Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.

Il Nuevo Cinema Paradiso (1988) İnceleme

İtalyan sinemasının o duygu aktarım yönünün eğlenceli ve hoş olduğu filmlerden biridir. Bu filmde her türden duyguyu yaşarken nostaljik havasıyla da hoş bir seyir sunar. Filmde Paradiso sinemasının hikayesini izleriz aslında ama bunu Toto adındaki baş karakterimizle izleriz. Toto adındaki bu adama bir telefon gelir ve Alfredo adındaki birinin öldüğünü öğrenir. Bunun üzerine eski anılarına dalması şeklinde ilerler. İşte çocukluk gençlik ve ileri yaşlarını tek tek izleriz. Bu süreçte değişen toplumu, sinemayı ve seyirciyi de rahatlıkla gözlemleriz.

Babası İkinci Dünya Savaşında Rusya’ya gitmiştir ve geri dönmemiştir. Annesi ve kız kardeşiyle yaşayan Toto’nun bu süreçte en sevdiği şey sinemaya gitmektir. Oranın makinistiyle daha fazla vakit geçirebilmek için bolca çabalar. Makinist orada bu işe yapışıp kaldığını düşündüğünden ona işi öğretmek istemez. Ama büyük ısrar ve çabaları sonucunda ondan çokça şey öğrenmeye başlar. Film boyunca dramın ve komedinin keyifli hallerini çekmiştir film. Her türden duyguyu yerinde ve güzel işlemiştir. Sinemada çıkan yangından dolayı kör olan makinistle üzüntüyü, büyük bir aşka tutulmuş Toto’nun çabaları ile aşkın meşakkatini ve çeşitli güzel anlarıyla mutluluğu verir.

Yıllar geçtikçe sinemanın az rağbet görmeye başladığından da bahsetmesiyle hala günümüz için de düşünülen bu problemin bana kalırsa hiçbir zaman ortaya çıkmayacağına eminim. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin sinema gibi bir ortamda izlemenin keyfi her zaman güzeldir. Ha tabii saygısız insanlar da çok fazla, bu da sinemaya giderken dezavantaj gibi gözükse de hala oranın tadı bir ayrı.

Ladri Di Biciclette (1948) Spoilerlı İnceleme

İtalyan sinemasından çıkmış, savaş sonrası fakirlik ve sefaleti iyi gösteren hatta İtalya hükümeti, İtalya’yı kötü tanıttığından gösterimini yasaklamıştır. Rome şehrinde olaylar geçiyor ama şehrin öyle kuytu yerlerindedir ki Rome şehrinde olduğunu aklınıza bile getiremezsiniz. Birçok ödülü bulunmaktadır.

II. Dünya savaşı sonrası italyada iş arayan bir adamın çalınan bisikleti için arayışlarını gösteriyor genel anlamda. Uzun sıraların beklendiği iş bulma kurumunda afiş asma işi bulunur ama bisikleti olması gereklidir. Kendi bisikletine önceden el konulmuştur, belli bir paraya ihtiyacı vardır geri alabilmek için. Bu durumunu öğrenen eşi çeyizlik çarşaf veya yorganlarını satarak bisikleti geri alıyorlar. Dönüşte kadın bir falcının yanına uğramak istiyor. Nedeni ise falcı ona kocasının yakında iş bulacağını söylemiş, teşekkür etmek istiyormuş. Kapıya bisikleti bıraktıklarından beri çalıncak diye gerim gerim gerildim ama çalınmıyor. İlk iş gününe mutlu uyanıp oğlu ile hazırlanıp yola koyuluyorlar. Sıcak aile yapısı yürekleri ısıtıyor. Ama çalınma olayı çok geç olmuyor ne yazık ki, iyi kötü posterleri yapıştırırken bisikletini çaldırılıyor. Hırsızın yardımcıları olmasa bir şans yakalayabilirdi. Hırsızın yardımcıları yolunu kesiyor ya da başka yola gitmesini sağlıyor. Sonrasında polise gitse bile polis bulunmasının güç olduğunu söylüyor.

Sonrasında birkaç arkadaşı ile bisiklet pazarlarında uzun uzun bisikleti arıyorlar. Çalan adam büyük ihtimalle burada satmaya çalışacaktır. Kendi bisikletine benzer bir bisiklet bulurlar ama seri numaraları eşleşmemektedir. Çaresizlikle ve o umut arası duyguyu iyi yansıtıyor oyuncular. Sonra başka bir gün başka bir pazarda çocuğu ile araştırıken hırsız ile bir yaşlı adamın konuştuğunu görür. Hırsızın peşinden gider ama yine hırsız kaçar. Bu sefer yaşlı adamı takip eder ve kilisede ayin olurken sıkıştırmaya başlar ama bir bilgi çıkmaz, yaşlı adam da kaçar. İyice moralleri bozuktur, çocuğuna laflarına sinirlenip bir tokat geçirir. Yaptığına pişman olmaması uzun sürmez. Bunun üzerine oğluyla paraya kıyıp pizza yemek isterler, zaten en dipte hissederler biraz kendilerini mutlu etmek isterler. Hafif lüks gibi duran bir restoranda yemeklerini yerler, içkilerini içerler. Paraları yetişmeyecek de yine zorlanacaklar diye endişelendim ama sıkıntısız atlattılar. Dönüşte o falcıya bir uğramak aklından geçer adamın. Falcı bisikleti aramaya devam ederse şuan bile bulabilirsin ya da bulamayabilirsin diyor. Resmen biraz beleşe para alıyor. Tam kapıdan çıktığında ise hırsızı yürürken görür. Hırsız da onu tanır ama belli etmemek için kafasını öne eğerek yürümeye devam eder. Peşinde koşarlar, ilerde yakalar ama hırsızın yaşadığı bölgedir. Herkes hırsızın arkasındadır, hatta hasta kriz geçiriyor gibi haraketler yapar. Bisikleti polisle orada arasa bile bulamaz. Kanıtı olmadığından polis yapabilecek bir şey olmadığını söyler. İyice çaresiz kalır adamımız.

Yolda artık daha da kötü hisseden adamımızın o işe devam edebilmesi için hiçbir yolu kalmamıştır. Pes etmiş bir halde evin yolunu tutmaktadırlar. Bir tenha sokaktaki kapının önünde bir bisiklet görür. Bir gider bir gelir, bakar durur o bisiklete. Etik anlamda feci şekilde araftadır. En sonunda dayanamaz oğluna otobüs parası verip yollayıp bisikleti çalmaya kalkar. İşlek bir yoldan gittiğinden yakalanır tabii. Oğlunun gözü önünde hırpalanır insanlar tarafından. Karakola götürülürken bisikletin sahibi merhamet gösterir. Kötü hislerine pişmanlık eklenmiş ve gururu kırılmış bir halde yürümeye devam eder. Sinema açısından çok konuşulan bir yürüme sahnesidir bu kısım. Oğlunda da hayalkırıklığı ve üzüntü vardır. Duygunun ağır olduğu sahnelerdendir. Çocuk ve adam profesyonel oyuncu değillerdir bu arada ikisinin de ilk filmidir. Her nasılsa çok iyi performans göstermişlerdir.

Film genel anlamda abartı bir duygu taşımamaktadır. Hangi ekonomik seviyede olursanız olun empati kurma, adamı hissetmek kolaydır bence. Sonu mutlu bitseydi bu kadar sever miydim bilmiyorum. Yeşilçam havası olan daha eski film kısacası. Dram seviyorsanız büyük ihtimalle izlemişsinizdir.