmi yasaklamış ve 1970’lere dek gösterimine izin vermemiştir.

Filmin ortam ve mekan tasarı aşırı hoş ve gerçekçidir. Savaş anlarını yılına rağmen çok etkileyici ele alan bir filmdir. Sorgu anında kameranın her karakter açısından çekimi ile yine psikolojik olarak etkisi yüksek sahnelerdir. Ve son olarak Alman kızının şarkı söylediği kısımla neler hissetmem gerektiğini bilemediğim bir filmdi.

Baby Yoda ve Yemek Aşkı – Mandalorian 2. Sezon 2. Bölüm İnceleme

İlk bölümdeki yan görev tadındaki kısmın hemen devamında yine yollarda olan Mando’muzun başına yolda ufak bir problem geldikten sonra geri Tattoine’deki ablamızın yanına döndü. Ufak muhabbetlerden sonra yine bir Mandalorian’ların izi hakkında bilgi aldı. Bu bilgi gemisine aldığı anne ve yumurtalarını evine götürdüğünde asıl gizemini bozucaktı. Gemide nesli tükenecek yumurtaları taşımanın getirdiği Hyperspace yapamamanın sonucu peşine galaxy polisi düşer. Tüm bu koşuşturmanın sonucunda gemiyi buzlu bir mağaraya düşürür. Sonrasında bu mağaranın bir örümcek yuvası olduğunu farketmek iyi sonuçlanmaz.

Bu bölüm de bizi çok ileriye götüren tarzda bilgileri yoktu ya da şuanlık öyle gözüküyor. Mando yine istemediği bir macera içinde buldu kendisini. Tarz olarak Alien filmine benzemesi de birçok kişi tarafından hemen farkedildi.

İlk sezon sonrası The Child (Baby Yoda) düşkünlüğü bu sezon gözümüze gözümüze sokularak yapılıyor. Hem aşırı tatlı oluşu bol bol görmeyi seviyoruz ama bu kadar fazla olması da ufaktan düşündürüyor.

Bu sezon gelmeden önce bol bol Boba Fett ve Ashoka Tano’nun olacağından bahsedilmişti. Hadi ilk bölümde Boba Fett’i hissettirdiler ama bu bölümde onlar da yoktu. İlerleyen bölümlere bekleniyorlar artık ne diyelim.

Benim için hiç bir Mandalorian bölümü kötü gelmiyor bu da aynı şekilde iyi geldi. Ama bir yete varıyor mu şimdilik bilemeyiz gibi. Ve bir yere varması da gerekmez sanki yine kaliteli bir bölüm olduğundan mutluyum bu yetiyor.

The Social Network (2010) İnceleme

Facebook’un oluşum hikayesine odaklanan David Fincher yönetmenliğinde temposu yüksek bir film. 500 milyon arkadaş edinmenin birkaç düşman edinmekten geçtiğini vurgulayan Mark Zuckerberg’in birtakım pisliklerini göstermiş olsa da objektif bir bakışa sahiptir.

Facebook’un, Harvard yurdundaki ufak bir odadan başlayıp önce tüm üniversiteye sonrasında tüm dünyaya yayılışını adım adım gösteriyor. Olayın akışı ve anlatış şekli ideal bir şekilde tasarlanmış. Fincher’ın karakter oluşumu ve onun senaryodaki yerini çok iyi tutturması ile yormayan bir film. Amerikan gençliğini ve o dönemi iyi vurgulayan kısımları ile de keyifli bir izlemim sunuyor.

Hızlı ve dolu ilerleyen bir film ve bunu ilk açılış kısmıyla da hemen hissettiriyor. 7 dakika 22 saniyelik o kız arkadaşı ile hararetli tartışması ile diyalogları takip etmesi cidden zor bir sahneydi. Film boyunca da bu tempoyu kaybetmiyor. Oyunculukların da çok iyi olmasının büyük bir etkisi var burada. Justin Timberlake bile çok iyi bir performans sergilemesi işe şaşırmıştım.

Facebook’un her zaman ne kadar olaylı ve güvenilmez bir site olduğunu hep gündemimizde yer alır ama onun oluşum hikayesini bilmeyenler için güzel bir biyografik filmdir. David Fincher imzası olmasa bu kadar iyi bir film izler miydik bu konuda emin değilim.