The Social Network (2010) İnceleme

Facebook’un oluşum hikayesine odaklanan David Fincher yönetmenliğinde temposu yüksek bir film. 500 milyon arkadaş edinmenin birkaç düşman edinmekten geçtiğini vurgulayan Mark Zuckerberg’in birtakım pisliklerini göstermiş olsa da objektif bir bakışa sahiptir.

Facebook’un, Harvard yurdundaki ufak bir odadan başlayıp önce tüm üniversiteye sonrasında tüm dünyaya yayılışını adım adım gösteriyor. Olayın akışı ve anlatış şekli ideal bir şekilde tasarlanmış. Fincher’ın karakter oluşumu ve onun senaryodaki yerini çok iyi tutturması ile yormayan bir film. Amerikan gençliğini ve o dönemi iyi vurgulayan kısımları ile de keyifli bir izlemim sunuyor.

Hızlı ve dolu ilerleyen bir film ve bunu ilk açılış kısmıyla da hemen hissettiriyor. 7 dakika 22 saniyelik o kız arkadaşı ile hararetli tartışması ile diyalogları takip etmesi cidden zor bir sahneydi. Film boyunca da bu tempoyu kaybetmiyor. Oyunculukların da çok iyi olmasının büyük bir etkisi var burada. Justin Timberlake bile çok iyi bir performans sergilemesi işe şaşırmıştım.

Facebook’un her zaman ne kadar olaylı ve güvenilmez bir site olduğunu hep gündemimizde yer alır ama onun oluşum hikayesini bilmeyenler için güzel bir biyografik filmdir. David Fincher imzası olmasa bu kadar iyi bir film izler miydik bu konuda emin değilim.

Se7en (1995) İnceleme

1995 yapımı polisiye gerilimi filmi olan Se7en, Brad Pitt, Morgan Freeman, Kevin Spacey ve Gwyneth Paltrow’lu kadrosu ile sinemada bilmeyenin kalmadığı bir film statüsündedir. David Fincher yönetmenliğinde olan bu filmin sonunu izleyen de izlemeyen de kesinlikle duymuştur.

Karanlık, gergin bir ortamda iki dedektifin değişik bir psikopatın izinden gittiği macerası eksik olmayan bir filmdir. Bu iki dedektif birbirlerinden ne kadar uyuşmayan ve zıt olan insan olsalar bile bu gizem onları birleştirir. Bu olay, 7 büyük günahı eksenine alan her günah için temsil edilen insanların öldürüldüğü ve ipuçlarının çok zekice kurulduğu psikopatça bir iştir. İşlediği olay, karakterlerin oluşumu, çekimler derken çok gerçekçi bir film karşımızdadır. Burada bir Spoiler’a gireceğim. O kadar gerçekçidir ki son sahnede Gwyneth Paltrow’un öldüğü ve kutuda onun kafasının olduğu kısımda birçok izleyici orada gerçekten o kafayo gördüğünü falan düşünmüşlerdir. O kadar etkileyici bir film ki ben de izlerken o kafayı gözümde bol bol canlandırmıştım. Her ne kadar Fincher böyle bir sahnenin olmadığını söylese bile bir grup kitle bunu gördüğünü savunuyor.

7 büyük günahı temsil eden cinayetlerin olduğu gibi bir çok edebi eser de göndermelerini yapan ve aslında olayın cinayet işlemeye olan istekten çok insanlara vaaz verme onlara ders verme niteliğindedir. Doe’nun amacı tam olarak öldürmek olmasa bile yaptığı işkencelerle insanları günahlarıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Zaten en sonda kendi günahı ile yüzleştiği gibi bir olay da vardır.

Filmin işleyişi, ilerleyişi çok güzeldi ve sonu özellikle en ideal sondur. Çünkü bu sona gelmeden önce bir sürü alternatif son tasarlanmıştır ama en sonunda Fincher’ın istediği bu güzel son seçilmiştir.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.

Alien (1979) İnceleme

Çok ilginç ve hoş bir seri olan Alien serisine girelim. Seri ana tema olarak Alien’ı alsa bile anlattığı yan hikaye ve anlamlarla seri boyunca çok farklı şeyler barındırır. Birçok anlamın en önemli etkisi her filminin başka yönetmenler tarafından çekilip sunulmasından dolayıdır. Her yönetmenin kendi tarz ve yorumu seriyi derinleştirir. Bu yönetmenler başta olmak üzere Ridley Scott, James Cameron ve David Fincher gibi isimlerdir. Serinin hepsini büyük ihtimalle konuşmayız ama önemli filmleri üzerinden gideriz gibi geliyor.

Serinin ilk filmi 1979’da çıkmış olan Ridley Scott’ın yönetmenliğindeki belki de en çok hoşuma gitmiş olan filmidir. Bu filmin en hoşuma giden kısmı korku unsurunu ele alış şeklidir. Ridley Scott’ın korku filmleri için “2 metrelik kostümleri içerisindeki adamlar” şeklinde eleştirisi üzerine bu filmde gerilimi ayarlama şekli bildiğimizden farklı haldedir. Film, kocaman bir yaratık üzerine kurulu ama yaratığı çok az görüyoruz. Bu çekim şeklini seçmesi ile görmediğimiz bir şeyden dolayı korku duyuyoruz. Kamera belki azcık sağa kaysa göreceğiz ama olmuyor bu da iyice ekrana bağlayan kısmıdır.

Film yapısı gereği şuanki dünyamızı işleyen tarzda değildir başka bir evrende olduğumuzu hissettirir. Ama karakter yapısı 70-80’lere özgü kalıptadır, bunun nedeni daha çok o zamanlardaki filmlerin geleceğe dönük yansımalarının hep kendi üzerilerine göre yapmalarından dolayıdır. Kendi yaşantılarının üzerine gelecek ortamı yerleştirmişlerdir. Bu izlerken kötü bir şey olarak gelmez ve benim için şuan izlerken ortamı hoş hale getiriyor. Şuanki filmlerde gelecek kurulurken bu karakter ve dünya yapısı daha oturaklı olması amacıyla dikkatli oluşturuluyor. Bu eski filmler ile o geleceğe bakış şeklinin de farkını görmek hoşuma giden bir durum. Yalnız bu durum çoğu kişinin hoşuna gitmeyebilir çünkü zamanında tüm filmler bu şekildeydi.

Nostromo adında bir kargo gemisi ve mürettebatının uzayda yine bu işle ilerlerken bir gezegenden gelen mesaj üzerine o gezegene inmeleri gerekmektedir. Bu onların asıl işi olmadığından buraya gitme gitmeme konusunda bir kararsız kalmalarından sonra iniş gerçekleşir. Filmde küçük bir sahne olmasından ötürü yapımcılar kocaman bir set kurulmasını istemezler ama Ridley Scott’ın baskıları sonucu efsanevi sahnelere sebep olan o gezegen seti kurulur. Bu kocaman karanlık yerde araştırma yaparken arkadaşların yüzüne bir parazitimsi bir yaratık yapışır. Bu yaratık o adamı öldürmese bile yüzünde yaşamaktadır. Bu yaratığı her ne kadar çıkarmaya çalışsalar da başaramazlar. En sonunda yaratık kendi kendine ayrılır ve adam hayatına geri döner. Her ne kadar sorun yok gibi gözükse de adamın içinde döllenmiş olan yaratık, adamın karnından patlayarak çıkar. Bu sahnedeki çığlıklar ve şaşırmalar aşırı gerçekçidir bunun nedeni ise oyuncuların yaratığı tam olarak nasıl çıkacağını bilmemeleridir. Uzay gemisi içerisinde klostrofobi yaratırken bir yandan o yaratığın pek görünmeyen haliyle korku aksiyon arası bir deneyim sunar.

Bütçe gibi nedenlerden ötürü bazı eksikleri olmasına rağmen Ridley Scott’ın ortaya çıkardığı iş, çağının çok ilerisindedir. Döneminde Oscar anlamında En İyi Görsel Efekt ödülü almıştır. Star Wars gibi bir efsanenin hemen sonrasında ortaya çıkmasına rağmen Star Wars’un ilk çıktığı halinden daha ileri bir tasarım uzay filmine bizi götürür. Ridley Scott’ın bu konuda şöyle bir açıklması da var: “Filmin çok kısıtlı bir bütçesi vardı ve bu da bizi, aklımızı daha fazla kullanmak zorunda bırakıyordu. Elimizden gelen bütün sanatsal gayreti tasarımlara yansıtmaya çalıştık. Bu yüzden filmin hikayesinin ve kurgusunun da iyi olması gerekliydi. Fakat günümüzde büyük bütçeli filmlerde bu kadar zahmete girmek zorunda kalmıyorlar. Konusu çok sığ ve sadece görsel efektlerle bile çekilen filmler mevcut.”

Filmin bilim kurgu tarzı olmasına rağmen ele aldığı alt metinleri ile de başka konulara dokunmaktadır. Bu özelliği üzerine zaten kendisinden sonra gelen her filmde Alien’ın tarzını da ona çekebilmektedir. Bunların dışında bu film içerisinde de çeşitli dini motifler de bulunmaktadır. Her sahnede bunun araştırmasını yapan, 7 büyük günah, İncil’den ayetler gibi pek çok konuya giren yazılar bulunmaktadır. Bu filmin aşırı detayı olduğu için bahsetmemin uygun olmadığını düşündüm ama merak edenler araştırabilir.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Andrei Rublev (1966) İnceleme

Andrei Tarkovski’nin ikinci uzun filmi olan ve ortaçağ Rusya’sı döneminde geçen anlamları bol hikayeler içermektedir. İkon sanatçısı Andrei Rublev’in biraz akıl çevresinde anlaşılmayan boyutlardaki yolculuğunu içeriyor. Bu yolculukta ne kadar karakterimiz farklı bir duygu yaşasada izleyen insanlar için gerçek anlamlar yüklemesini sağlıyor.

Film, aşırı ilginç bir balon sahnesi ile açılışını yapıyor. Bu kısım filmin son sahnesi olsa asla yadırgamazdık çünkü böyle bir sahne sonu veya bitişi anlatır. Burada ise son aslında başlangıcı temsil ediyor. Var olanın yok olmakla olduğu gibi bir anlam çıkarabiliriz. Bir nevi balonun yukarı çıkmasıyla özgürlüğe doğru geçtiğimizi de hissederiz. Bir şeyin oluşması için bir şeyin sonunun gelmesi gerektiğini anlarız.

Bundan sonraki kısımlar ne kadar gerçek materyallerle oluyor gibi gözükse de gerçek üstü anlamları taşıyan kısımlardan oluşuyor. Halkın sefaleti, prenslerin kendi aralarında zenginlik yarışları, Tatar istilalaları ve en sondaki çan yapımı ile ayrı ayrı durumları tek bir potada eritebilen bir film ortaya çıkmıştır.

Andrei Rublev’e bir manastırı ikonlarla boyama işi gelir ama bunu tam bitiremez. Çünkü bu ikonların insanlarla Tanrı’yı bağlayacak güçte olmadıklarını görür. Bu görüşe sahip olmaya başlama anlarını da film bizlere öncesinde gösteriyor. Şuan Mesih gelse yine çarmıha gerileceğini çünkü insanların değişime ve aydınlanmaya ne kadar karşı olduklarından bahsediyorlar. Ondan sonrasında katıldığı bir pagan geleneğinde de Rublev çarmıha gerilmektedir. Yaptığı sanatın insanlara ulaşmayacağını bildiğinden işlerini olabildiğince yapmamaya çalışır. Sonrasında Tatar saldırısı ile akli dengesi pek yerinde olmayan bir kadını kurtarmak için öldüdüğü asker sonrası suskunluğa bürünür. Büyük bir günah işlediğini ve insanlara ulaşma noktasında yine sıkıntı yaşayacağını düşünür. Ama günahını dindirmek namına kızı yanına manastıra alır. Bu sessizliği çan yapım sahnesine kadar sürer. Uzun ve bana göre izlemesi en keyifli kısmıdır filmin. Babasının çancı olduğu ve ondan çan yapma sırrını öğrendiğini söyleyen bir çocuğa prens büyük bir çan için görev verir. Çocuk aslında sır falan bilmemektedir, sadece prensten para koparmayı hedeflemektedir. Yaptığı çan ama mucizevi bir şekilde çalmaya başlar. Bunun üzerine bir köşede ağlayan çocuğun yanına gelen Andrei Rublev “Her şey yanlış, görüyorsun” der, “beraber gideceğiz, sen çanı çalacaksın ben de ikonları çizeceğim.”

Rublev bu kısımdan sonra yeminini bozmuştur çünkü bıraktığı sanatın mucizesinin yeniden farkına varmıştır. Halkta oluşmuş o umutsuzluk o çanla birlikte yeniden umuda dönüşmüştür. Tarkovski için bu umut aslında sanatın anlamına denk gelmektedir. Sanatın aslında öğrenilemeyecek bir şey olduğunu anlatmak istemektedir.

Neredeyse tamamı siyah beyaz olan bu film aslında renkli çekilebilirdi ama yönetmen böylece hayatı daha iyi resmedeceğini düşünmüştür. Sadece son kısımdaki Rublev’in çizdiği ikonlar renkli halde gösterilir ve biraz belgesel havası katılmıştır. Böyle bir filmden sonra o ikonalara bakmak daha anlamlı hale gelmiştir çünkü sanatın anlamını ve sanatçıyı hissetmişizdir.

Film 3 saat 30 dakikada bitiyor belki ama yönetmenin kafasında tasarımı 4-5 yıl gibi bir sürede oluyor. İzlerken o doluluğu ve size katacağı şeyi zaten ilk sahnesinden beri alınca süresi aslında o kadar uzun gelmiyor. Partlara bölünmüş kısımlarından oluştuğu için bölerek de izlenmesi mümkündür. Toplum, ahlak, din ve sanatın yoğun olduğu, Rus romanı okumuş kadar hissettiren mükemmel bir film.

1+1=1 – Nostalghia (1983) İnceleme

Tarkovski’nin bu filmi de yine ilginç konulara değindiği gibi görüntü anlamında kendinden bolca etkileri gördüğümüz eseridir. Benzer materyaller ve çekim tarzı ile bambaşka olaylara girse bile yine benzer hisler alırız. Bu filmde deli diye gösterilen bir adam var ve bana kalırsa en deli olmayan kişidir. Diğer insanların hal ve tavırları daha toksik yansıtıldığını düşünüyorum. Deli diye düşündükleri insan ise kendi çapında inançları olan ve sadece değişik bir ruh halinde olan birisidir.

“Bir damla bir damla daha, büyük bir damla yapar. İki değil.” Bu sözü ile filmde ne kadar güzel derin bir anlama sokuyor. Bu sözü herhangi bir konu ile ilişkilendirin ama bana kalırsa insanın ruh hali ve duygularından çok uzak konuları birleştiremeyecektir. Tarkovski’nin bu filminde de tam net bir alt metin vermediğini söyler. Tamamen izlerken nasıl olduğunuza bağlı olarak değişik gelebilecek bir sözdür. Bu söz daha çok Tanrıyla bütün olmayla alakalı bir duruma atfedildiğinden dolayı Tanrı’ya olan bakış açınıza göre değişebilecektir.

Onun dışında delinin eğer yanan bir mumla havuzu geçmeya çalışırsa dünyayı kurtaracağına inandığı sahne çok fazla anlam doludur. En çok Stalker filmine benzer bir teması vardı. Adamın anlam yüklediği ufacık şey ile büyük bir değişim beklemesi göze çarpan özellikte bir temadır. Stalkerda insanların ulaşmaya çalıştığı bir mekan iken bu filmde bir eylemle bir şeylere kavuşmak isterler.

Zaman geçişleri ile yaptığı görüntü oyunları ile deli ile şair arasında gidip gelen bir havası vardı. Bu da aslında şairin başta olmak üzere bizim içimizde de bir delinin zaman zaman uğradığını hissettirdi. Görüntü anlamında yaptığı bu mükemmelliğini çok beğendim. Filmlerinde olan o rüyasal kısımların daha ilerisinde bir iş çıkmış gibi geldi.

Sanat anlamında zaten ne kadar zirve olduğunu biliyoruz Tarkovski’nin çünkü yine karşımızda bir şiir veya roman gibi bir filmi var. Tarkovski filmlerini izledikten sonra sinemanın kadar güçlü bir elde sanata dönüştüğünü fark ediyorum. Her sahnesi fotoğraf, her diyalogu şiirsel, her karakteri dolu dolu filmler.

Bu arada filmin ismi Nostalghia’dır ama Tarkovski: “Nostalji yetersiz bir çeviridir çünkü sadece dış dünyaya, birleştirilemez olana ait bir özlem değil, aynı zamanda ait olunan bir iç dünyaya dair özlemdir söz konusu olan.” şeklinde bir açıklama yapmış. İnsanın doldurmaya çalıştığı ruhunun lazım olduğu şeyi ne güzel de belirtmiş. Filmin en temiz açıklaması bu olabilir belki de.