The Dig (2021) İnceleme

Ne güzel, sade ve yumuşak bir dram filmi olmuş. Gerçek hikayeden esinlenerek oluşturulmuş senaryosu ile sakin bir yolculuğa çıkartıyor adeta. Ralph Finnes oyunculuğu ile beni yine ihya etti.

Hikayenin temelinde toprağı kazıp içinden bir şeyler çıkaran ama tam arkeolog diyemeyeceğimiz bir adamım bir kadın tarafından benzeri bir iş almasıyla başlıyor. Akademik bir eğitim geçmişi olmamasına rağmen kendisini bu alanda baya ilerletmiş bir abimiz. Arazi sahibi zengin kadının da bu yeteneği farketmesi geç olmuyor. Kadının gösterdiği tepelerde çeşitli kazılar yaparak düşündüklerinden de çok eski bir gemi ve bir mezar ile karşılaşırlar. Bu noktada işin içine bir takım müzeler ve kendini biraz üstten gören arkeolog da karışır.

Bu tarz basit olayların aynı zamanda dönemin savaş zamanını da kapsamasıyla bir katmanı daha oluşuyor. Savaşı yine aşırı dramatize etmeden en sade haliyle ortamın bir parçası olduğunu hatırlatan türden hikayeyle birleştiriyor. Her karakterin ayrı ayrı ama bir bütün halinde kendi olaylarını o kadar yumuşak anlatıyor ki ne desem az kalır. Beni cidden izlerken görüntü ve anlatım açısından çok mutlu eden bir filmdi.

Tarihi olaylara çok derinlemesine inmese bile kazı anlamında severleri cidden etkileyebilecek bir film sanırım. Aslında yönetmen durumu ve duyguyu çok iyi ele almasıyla dram severlerin gözdesi olacak tarzda bir film olduğu da kesin.

Black Narcissus (1947) Spoilersız İnceleme

Michael Powell ve Emeric Pressburger’in yazıp yönetiği bir psikoloji dram filmi. Psikolojik olarak açık konuşmak gerekirse beni içine çekememiş bir filmdir ama F. Ford Coppola, George Romero ve Martin Scorsese gibi isimlere aşırı ilham olmuş bir film olduğu duydum. Çekimler, renkler, açıları cidden çok iyi ama hikaye bende anlamlı bir yapıda kalmadı. Çok büyük olayların olduğu bir film hiç değil zaten, sadece bir takım rahibenin Himalaya’larda eski bir saraya okul, hastane gibi hizmetleri sunmaları için yollanıyorlar. Bunlar olurken her karakterin yaşadığı psikolojik değişimleri ayrı ayrı ele alıyor. Kıskançlık ve arzu ön planda. Çehov’un hikaye anlatımı için dediği “İlk bölümde duvarda asılı bir tüfek olduğunu söylüyorsanız, sonraki bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa o tüfek orada olmamalıdır.” sözündeki hikaye anlatıma uyan bir ilerleyiş yok. Çoğu şey havada kalıyor. Bir tane dağda oturan bir ihtiyar var. Ben bu adamla ilgili bazı gelişmeler bekledim ama hiç bir şey olmadı. Bu tarz bir kaç karakter ve olay da bulunmakta. Onun dışında hikayede o bölgenin yerel inançlarıyla bu rahibelerin inançları biraz ters düşüyor. Bir taraf için merhamet göstergesi olan bir eylem diğer taraf için yanlış yorumlanıyor falan. Çeşitli duyguları farklı görüşlerde farklı insanlarda toplamışlar. Dediğim gibi Himalaya renklerini güzel ve oranlı yansıtmak istemişler. Her şeyi sette çekmişler manzaraları elle oluşturmuşlar. Micheal Powell hatta bu konuda “Dağlarımız camın üzerine boyandı. Her şeyi stüdyoda yapmak istedik böylelikle renkleri bu kadar korumayı başardık. Bazen bir filmin teması veya rengi hikayesinden daha önemlidir.” demiştir. Benim görüşüme göre de sinematografisi için izlenebilir ama hikayede çok bir şey beklememek lazım.