Yaşam Üzerine: Ikiru (1952) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan insanın gerçekten yaşaması için neyin gerekli olduğunu düşündüren bir film. Yaşam amacı insandan insana değişkenlik gösterdiği için asıl cevaba ulaşmak cidden zordur. Film boyunca bu tarz sorgulamaları en yavaş ve oturan şekliyle işleyen bir yapısı vardır. 3 saatten uzun süresiyle de izlerken zorladığım ama sonunda güzel hissettiğim bir filmdi.

Bu yaşam gayesi sorusunu bize ilk önce 30 yıldır belediyede çalışan Halk İlişkiler şube müdürü Watanabe ile anlatmaya başlar. Bize adamın hayatının çok monoton olduğunu sadece kağıt damgalayarak geçirdiğini gösterir. Aynı zamanda bu şubelerin halka bir yarar sağlamaktan ziyade geçiştirici politikalarını gösteriyor. Ağır ağır bu kısımları izliyoruz. Sonrasında doktora gittiğinde mide kanseri olduğunu pek yaşayamayacağını öğreniyoruz. Bu durumdan sonra hayatının önemli olduğunu kavramaya başlar. Eşi 20 yıl önce vefat etmiştir ve oğlu da babasının yanından uzaklaşmaya çalışan, babasını para kaynağı olarak gören biridir. O yüzden oğluna bu durumu anlatmamaya karar verir. Kendisini sokaklara atar “yaşam” yolları arar. İçkiye vurmak ister kendisini ama bunun doğru bir yol olmayacağını kavrar. Bardaki bir adam da bunun böyle olmaması gerektiğini söyleyip ona yol göstermek ister. İkili çeşitli dans mekanlarına, kumarhanelere ve barlara gider. Ama bu tarz yaşam da ona göre değildir.

Ofiste hayat dolu genç bir kız çalışmaktadır. Onun hayatına baktıkça kendisi de canlı hisseder. Kızla birkaç gün gezer ve eğlenir. Kız ona bir gün iş yerinde lakap olarak “mumya” taktığını anlatır. Bu lakabın doğru olduğunu bilerek daha da üzülür. Bu ikilinin gezmesinin sonunda artık genç olmadığını yine böyle yaşayarak da bir yere varamayacağını anlar. Yaşadığını hissetmek için işe yarar bir şeyler bırakması gerektiğini fark eder. Kaç gündür uğramadığı ofise geri döner tonlarca kağıt damgalanmak için birikmiştir. Eline bir tanesini alır, bir grup kadının mahallelerindeki lağımdan kurtulmak ve yerine park yapılmasını talep ettikleri bir dilekçedir. Hemen sonraki sahne olarak Watanebe’nin cenazesini görürüz. Oradaki herkes Watanabe’nin yaptığı bu iyiliği üstlenme peşindedir. Buradan sonra bolca flashbacklerle olaylar anlatılmaya başlanır. Herkesin flashback’i birleşip asıl doğruyu ortaya çıkarır. Olayı kavrayan her çalışan bundan sonra aynı amaçla işlerini yapmaya yemin eder. Ama hemen sonrasındaki gün bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur yine herkes eskisi gibi monoton pek faydası olmayan bir çalışma içindedir. Watanebe yaşama duygusuna ulaşmıştır ve ölümünde sadece parkı isteyen kadınlardan gerçek saygıyı görmüştür. Diğer çalışanların yaptığı sadece laftadır.

Bu filmde insan yaşamının önemini çok iyi anlattığı gibi sosyal ve toplumsal sorunlara da çok güzel değinilmiştir. Çok sevdiğim bir film olmasına rağmen 3 saatlik süresiyle çok zor izlediğim bir filmdi. Dram seviyor ve dayanabilirim diyorsanız kesinlikle izlemeniz lazımdır.

Samurai Rebellion (1967) İnceleme

Masaki Kobayashi ile Japon sinemasına dönüş yapalım. Bu film isminden dolayı samuray filmi olsa bile dövüş sekansları azdır. Son 30dklık kısımda vardır onun dışında diyaloglarıyla olayı işleyen güzel anlatımlı bir filmdir. Merkezinde aile yapısını ortaya koyan, samuraylık felsefesinin bile önüne koyan bir tür baş kaldırıyı anlatır. Yine diğer filmlerindeki gibi toplumsal meseleleri özele indiren bunları bütünleyen yapısı vardır.

Hikayede Edo’daki bir derebeylikte geçmektedir. Sasahara ailesi bu beyliğin hizmetinde çalışmaktadır. Oğlu da evlenme çağına gelmiştir. Bunun üzerine İsabura’ya Handedan Beyi’nden bir emir gelir. İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle evlendirilmesi emretmektedir. Hanedan Bey’i kendisine yeni bir metres almıştır ve eski metresin davranışlarından hoşnut değildir. İsabura bu emri uygulamamak istemese de oğlu bunu kabul eder. Film bu kısımlarda aileden çok metrese odaklanır. Kendisi hanedan neslini devamının sağlanması için kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra yollanmıştır. Sonrasında Hanedan Bey’inin ölümü üzerine geri bir emirle metresi çağırırlar. Bu emir ile daha da aile onurları kırılan Sasahara ailesi, bu emri reddederek hanedanlığı karşılarına alırlar.

Film kendisini hemen belli eden Kobayashi teknikleri ile doludur. Görüntü anlamında çok güzel olduğu kadar konuşmalar ve diyalogları ile de sıkmadan çok iyi hikayeyi aktarır. Verdiği mesajlarla daha da keyifli izlenim sunar.

Star Wars, Akira Kurosawa’yı kurtardı – Kagemusha (1980) İnceleme

Akira Kurosawa‘nın maddi anlamda sıkıntı çektiği yıllarda yapımcı firmadan da yeterli bütçenin gelmemesi sonucu zor dönemine George Lucas ve Francis Ford Coppola gibi isimler bu filmin hayat bulmasını sağladılar. Akira Kurosawa hatta intihar edecek haldeydi, böyle bir yönetmeni bu halde düşünmek çok üzen bir durum. Ama Akira Kurosawa yaptığı filmlerle George Lucas gibi pek çok hatırı sayılır isimlere ilham olmuş ve Star Wars’un da doğmasına sebep olmuştur. George Lucas’ın da ona böyle sahip çıkması aşırı güzel.

Hikaye gerçek olaylardan uyarlamadır, aşırı politik anlamda önemli savaşların döndüğü zamanlarda imparatorun ölümünün halktan saklamak adına ona tıpatıp benzeyen bir hırsızın bölgeyi yönetmesini ele alır. İmparatorun yaşadığı zamanlarda güvenlik anlamında kullanılan bu dublör stratejik anlamda imparatorun ölmesi üzerine ailesi dahil herkesten sır gibi saklanarak yerine geçirilir. Bir gölge gibi yaşamaktadır artık hayatı, filmin içerisinde de bolca bunu ima eden çekimler ve diyaloglar bulunur. Zaten Kagemusha, Gölge Savaşçı demektir. İçsel anlamda psikolojik ögelerle rüyaların da işin içine girdiği görsel anlamda şöleni bol olan bir filmdir. Akira Kurosawa siyah beyaz filmleriyle böyle şölenler sunabilen birisi iken renkli filmlerinden bunun kat ve katını almamak mümkün değildir. Hikaye anlatımı ilerleyişle çok uyumludur ama uzun gelebilir çoğu insan için. Japon kültürüyle beraber evrensek mesajların katıldığı yine harika bir film.

“Bir adamın gölgesi asla kendi başına kalkıp yürüyemez.”

Harakiri (1962) Spoilerlı İnceleme

Masaki Kobayashi’den cidden görüntü olarak da hikaye olarak da beğendiğim bu filmini yazmak istiyorum. Estetik görünümü, kompozisyonu ve keyifli bir hikayesi var. Bir savaş sonrası samurayların artık o kadar dikkate alınmadığından dolayı geçim sıkıntılarıyla başlayan etik anlamda kararsızlığımızla olaylara baktığımız yapım.

Tsugumo Hanshiro (Tatsuya Nakadai) adında bir samuray hanedanlığının yıkılmasından sonra fakirleşmiştir ve böyle bir hayatı samuraylık onuruna uygun görmediği için harakiri yapmaya karar verir. Bir klanın kapısının çalar ve “ronin” topraklarında yani oranın bahçesinde yapmak istediğini söyler. Klandakiler artık birçok samurayın bu yolla dolaylı yoldan para dilendiklerini anlatır ve yakın zamanlarda gelmiş başka bir samurayın acı bir hikayesini anlatırlar. O samuray harakiri için klan tarafından zorlanmıştır ve de ucuz bambu kılıçlarıyla yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılana rağmen harakiri yapmaya kararlıdır Tsugumo. İşte bu harakirinin yapılacağı mekan hazırlanır, tören için o klandaki insanlar toplanır. Harakiri yapılırken en son işi bilen bir yardımcı kafayı kesmesi lazımdır. Tsugumo, o klandan birisinin ismini söyler ama o adam o gün hasta olduğundan gelmemiştir. Bu üzerine birini yollarlar eğer gelebiliyorsa yardım etsin diye. Onu beklerken Tsugumo zaman dolsun diye anılarını anlatmak ister. Anılarında kendisinden önce bambu ile harakiri yapmak zorunda kalmış samurayı tanıdığını hem arkadaşının oğlu olduğunu hem de damadı olduğunu anlatır. İşte savaştan sonra fakirleşmelerini, kızını, bebek torununu falan anlatır. En sonunda torunun iyice hasta olduğunu damadının para bulmaya gittiğini geldiğinde ise onların klanı tarafından harakiri yapılmış halde getirilmesini anlatır. Damadının ölümünden bir kaç gün sonra torunu ondan da bir kaç gün sonra kızı ölür. Hikayenin buradan sonrasında hasta adamın durumunun hiç iyi olmadığını ondan törende harakiri yardımcısı olamayacağını bildirmek için geri dönmüştür messenger. Bunun üzerine Tsugumo başka birisinin ismini söyler o da hasta çıkar sonra başka bir isim söyler o da hasta çıkar. Bu işte bir gariplik olduğunu anlayan klan lideri biraz şüphelenir ve adamın harakiriyi yapması için zorlamaya başlar. Bu zorlamalara karşı sakince karşı gelerek anlatacağı şeyin çok az bir kısmının kaldığını onu da anlattıktan sonra klan liderinin istediği kişiyi yardımcı olarak kabul edeceğini söyler. Hikayenin bu kısmında hasta olan bu adamlar aslında damadının ölümünün de büyük sorumluluğu olan kişilerdir. Ve Tsugumo hepsi ile ayrı ayrı ilgilenmiştir. Kimonosundan önce 2 tane saç topuzunu çıkarıp ortaya atar. Sonrasında merak etmeyin adamları öldürmedim ama aynı derece onurlarını kırıcak şekilde sadece saç topuzlarını kestim der. Hikayesinde onlarla nasıl kapıştığını falan anlatır ekranda da güzel sahnelerle bunları görürüz. Bu iki adamı biraz gafil avlamıştır ama son adamla düello yapmıştır. Bu düello kısmının çekildiği yer aşırı güzel bir konum ve etkileyici. Bu düelloyu da anlattıktan sonra onun da saç topuzunu ortaya atar. Aslında adamlar hasta olduklarından evde değillerdir hepsi utançlarından çıkamamaktadırlar. Tsugumo ise zaten oraya harakiri yapmaya gelmemiştir, klana bir ders vermek in oradadır. Bunun üzerine klan lideri askerlerini salar ve tek samuraya karşı olan büyük bir klanın muharebesini izleriz. Bu dövüş kısmı bana Kurosawa filmlerine kıyasla daha yavaş saldırıların olduğu izlenimi vermişti. Sonrasında bir yerde okuduğuma göre o sahnelerde gerçek bıçak ve kılıçlar kullanmışlar sanırım o yüzden biraz daha dikkatli vuruyorlar sağa sola. İşte biraz kapışmadan sonra en son bir yere sıkıştığında tüfekli askerler gelir ona ateş etmeye başlar. Ama ateş etmeden önce Tsugumo harakirisini yapmaya başlamıştı. Bundan sonra klan lideri bu utanç duyulacak olayı duyurmamak adına ölenleri ve yaralıları büyük bir hastalıktan dolayı olduğunu iletilmesini ister. Bundan önce saç topuzları kesilmiş 3 adamının da zorla harakiri yapmasını ister.

Böyle yazınca belki taraflı bir anlatım olmuş olabilir ama filmi izlerken klan tarafı da Tsugumo tarafı da haklı geliyor yaptıklarından dolayı. Bir tarafta biri samuraylığa yapılan bu saygısızlıktan dolayı bir tepki amaçlı bunları yapmıştır biri de klanların hayır işlemlerinin istismara uğraması üzere yaptığı bir mesajdır. Siyah beyaz bu filmin her karesi bir fotoğraf gibi bu etik değerleri yakalamıştır. Kamera açılarını çok doğru kullanmıştır yönetmen nerede nasıl bir duygu vermesi gerekiyorsa öyle bir konumdadır. Büyük önemli bir film olduğu aldığı ödüllerle de gösterilmiştir. Japon hükümeti tarafından bir sanatçıya verilebilecek en büyük ödül olan Yükselen Güneş Nişanının da sahibidir.

Perfect Blue (1997) İnceleme

Pek anime izleyen biri değilimdir ama bu sevdiğim, etkileyici yapımlardan biri olduğu için yazmak istedim. Yönetmen Satoshi Kon’un ilk uzun filmi olmasına rağmen aşırı derece güzel olmuş bir yapımıdır. Kimilerine göre Hayao Miyazaki’den bile iyi bir yönetmen diye adlandırılır ama bence o biraz abartı olur. Hayao Miyazaki yapımları cidden ayrı bir seviye onlardan da yazarım ilerde sanırım. Neyse asıl filmimizi konuşalım, Perfect Blue biraz gerilim biraz psikoloji animesidir. İlk başta normal bir film olarak çekilecektir ama büyük bir deprem sonrası yapımcı şirketin zarara girmesi sonucu filme yeteri parası olmadığı için anime olarak çizilmesini karar verilmiştir ve Satoshi Kon’a emanet edilmiş. Şimdi o yılları düşündüğümüz zaman film olsaydı bu kadar iyi effectli bir iş çıkmayacaktı. Anime olması şuan bile etkileyici haliyle dezavantajdan çok avantajdır. Renkleri, kurgusu, müzikleri çok iyi yönetilmiş bir de üzerine böyle bir hikaye ile anime sevmeyenleri bile içine çekebilir.

Mima bir pop grubunun üyesi iken sinemada kariyerini devam etmek istemesi üzerine gruptan ayrılır. Bu kararı çoğu hayranını üzer ve hatta hainlik yaptığı ile ilgili mektuplar, faxlar almaya başlar. Sinema kariyeri, şarkıcılık kariyeri kadar iyi değildir. Ufak replikleri vardır. Sonrasında bir tecavüze uğrama sahnesinden rol alır. Bu sahnenin çekimi Mima için travma yaşatacak kadar gerçekçi gelmiştir. Bundan sonrasında bayağı psikolojik olarak bunalıma girmeye başlar, etrafındaki projeyi yöneten insanların öldürülmesi, yüzü biraz değişik şüpheli bir adamın hep karşısına çıkıp durması Mima’yı kötü etkiler. “Mima’nın Odası” adında da bir internet sitesi vardır ve site Mima’nın kariyer değişikliği ile ilgili sanki kendi ağzından pişmanlıklarını anlatmaktadır. Tüm bu olaylardan sonra gerçeklikle bağı iyice yok olmuştur. Büyük bir anlam, benlik karmaşasına seyirciyi de sıkmadan yormadan ekliyor.

“Nobody cares for you anymore. You’re tarnished and you’re filthy.” – Mima Kirigoe

Tokyo Story (1953) Spoilerlı İnceleme

Late Spring veya Early Summer gibi bir çok filmlerle belki tanıdığınız Yosujiro Ozu’dan yine onlar gibi ailevi olaylardan ve nesil çatışmasının konu aldığı bir film. Hatta Late Spring, Early Summer ve Tokyo Story üçleme olarak görülür. Japonlar için Seven Samurai ne kadar kültürel anlamda önemli olsa da Noriko üçlemesi de büyük yer kaplamaktadır.

Film yaşlı anne ve babanın Tokyo’da yaşayan çocuklarını görmeye gitmesi ile başlıyor. Tabii savaş sonrası gelişen ve yoğun bir şehir vardır karşılarında. Bu onlar için zorlu olacaktır çünkü çocukları o kadar çok işlerine sıkışmışlardır ki anne babalarını doğru düzgün bir yere gezmeye bile çıkaramamaktadırlar. İlk gittikleri oğulları bir doktordur, o evde yine torunları ve oğulları ile kültürel farklar ortadadır. Tokyo’ya vardıklarından beri Tokyo’yu seyirciye de göstermez yönetmen. Gösterdiği tek şey fabrika bacaları ile çirkin sanayileşen Tokyo’dur. Bu anne babanın savaşta ölmüş olan çocuklarının eşi daha çok ilgilenmektedir. Önemli bir kaç yere giderler ama hep bize turistlermiş hissiyatını verir film sanki kendi ülkelerinden bir yeri geziyor gibi değillerdir. Bu gezi için ona dul geline çok teşekkür etmektedirler, öz çocuklarından beklediklerini hiç bulamamışlardır. Öz çocukları sonra bir karar verirler. Kendileri gezmeye çıkaramadıkları için bir başka yakın şehirdeki kaplıcalı otele ebeveynlerini yollama planı yaparlar. Bu otele gittikleri ilk anlar güzeldir. Deniz olsun, kaplıca olsun beğenirler ama gece yatma saatinde gençler hala sesli şekilde takılmaktadır. Bu konuda rahatsız olan yaşlı çift erkenden dönerler. Geldiklerinde ise kızının o akşam birilerini misafir edeceğini öğrenirler. O gecelik başka yerde kalmaları gerektiklerini fark edip yer aramaya başlarlar. Yaşlı kadın askerde ölmüş olan oğlunun eşinin evinde kalır ama yaşlı adam birilerini bulmalıdır. Tokyo’ya geldiğin eski arkadaşlarından birilerinin de artık Tokyo da yaşamaya başladığını öğrenmişti. Onlara bir gezme düzenleyip müsait olma durumlarını öğrenmek ister. Ne yazık ki değillerdir ama eski arkadaşlarını görmüştür bu vesile ile. Gece olunca bu arkadaşlar içmeye giderler. İçtikçe biraz daha dertlenirler. Çocuklarının yaptıkları hayırsızlıklarından dem vurmaya başlarlar. İyice sarhoş olduklarında ise polis kızının evine getirir yaşlıyı. Kızı duruma kıza kıza bir yatak hazırlar. Sabah olunca yaşlılar evlerine dönme kararı alırlar. Trende iken yaşlı kadın hastalanır. Sağlığı git gide kötü olmaya başlayınca çocukların hepsine çağrı yollanır. Çocukları hala bu yoğunlukta bu nereden çıktı diye hayıflanırlar ama anneleri olduğu için gelirler. Kadın, geldikleri günün sabahına yaşamını yitirir. Cenaze işlemleri biter bitmez geri dönmek için vakit kaybetmek istememektedirler hatta dul kalan gelinlerinden kendileri yerine ekstra orada kalmasını isterler. Bir de daha yüzsüzce yaşlı kadının kimonolarından bir kaçını hatıra olarak almak isterler. Diğer normalde yaşlılarla yaşayan kızları bu duruma çok sinirlenir ama yüzlerine bir şey diyemez. Geline anlatır bunları. Gelin yine her zamanki gibi temiz kalbi ile güzel güzel cevaplar vermektedir. Yaşlı adam bile gelir özel olarak o kıza çok teşekkür eder. Bizi kendi çocuklarımız bile bu kadar bakmazken sen bize vaktini çok ayırdığını anlatır. Gelin yine mütevaziliği üstünde bunların hiç bir şey olduğunu söyler. En son gelin Noriko da ayrılınca yaşlı adam yalnızlığına yelpazesini sallayarak dalar.

Noriko ve Shukichi

Film az diyalogla dolu dolu şey anlatmayı başaran bir yapıttır. Dramatik anlamda bir şarkı yoktur filmde ama yine bu dramı hissederiz. Onun dışında savaş sonrası Amerika’nın Japonya üzerindeki etkilerini insanlardan gördüğümüz gibi arka planda duran objelerin markalarından da görebilmekteyiz. Bridgestone bir lastik ve markasını hatırlamadığım bir deterjan markası gözükmektedir benim aklıma gelenlerden. Hikaye anlamında bizi öyle şaşırtan işlere kalkışmaz veya karakterlerden de bu tarz bir absürtlük bulmamız zordur. Aile yapısı şuan bile günümüzde yaşanabilecek konular ve olaylar üzerinedir. 70 yıl önce çıkmış bir film olmasına rağmen hala kendimize göre pay çıkarabileceğimiz bir film. Bu üçlemenin hepsini izlemeseniz bile birini izlemek bile yeterli olacaktır.

Gelin Noriko yine dıştan utangaç utangaç fotoğrafa katılmış

Early Summer (1951) Spoilersız İnceleme

Late Spring filmindeki gibi yine olay evlenmek üzerinedir. Ama serinin ilk filminde biraz daha nedenler ailenin içinde olduğu geleneksel sebeplerdendi. Bu filmde ise biraz daha öznel durumlar üzerine neden evlenmediğinden oluşuyor. Modernizmin getirdiği feminizm akımını da hissettiriyor. Daha bireysel bir duruş içindedir bu sefer Noriko. Bu filmde evlenmek istemeyen bir Noriko yerine ailesinin istemediği biriyle evlenmek isteyen bir Noriko vardır.

Noriko serisi her ne kadar aynı temel konular etrafında olsa bile ya da her üç filmde de Noriko adında bir karakter olsa bile devam film değillerdir. Daha çok Tokyo’daki üç farklı aileden farklı hikayeler sunmaktadır.

Film yine simgesel ve sözlü anlamda dolu detayı barındırmaktadır. Savaşı ve ondan sonraki dönemler için de yine bulundukları mekanlar veya nesneler üzerinden aktarmaktadır. Kafesteki kuşlar, kiliseler, kitaplar gibi detaylarda görmekteyiz bunları. Farkındaysanız bu filmleri anlatırken hikayeye pek girmiyorum bunun sebebi Yosujiro Ozu bize bir hikaye sunmaya çalışmamasından dolayıdır. Bize bir takım deneyimleri göstermektedir. Ve bu deneyimleri her zaman diz hizasından yukarıda olmayan kameralarla görmekteyiz. Bu aslında yeri geldiğinde çok zor bir açıdır, bazı duyguları veya durumlar hep bu açıdan yansıtmak imkansızdır. Ama hepsinden almamız gereken şeyleri alabilmekteyiz ve filmlerin her saniyesi bir tablo gibi durur.

Late Spring (1949) Spoilersız İnceleme

Yosujiro Ozu’nun önemli Noriko üçlemesiyle ilgili de bir şeyler yazmam lazımdı. Ve işte o meşhur ufak aile problemleri, nesiller arası farklıları işleyen filmlerinden Late Spring yazımız. Ozu diğer Japon yönetmenler arasında en çok savaş sonrası kültür değişimlerine ve jenerasyon kavgalarına değinen yönetmendir. Akira Kurosawa mesela daha batılı tarzda film yapan birisi kalır yanında. Ama bu ikisinin bir çatışmaya girmesi gerektiğini göstermez. İkisi de Japon sinemasında önemli isimlerdendir.

Film, çağdaş, modern ve sevgi dolu genç bir kız Noriko (Setsuko Hara) ve kibar bir profesör olan babasının (Chishû Ryû) yaşantısında geçiyor. Noriko 20 küsürlü yaşlarında zamanına göre evlilik yaşı gelmiştir ve çevresi bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini söylemeye başlar. Kız ise evlenmek istememektedir ve evlenirse babasına kimin bakacağını bilmemektedir. Babası da kızının zamanının boşa gitmemesi için kendisinden daha genç biriyle evleneceğinin yalanını söyler. Böylelikle kendisini düşünmeyi bırakmasını ve eş adayına sevgisini odaklamasını ister. Noriko’nun şüpheleri vardır ama hala, bunun olmasını istememektedir çünkü hayatı şuan mutludur başka bir şeye ihtiyaç duymamaktadır. Evlenirse asıl işlerin değişeceğini düşünmektedir. Her iki tarafında haklı olduğu sessiz bir savaş içerisinde döner film.

Ozu ne kadar sade bir sinematik içinde çekse bile filmlerini hep bir ağırlığı üzerimizde hissettirir. Genelde yerde oturma seviyesindeki çekimleri ve farklı mekanların aldığı açıları ile görsel anlamdaki bu Japon duruşuna simgesel anlamdaki zıtlıkları katarak hikayeyi doldurmaktadır. Filmde Coca-Cola logosu, beyzbol oynayan yeni nesil çocuklar görünmektedir. Bunlar reklamdan ziyade savaş sonrası Amerikan kültürüne veya batılılaşmaya kayan Japon kültürünü göstermek istemesindendir. Ozu her ne kadar zamanında bile geleneksel sıkıcı filmler yaptığı söylense bile çizgisini bozmayan başarılı bir isimdir.

Hayalet Hikayeleri: Kwaidan (1964)

Masaki Kobayashi gibi yine Japonya’nın önemli bir yönetmenin elinden çıkmış, Lafcadio Hearn’nın “Kwaidan” adlı kitabındaki 4 öyküyü uyarlamıştır. Bunlar Japon kültüründe bayağı boy gösteren hayalet hikayeleridir. Yazarımız da zaten sonradan Japon vatandaşı olan birisi, o yüzden dıştan iyi gözlem yapılmış ve duruma oturmuş hikayelerdir. Her ne kadar yavaş bir film olsa bile içindeki gizem ve yanılsama izlemeye yetiyor. Hayalet filmi ama korkudan ziyade merakla izlenebilecek bir film.

Öykücülüğü iyi olduğu kadar sanatsal anlamda da gözü iyi doyuran bir filmdir. Eski filmlerde en çok sevdiğim kısım bazı effectleri yapış tarzları çünkü teknoloji veya bilgisayarlar yok, mekanik anlamda işlerini yapıyorlar ve cidden başarılı oluyorlar. Fantastik bir alemde olaylar döndüğünden gökyüzünü boyamışlar ama ışık ve renklerle bu durum izleyiciye o kadar da batmıyor. Hatta değişen bir renk paletiyle insanı büyülemektedir. Onun dışında hayaletlerin yeri geldiğinde transparan oluşu da çok iyi yapılmıştır. Bir de tüm bu çekimleri ufak bir hangar gibi bir stüdyoda yaptıklarını unutmamak lazım. Döneminin teknik imkanlarına göre aşırı başarılı bir film. Bana göre tek bir sıkıntı var yanlış hatırlamıyorsam 300 küsür geminin olduğu bir savaş sahnesidir. Doğal olarak az kaynaklardan dolayı ufak sallarla çekilmiştir. Ama ben olsam ufak salları değil de bir veya iki büyükçe gemiyle çeşitli çekim oynamalarıyla yapardım. Gemi diyorum da tam gemi olmasına da gerek yok bazı açılardan öyleymiş gibi gözükse de yeter. Bir de büyük bir tabloda savaşın çizimlerini gösteriyor arada zaten. Bu çizimlere daha çok odak verip belli önemli kısımları canlandırılabilirdi. Tabii yine de o kadar güzel olmayabilirdi. O kısma rağmen aşırı güzel çekilmiştir sadece kendimce bir görüş yazdım.

4 hikaye, 4 farklı mevsim, 4 farklı renk ve 4 farklı duygu. İlk hikaye pişmanlığı konu alıyor, mevki alabilmek amaçlı eşini terk edip başka bir kadınla evlenen kocasının pişman olup affedilmek istese bile bir azap çekmektedir. İkinci öykü ihaneti ele alıyor en sevdiğim hikaye budur filmdeki. Fırtınada yakalanmış genç ve ihtiyar adamın Kar Kadını adlı bir ruh ile öldürülecektir ama kadın genç olanı yakışıklı olduğundan öldürmüyor ama birilerine orada olanları anlatırsa öldürceğini söylüyor. Aradan yıllar geçip şans eseri karşına gelen bir kadınla evlenen adamımız bir gün eşine olanları anlatır. Bu anda ise eşinin aslında Karlar Kadını olduğunu öğrenir. Ama bu sefer de ruh adamın hayatını çocuklarının hatrına bağışlar. Üçüncü hikaye yalnızlığı anlatıyor, bir manastırda gözleri görmeyen bir müzisyen var. O kadar güzel çalıyor ki bir Samuray hayalet onu soylu bir hayalete çalması için götürür. Ondan sonra ise garip şeyler olucaktır. Dördüncü hikaye çaresizliği anlatıyor, içtiği kapta yüzler gören bir muhafızın aklını yitirmesi ile sonlanır. Öyküleri uzun uzun dolu dolu anlatır, bu kimisi için aceleye getirmeden, ölçülü bir anlatımdır kimisine göre de tam tersi. Üç saatlik versiyonun yanında kısa hali de var sanırım ama kısa halinde bir hikayenin olmadığı söyleniyor. Siz yine de uzun halini izleyin.

High and Low (1963) Spoilerlı İnceleme

Mr.Gondo

Bu sefer Kurosawa’dan yine bir Japon samuray filmi yok ya da Sheakespeare veya Dostoyevski uyarlaması bir film de değil bu. Film sınıf farklılıkların olduğu bir ülkedeki işlenmiş bir çocuk kaçırma hikayesini ele alıyor.  Bu iki uç noktalarımız tepede çok lüks bir evinde yaşayan zengin bir ayakkabı şirketinin yöneticisi ile hemen tepenin altında yaşayan kötü bir adam. Bu filmde de insanlara daha iyi ilişki kurmayı, bulundukları ortamı iyi kavramayı aşılayan bir yapı içindedir. 

Filmi iki parçada düşünebiliriz birisi bayağı detaylı düşünülmüş bir çocuk kaçırılması anını nerede ise sadece bir tepedeki evin içinde anlatmaktadır. İkinci kısım ise fidyenin ödendikten sonraki suçluyu yakalama çalışmalarına odaklanmaktadır. Mr. Gondo dediğim gibi bir ayakkabı firmasında ortak yöneticilerden biridir ve şirket içinde belli entrikalarla kumarların döndüğü bir durumun içerisindedir. Ama büyük bir servetini ortaya koyarak şirkettin iyiye gitmesi yönünde fikirlerini uygulayabilmek adına hisselerin çoğunu almak için çeşitli anlaşmalar yapmıştır. Akşama yardımcısını bir şehre gönderip bu planını zafere götüren hamlesini yapacaktır. Ama ne yazık ki çocuğunun kaçırıldığının haberini alır. Kaçıran kişi alışılmışın dışında çok yüksek meblağda para istemektedir ve Mr.Gondo, bu parayı verirse o zafere götürecek hamlesini asla gerçekleşmeyecektir. Bu parayı vermeye hemen hazırdır çünkü kaçırılan kendi öz çocuğudur. Ama hemen sonrasında odaya kendi çocuğu giriyor bunun şaşkınlığı ile ne olduğunu anlamıyor. Ama bundan önceki sahnelerde çocuğu şoförünün oğluyla oyunlar oynuyordu ve bir kısımda karakterlerini değiştirmişlerdi oyun içerisinde bu yüzden birbirlerinin kıyafetlerini giymişlerdi. Kaçıran kişi de farkı anlamadığı için şoförün çocuğunu kaçırmıştı. Bunun üzerine hemen polise haber verirler ve dedektifler kayıt izleme sistemlerini kurup Mr.Gondo ile iş birliğine girerler. Kaçıran kişi yanlış çocuğu kaçırdığını anlamasına rağmen Mr.Gondo’nun tüm servetini mahvetmeye kararlıdır. Mr. Gondo buna pek sıcak bakmamaktadır doğal olarak o paraya ihtiyacı vardır ve şoförün oğluna vermek için değerli görmemektedir. Dedektifler biraz ödemesi için teşvik etse bile “Kendi hayatını koruma hakkına sahipsin” diyorlar. Mr.Gondo uzun stresli düşüncelerinden sonra fidyeyi ödemeyi kabul ediyor. Her sahnedeki her karakterin duyguları çok iyi yansıtılıyor. Bir trende değiş tokuşun olacağını, ne tip çantaya hangi miktarlarda para konulacağına kadar detaylı bir teslimat planı sunuyor kaçıran kişi. Çantanın içerisine yanınca veya suya falan atılınca belli renkte duman çıkaracak maddeler yerleştiriyorlar böylece kaçıran kişi eğer çantadan kurtulmak isterse konumu belli olsun diye. Trende iken kaçırandan bir telefon gelir ve parayı camdan aşağı atmasını ister çocuk trende değil dışarıdadır. Mr.Gondo çaresizlikle çantaları atar ve çocuğu sağ salim kurtarırlar. Bu olaydan ötürü gazetelerde Mr.Gondo bir kahraman olarak duyurulur ama parasının çoğu gittiğin şirkete büyük bir borcu kalmıştır. 

Bu kısımdan sonra filmin suçluyu yakalamak adına olan polislerin yaptığı çalışmalarla geçmektedir. Şoför ise aşırı kendisini kötü hissetmektedir ve çocuğunu kaçıran hakkında bilgileri hatırlaması için aşırı zorlamaktadır. Polisler çocuğu alıp kaçıranın yol haritasını bulmak isterler ama şoför çoktan yola koyulmuştur. Polis ve şoförün birbirinden habersiz ayrı ayrı ipuçlarını takip edip aynı yerde buluşurlar. Çocuk kaçıranın evini bulur ama içeriye girdiklerinde ölmüş bedenler bulurlar. Yüksek doz eroin almışlardır ve bu oran sadece sağlık alanında birilerinde olacağı düşünülür. Olay yerini incelediklerinde bir not da bulurlar ve bu not ölen kişilerin de üstünde birinin olduğunu göstermektedir. Kaçırılan çocuğun beyanlarına göre kaçıranın elinde bir yara vardır. Çok geçmeden bir yerde o çantalara yerleştirdikleri duman yayılmaya başlar ve araştırmalarına göre yakında bir hastaneden biri getirip orada yakmıştır. Polisler hastanede gizli gözlemlerini yapmaktadırlar ve bu özelliklere uyan bir stajyeri saptarlar. Polis, direkt yakalamanın doğru olmadığını çünkü eğer şimdi yakalarlarsa suçlunun 15 yıl hapis yiyeceğini bilmektedirler. Bir adamın hayatını mahveden biri için aşırı az bir cezadır. Onun için kaçıran kişinin yine overdose bir cinayete teşebbüs etmesi için bir tuzak kurarlar. Sanki o ölenler hiç ölmemiş gibi kaçıran kişiye bir not daha hazırlarlar diğer nota benzer ve gazetelerde fidyeye verilen paraların bazılarının harcandığını yayarlar. Kaçıran kişi panikle yine eroin alıp onları öldürmek için oraya gelecektir. Ama ondan önce malı alıp denemek ister. Varoş bir mahallede çaresiz bir kadını alıp otel odasında eroini dener. Bu sahneler güzel bir takip sekansına sahiptir. Sonrasında eve gelip öldürmek için içeri girecekken polisler tarafından yakalanır. Mr.Gondo’nun parasının çoğunu kurtarırlar ama çok geçtir artık haciz kapısına gelmiştir çoktan. Kaçıran kişi idam cezasına çarptırılır ama Mr.Gondo ile görüşmek ister. Mr.Gondo artık küçük bir fabrikası vardır daha az kazanıyordur ama özgür bir yönetime sahiptir. Suçlu pişman olmadığını her gün o aşağılık yerden o tepedeki eve bakmanın rahatsızlığını ve kıskançlığını anlatır. Mr.Gondo da çok çalışarak geldiği bu konumdan dolayı neden birbirlerinden nefret etmeleri gerektiğini sorar. Bu kısımda çekimler aşırı hoş ele alınmıştır karakterlerin arasında cam vardır ama birinin yüzünü çekerken diğerini de yansımadan görmek durumun derinliğini geliştirmektedir. 

Çantaya koydukları işaret yanarken

Film yine siyah beyaz olmasına rağmen ışıkları ve ambiyansı ile göze hiç batmamaktadır. Karanlıklarda gölgeler tamamlanır, dar açıklıklarla ışığa ulaşan bir açısı vardır. İyi ve kötünün insanların içerisinde bulunduğunu yaptıkları bir iki kararla ne kadar birbirlerine benzeyeceklerini gösteren filmdir. Tüm filmlerinin neredeyse ortak noktası olan birleştiriciliği yine bu filmde de ön plandadır. Polisiye dram filmidir sevenlere önerilir.