Angel’s Egg (1985) İnceleme

Eğer izlemeden bu yazıyı okumaya niyetlendiyseniz geri dönün ve koşarak bu filmi izlemeye gidin. İçerisinde olan mistik ve büyüleyici havayı kendi deneyiminizle tatmanız gerektiğini düşünüyorum. Youtube’da bile kolayca erişebileceğiniz bir film onun için hadi durmayın.

Bu filmin öyle bir sanat tarzı var ki insanı bir başka boyutun ilerisine taşıyacak kadar yoğun. Esrarengiz bir animasyon olması nedeniyle de pür dikkat izlediğim bir filmdi. Solgun, asla cezbetmeyen renklerinin üzerine mistik müziklerin geldiği insanı boşlukta bırakırcasına melankolik bir anlatımda bırakan bir anime. Dini sembollerin bolca içerisinde bulunduğu kesin ama tam olarak ne anlattıklarını kesin olarak çıkarmamız zor çünkü filmi yapan kişi de tam olarak ne anlattığı bilmediğini söylemiştir. Ama genel anlamda bir varoluşu temsil ettikleri ortadır. Bu varoluş anlatımı içerisinde gerçekliği sorguladığı gibi tamamen var olmayan bir dünyada olduğumuz da kesindir. Metafiziksel yapılar ve o tarz bir ambiyansın içerisinde savrulup gideriz. Adam ile kızın konuşmasından ve balıkçıların devasa bir balığı ama aslında bir gölgeyi avlamaya çalışmasına kadar her şeyin bir illüzyon olduğunu hissederiz. Ama bu solgun ve sürreal dünyada beni en azından renkli ve umuda bağlayan bir eşya veya bir varlık oldu. Kızın taşıdığı o beyaz yumurta içerisinde bir umut veya bir renk gördüm. Bembeyaz ve gizemli haliyle içerisinde her rengi ve umudu taşır gibiydi. Sonrasında adamın o yumurtayı kırması ile hiçbir şeyin olmaması da gerçekliğin hiç var olmadığını çıkarabiliriz ama yine de tam bu amaca hizmet etmiyor gibi. Sonrasında zaten filmin neye bağlandığı ve nereye yöneldiği veya kimin ne gibi bir sonuca vardığını öğrenemeyiz. Yine bizi o engin boşluğunda bırakır ama yine de bir tamamlanmış hissi de kuvvetlidir. Ama film Ghost in the Shell’in yönetmenin elinden çıktığından içerisinde bulunan pek çok paralelliği de fark etmeden geçememek beni daha başka etkilemiştir.

Asla bu filmi tek kalıba sokup kesin bir anlam veya sonuç çıkarmamız zor ama hissettirdiği yoğun havası ile akıllardan ve ruhtan çıkmayacak bir anlatıma sahiptir. Birçok okumasını ve analizini yapmış içerik internetin her köşesinde bulunuyor ama daha çok size ne hissettirdi veya kattı bunun üzerinde durulması gereken aşırı özel bir yapım olarak düşünüyorum. İzlediğim günden beri bu filmin hakkına yakışır bir yazı yazmam gerektiğini düşünüyordum fakat asla o konuma ulaşamayacağımı anlayıp böyle kısa ve biraz genel bir yazı yazmayı en sonunda karar verdim. Umarım siz de izlerken benim kadar farklı şeyler yaşamışsınızdır ve nasıl açıklanacağını düşünmüşsünüzdür.

The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Ohayô/Good Morning (1959) İnceleme

Yasujirô Ozu’nun ne kadar Japon sinemasının öncü bir yönetmeni olduğunu konuşmuştuk. Birçok açıdan ilham alınan yönetmenin yine değişen Japon kültürünü, insanların birbirleri ile olan ilişkilerini eleştiren bir filmidir. Olay bakımından daha çok minimalist açıdan bizlere dokunan, herkesin çevresinde ve ailesinde yaşadığı durumları anlatan bir yönetmen kendi II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın sosyokültürel değişiminin altını çizdiği ve hep bu konularda yaptığı filmlerle aynı filmi çektiği söylenir. Yönetmen bu konuda kendi deyimi ile sadece “tofu” adındaki yemeği yapmayı bildiğini diğer süslü yemeklerin başka yönetmenlerin işi olduğunu söyler. Filmleri aynı konuda olsa bile verdiği ayrıntılar ve olaylarla hep başka bir yönden bizlere çeşitlilik ve güzelliğini sunuyorlar. Bu filmde de çocukların cümle içerisine İngilizce kelimler sıkıştırması, televizyon gibi yeni bir teknolojik alete olan düşkünlükleri ile büyüklerin bu tarz şeylere karşı oluşu, tek dertlerinin komşuları arası ilişkiler olduğu ve iletişimsizlikten ötürü sıkıntıların patlak verdiği bir konusu var. İletişimsizliğe tepki olarak çocukların büyüklere karşı sessiz kalması da güzel bir detaydır. Kuşaklar arası farkları yine çok yerinde işlenmiştir.

Neşeli müzikleri ve renkli tonuyla aşırı hoşuma giden bir tarafı vardır. Zaten Yasujirô Ozu’nun ikinci renkli filmidir ve çekimler yine sabit kamera ile geometrik bir görünüm sağlamaktadır. Bu sabit kamerası olanları tüm gerçekçiliği ile sergilemesi gerektiğini düşündüğünden bunu seçmektedir. Bu geometrik görünüm ise bize mekan ve insan arasındaki ilişkimizi güçlendirmemiz için de yapılır. Çekimleri, müzikleri ve keyifli senaryosu ile hoş bir filmdir.

Sanjuro (1962) İnceleme

Önceki yazımda da bahsettiğim Kurosawa‘nın ses getiren filmi Yojimbo sonrası hemen bu film yani Sanjuro çekiliyor. Bir seri olması planlanıyor ama büyük değişiklikler geçirdiğinden farklı bir film olarak ortaya çıkıyor. Bu filmdeki ana karakterimiz Yojimbo’daki ana karakterin kardeşi olarak düşünülüyor ama aynı usta oyuncu Toshiro Mifune canlandırıyor. Her iki filmde de karakterler Sanjuro şeklinde adlandırılıyorlar. Sanjuro’nun kelime anlamı “30 yaşında”dır vr Sanjuro karakteri şuan pek çok animeye veya filme ilham olmuş bir karakter tiplemesi olduğundan bahsedilir. Hiç bir şeyi umursamayan, tek derdi yemek ve keyfi olan ama zekası ve gücüyle çok ileri bir karakterdir. Bu anti-hero özellikleri ile izleyene kendisini sevdiren bir yapısı vardır ve hala bu tip karakterleri sinemada severek görüyoruz.

Gezgin bir samuray olan Sanjuro ufak bir siyaset oyununun içine çekilir. Bir klanın Baş Müfettişi, muhasebeci gibi bir adamı yolsuzluk faaliyetlerine dahil ederek klanı ele geçirmeyi planlıyor. Dokuz genç samuray, müfettiş Kikui’ye bunu anlatır ve hepsiyle bir yerde toplanmak için anlaşır. Dokuz kişi bunu bir tapınakta tartışmak için gizlice buluştuğunda, uyuyan samuray Sanjuro onlara düzenlenecek saldırıya kulak misafiri olur. Hemen onları Kikui’ye güvenmemeleri konusunda uyarır. İlk başta ona inanmasalar da, onları Kikui’nin hizmetkârlarının tuzağından kurtararak kendini kanıtlar. Ancak gitmek üzereyken, Mutsuta’nın ve ailesinin artık tehlikede olduğunu anlar ve yardım etmeye karar verir. Destekçilerin sayısı çok fazla olduğundan, Müfettişin kötü planında başarılı olmamasını sağlamak için Sanjuro’nun tüm kurnazlığı ve kılıç yeteneği önemli hale gelir.

Film çok eğlenceli, akıcıdır. Akira Kurosawa’yı tanıyanlar zaten görüntü anlamında ne kadar güzel şeyler izleyeceğini bilirler. Hikayesi ile de beğendiğim bir yapım.

Yojimbo (1962) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan yine karakterleri ile görüntüsü ile estetik anlamda ilgi çekici bir filmi var. Bu Japon samuray filmi, “Bir Avuç Dolar” filmine de ilham olmuştur. Bu filmler o kadar çok benziyordur ki Kurosawa, “Filmini izledim. Çok iyi bir film. Ama ne yazık ki benim filmim.” şeklinde bir mesaj yollamıştır. İki filmde de benzer yerleri bariz görebiliyoruz. Bir de zaten bu filmi Kurosawa biraz kendi stiline Western tarzını da ekleyerek oluşturmuştur. Ateşli silahların yeni yeni icat edildiği ve insanların kullanmaya başlamasını gösteren, üzerine “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” şeklinde atasözünü da katan efsane bir filmdir. Bu filmi şöyle düşünün Kurosawa çeşitli Western filmlerden etkileniyor ve bunu ortaya koyuyor sonrasında bu film de birçok western filme ilham oluyor.

İsmini bilmediğimiz bir samurayın yolu ufak bir kasabadan geçer. O kendisini 30 yaşında anlamında olan Sanjuro diye adlandırır. Bu kasabada iki azılı çete vardır ve bu çeteler yönetme konusunda çeşitli kavga ve üste çıkma çabaları göstermektedir. Samuray bu olaylara usta hamle ve zekasıyla bu iki çetenin birbirlerini yok etmesini sağlar. Olanları izlemek aşırı heyecanlı ve etkileyicidir. Ustaca yazılmış düşünülmüş ve çekilmiştir. Her sahnesini konuşma şansım olsa dolu dolu konuşurdum ama bu çok imkansız.

Ha bir de bu filmin devamı niteliğinse Sanjuro filmi çekilmiştir ama yapım aşamasında bayağı değiştiğinden devam filmi denilemez. Onu da yarın ya da sonraki güne yazmaya çalışacam bu aralar pek yazamıyorum inceleme ama kısa süre sonra düzene oturacaktır yine.

Yaşam Üzerine: Ikiru (1952) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan insanın gerçekten yaşaması için neyin gerekli olduğunu düşündüren bir film. Yaşam amacı insandan insana değişkenlik gösterdiği için asıl cevaba ulaşmak cidden zordur. Film boyunca bu tarz sorgulamaları en yavaş ve oturan şekliyle işleyen bir yapısı vardır. 3 saatten uzun süresiyle de izlerken zorladığım ama sonunda güzel hissettiğim bir filmdi.

Bu yaşam gayesi sorusunu bize ilk önce 30 yıldır belediyede çalışan Halk İlişkiler şube müdürü Watanabe ile anlatmaya başlar. Bize adamın hayatının çok monoton olduğunu sadece kağıt damgalayarak geçirdiğini gösterir. Aynı zamanda bu şubelerin halka bir yarar sağlamaktan ziyade geçiştirici politikalarını gösteriyor. Ağır ağır bu kısımları izliyoruz. Sonrasında doktora gittiğinde mide kanseri olduğunu pek yaşayamayacağını öğreniyoruz. Bu durumdan sonra hayatının önemli olduğunu kavramaya başlar. Eşi 20 yıl önce vefat etmiştir ve oğlu da babasının yanından uzaklaşmaya çalışan, babasını para kaynağı olarak gören biridir. O yüzden oğluna bu durumu anlatmamaya karar verir. Kendisini sokaklara atar “yaşam” yolları arar. İçkiye vurmak ister kendisini ama bunun doğru bir yol olmayacağını kavrar. Bardaki bir adam da bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyip ona yol göstermek ister. İkili çeşitli dans mekanlarına, kumarhanelere ve barlara gider. Ama bu tarz yaşam da ona göre değildir.

Ofiste hayat dolu genç bir kız çalışmaktadır. Onun hayatına baktıkça kendisi de canlı hisseder. Kızla birkaç gün gezer ve eğlenir. Kız ona bir gün iş yerinde lakap olarak “mumya” taktığını anlatır. Bu lakabın doğru olduğunu bilerek daha da üzülür. Bu ikilinin gezmesinin sonunda artık genç olmadığını yine böyle yaşayarak da bir yere varamayacağını anlar. Yaşadığını hissetmek için işe yarar bir şeyler bırakması gerektiğini fark eder. Kaç gündür uğramadığı ofise geri döner tonlarca kağıt damgalanmak için birikmiştir. Eline bir tanesini alır, bir grup kadının mahallelerindeki lağımdan kurtulmak ve yerine park yapılmasını talep ettikleri bir dilekçedir. Hemen sonraki sahne olarak Watanebe’nin cenazesini görürüz. Oradaki herkes Watanabe’nin yaptığı bu iyiliği üstlenme peşindedir. Buradan sonra bolca flashbacklerle olaylar anlatılmaya başlanır. Herkesin flashback’i birleşip asıl doğruyu ortaya çıkarır. Olayı kavrayan her çalışan bundan sonra aynı amaçla işlerini yapmaya yemin eder. Ama hemen sonrasındaki gün bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur yine herkes eskisi gibi monoton pek faydası olmayan bir çalışma içindedir. Watanebe yaşama duygusuna ulaşmıştır ve ölümünde sadece parkı isteyen kadınlardan gerçek saygıyı görmüştür. Diğer çalışanların yaptığı sadece laftadır.

Bu filmde insan yaşamının önemini çok iyi anlattığı gibi sosyal ve toplumsal sorunlara da çok güzel değinilmiştir. Çok sevdiğim bir film olmasına rağmen 3 saatlik süresiyle çok zor izlediğim bir filmdi. Dram seviyor ve dayanabilirim diyorsanız kesinlikle izlemeniz lazımdır.

Samurai Rebellion (1967) İnceleme

Masaki Kobayashi ile Japon sinemasına dönüş yapalım. Bu film isminden dolayı samuray filmi olsa bile dövüş sekansları azdır. Son 30dklık kısımda vardır onun dışında diyaloglarıyla olayı işleyen güzel anlatımlı bir filmdir. Merkezinde aile yapısını ortaya koyan, samuraylık felsefesinin bile önüne koyan bir tür baş kaldırıyı anlatır. Yine diğer filmlerindeki gibi toplumsal meseleleri özele indiren bunları bütünleyen yapısı vardır.

Hikayede Edo’daki bir derebeylikte geçmektedir. Sasahara ailesi bu beyliğin hizmetinde çalışmaktadır. Oğlu da evlenme çağına gelmiştir. Bunun üzerine İsabura’ya Handedan Beyi’nden bir emir gelir. İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle evlendirilmesi emretmektedir. Hanedan Bey’i kendisine yeni bir metres almıştır ve eski metresin davranışlarından hoşnut değildir. İsabura bu emri uygulamamak istemese de oğlu bunu kabul eder. Film bu kısımlarda aileden çok metrese odaklanır. Kendisi hanedan neslini devamının sağlanması için kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra yollanmıştır. Sonrasında Hanedan Bey’inin ölümü üzerine geri bir emirle metresi çağırırlar. Bu emir ile daha da aile onurları kırılan Sasahara ailesi, bu emri reddederek hanedanlığı karşılarına alırlar.

Film kendisini hemen belli eden Kobayashi teknikleri ile doludur. Görüntü anlamında çok güzel olduğu kadar konuşmalar ve diyalogları ile de sıkmadan çok iyi hikayeyi aktarır. Verdiği mesajlarla daha da keyifli izlenim sunar.