Solar Opposite 2. Sezon İnceleme

Yeni sezonun geldiğini duyar duymaz o heyecanla izlediğim ve gerçekten keyif aldığım bir sezondu. İlk sezonunu izlerken önceden de bahsettiğim o Rick and Morty için düşünülmüş ve rafa kaldırılmış fikirler bütününden baya uzaklaştıkları gördüm. Bu çok önemli ve güzel bir haber. Kendi omurgasında durmaya başlamış ve kendine has çizgileri çekmesi ile kendi özünü tam oluşturmuş diyebiliriz. İlk sezonun üzerine çıktığı gibi ilk sezonu da destekleyen ve gelişten bölümler sundu. Büyük heyecanla izlemeye başlamama rağmen beklentimin üzerine bile çıkabildiğini söyleyebilirim.

Öncelikle minik insanların hapseldiği duvarın devam hikayesini izlemek gerçekten yine çok keyifliydi. İlk sezondaki gibi bir heyecan ve merakı bu sezonda da oluşturdu. Yine yerinde ve harika finali ile çok iyi iş çıkardı.

Bunun dışında her bölümün kendine has hoş detayları vardı ama son bölüm ile hafif hüznü de içimize kattı. Bir acaba öyle kötü bir sonu mu olur ki düşündürse de hoş bir şekilde o kısmı da bağladılar.

Artık içerik ve dizi çöplüğü diyebileceğimiz bir devirde izlenmeye en layık diziler arasına emin adımlarla giren bir dizi. İlk sezonu izleyip cidden keyif aldıysanız bu sezon daha fazlasını alacağınız kesindir.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Good Omens (2019) İnceleme

Daha önce neden izlememişim dediğim ve cidden keyif aldığım bir dizi olduğundan dolayı yazma kararı aldım. Neil Gaiman ve Terry Pratchett tarafından ortaklaşa yazılan bir kitaptan uyarlama olan ve Prime’da yayınlanan mini bir dizi.

Konusu aslında kıyamet gününün Hristiyan dini anlamında nasıl yorumlandığının absürt bir hikayesi diyebiliriz. Şeytanın yaratılması ve insanın dünyaya sürgün edilmesi ile başlayıp kıyametin kopacağı güne doğru hikayemiz ilerliyor. Bu hikaye melek Aziraphale ve şeytan Crowly (Crawly) ekseninde eğlenceli bir şekilde ele alınıyor. Kıyametin kopacağı kesindir Tanrı’nın bir emri şekilde görülmekte ve görevi olan herkesin işlerinin yapılması gerekmektedir. Kıyameti kopturacak olan deccalin ise belirlenmiş bir ailenin bebeği ile Crowly tarafından değiştirilip kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu işin sonunda dünyanın yok olmasını pek istemiyor çünkü çok uzun zamandır orada yaşadığı ve oradaki şeylerden zevk aldığı için böyle düşünüyor. Ama yine se görevini cool bir şekilde yapıyor. Aynı şekilde Aziraphale de dünyada çok uzun zaman kaldığından benzer haldedir. İkisi aslında zıt varlıklar olmasına rağmen o kadar yıl beraberlikleri neticesinde bir dostluk denmese bile yakınlığın var olduğu da kesindir. Onun için bu ikisi deccalin dünyayı yoketmemesi ve onun normal bir çocuk gibi yetişmesi için bir iş birliğine girme kararı alırlar. Fakat deccal bebek değişimi sırasında başka bir ailenin de çocuğu o an olmasından dolayı planlanan ailenin elinde değildir. Bu ikisinin bu amaç uğrunda yaptıklarına ve başlarına gelenlere odaklandığı dizidir diyerek Spoilersız girişi böyle verebilirim.

Dizinin bu dini inanışı açıkları ve göz açan tarafları ile ele alması çok eğlencelidir. İçerisinde bulunan pek çok absürt gönderme ve komik olayların varlığı ile baya keyiflidir. Kitaptan uyarlama olduğundan bazı bölümler cidden kitap monotonluğunda ilerlese bile özellikle Crowly ve Aziraphale’i izlemek çok güzel. İki karakterin yapısı zaten şu dizide en mükemmel şey. Olayın ne kadar Tanrı tarafından planlanmış bir şey olsa bile onun ne kadar sessiz durduğu meleklerin ve şeytanların savaşında insanın harap olduğu gibi bir anlamı olması ile de beni çok etkiledi. Bu gibi pek çok detay ve o ikili bu diziyi izlemek için en büyük nedeniniz olabilir.

The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Monty Python and the Holy Grail (1975) İnceleme

Monty Python grubunun Life of Brian’dan en çok hoşuma giden filmidir. Yıllar sonra yeniden izlesem bile aynı tadı vermesini bırakın yapıldığı yıldan üzerine kaç yıl geçmesine rağmen hoş mizaha sahiptir.

Kral Arthur ve Şovalyeleri efsanesini konu edinen ve çeşitli hicivleri ile onların Kutsal Kâse’yi arayışlarını işliyor. O dönem hakkında çeşitli dini ve kültürel şakalara sahip bir filmdir.

Düşük bütçe ile çekilmesine rağmen birçok prodüksiyonu güzel hazırlanmıştır. Az paranın bulunması nedeni ile gerçek at sürememişlerdir ve sanki ata biner gibi hareket ederek daha mizahi hava katmışlardır. At nal sesi yerine de hindistan cevizi tokuşturmayı tercih ettiler. Sonrasında bu hindistan cevizlerini filmin içinde de gösterek güzel hoş bir detay daha kattılar.

Niş komedileri ile herkese hitap etmeyebilir veya eski filmler olduklarından yine mizahları komik gelmese bile bu konuda bir çok yenilik ve kalıpları değiştiren bir gruptur. Günümüzde her ne kadar komedi sözel anlamda boyut bulsa bile Monty Python’larda görsel anlamda da bir görünüşü vardır. Kısacası keyifli filmlerdir ve çok hoşuma giderler.

Life of Brain (1979) İnceleme

Monty Python ve ekibinin imzasını barındıran absürt komedi tarzında eğlenceli bir filmdir. Anlattığı ve hiciv yaptığı konusu ile zamanında tepki almış bir filmdir. Hz. İsa’nın hayatının paralelliğinde ilerlen Brian’ın hayatı ile başlıca dini materyallerle dalgasını geçiyor. Film boyunda dönemin insanı ve düşünceleri ekseninde şakalarını yaptığı bolca kısımlara sahip. “Su kabağı” ve “Terlik” arasında kalan halk ile dini mezhepleri, dönemin Roman yönetimine ve bölgenin o zamanki yapısına kadar her türlü olay ve durumla ilgili zamanına rağmen asla eskimeyen mizahı ile bolca eğlendiren bir film.

Birçok şaka ve olayı ile akıllarda kalıcı bir yanı vardır. Özellikle biggus dickus, he is the messiah, doğumu ve en sondaki “Always look on the bright side of life” şarkısı ile unutulmazdır. 6 kişilik ekibin farklı farklı karakterleri canlandırması ve çoğunun dikkat etmezseniz kaçıracağınız derecede iyi olduğu ustalıkta bir yapıma imza atmışlardır.

Dini saçmalıklara dalgasını vuran bir film olduğu için pek çok yerde tepki almıştır. Bildiğim kadarıyla başlıca Norveç, Singapur, İrlanda, Malezya, Güney Afrika, İngiltere, İskoçya ve Danimarka’da yasak olan bir film.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.

Upload (2020) İlk Bölüm İnceleme

Amazon Prime’da yayınlanmaya başlamış bilim kurgu tarzındaki bu diziyi izlemeye başladım ve pek beğenmediğimi şimdiden farkettim. Senaryo çok zorlama popüler kültür ögeleriyle dolu ve çok rahatsız ediciler. The Office ve Parks and Recreation gibi komedi dizilerin yaratıcısı Greg Daniels’ın kaleminden çıkmış ama hoşuma giden bir hikayesi olmadı. Kısaca konusu, yakın geleceği ele almaya çalışmış ve sanal gerçeklik hizmeti veren bir şirkette bir tane müşteri temsilcisi gibi bir kadın var. Biraz eğlencesine düşkün genç bir adamın ölmesi sonucu adamı sanal gerçeklikteki cennete koyuyorlar. Kadın adama yardım ediyor oradaki hayatına alışması için falan. Oyunculuklar için çok iyi diyemem ama bunda senaryonun da etkisi olabilir. Senaryo absürt olmak istemiş ama biraz daha gerçekçiliği içeriğine alabilirdi. Absürtlükle komedi yapmak istiyor ama komik de gelmedi. Bir çok uygulama ve teknolojiye gönderme yapmaya çalışmış ama zaten bunları bolca izledik biraz daha originallik bekliyordum açıkçası. Birçok insanın ilgisini çekmiş olmalı ki 2. sezon için onay almış durumda. Benim hoşuma gitmedi ama şans vermek isteyenler bir bakabilir. İlk bölümü 40 küsür dakika ama diğer bölümler sanırsam 20 küsür dakikaya iniyor. Severseniz hemen izlersiniz zaten.

The King of Comedy (1982) Spoilerlı İnceleme

Kendisini komedi dünyasında yer edinmeye adamış bu yolda hırsla ilerleyen ama bu ilerleme yolunda o kadar önemsiz ve değersiz davranılan Rupert Pupkin’i izliyoruz. Martin Scorsese‘nin elinden çıkmış olan bu film yakın zamanda çıkmış olan Joker filmine de ilham olmuştur. Her iki filmde de televizyon şovunda başarılı komedyen olma hayalleri kuran hayatı sorunlu iki adamın hikayesi anlatılmaktadır ama ikisinin gittiği yol ve sonuçları farklıdır. Joker filminde Arthur başarısızlığından dolayı toplumu suçlayıp insanları cezalandırma yoluna giderken bu filmde Rupert Pupkin asla pes etmeden en önemli TV show komedyeni ile iletişime geçmeye çalışmaktadır. Filmde bu TV show komedyeniyle tanışması sonucu onunla arkadaş olduğunu sanan ve kız arkadaşını bile onunla tanıştırmaya çalışan değişik hayal dünyalarına giren, psikolojik sorunları olan bir karakterdir. Evinde kendi kendine sanki programlara çıkıyormuş gibi hayaller kuruyor, sanki o komedyenden bile daha iyi olduğu düşlere giriyor. Her gün komedyenin ofisine gittiği, telefonlarda uzun uzun beklediği en sonunda evine kız arkadaşı ile girdiğinde komedyenin onu kovması sonucu ona senden 50 kat daha fazla çalışıp 50 kat daha ünlü olacağım diye sitem ettiği bir hikayesi var. Bunların peşine komedyeni kaçırdığı ve show programına çıkabileceği bir plan yapıyor. Planı ortaya koyuyor ve programa çıkıyor ama sonrasında polisler onu alıp hapise atıyor. Hapse giriyor belki ama dediği gerçekleşiyor o komedyenden 50 kat daha ünlü olmuştur. 2.5 yıllık hapishane süresi sonrası komedyenliğine devam ettiği mutlu bir sonu var.

Psikolojik olarak karakterin durumuna çok iyi adapte oluyoruz. Zaten Robert De Niro‘nun oyunculuğunun çok büyük bir yeri var. Olay ve kurgu alıp götürücü seviyededir. Martin Scorsese bu filmde de yine görüntü anlamında olsun hikaye olarak olsun çok iyi iş çıkarmıştır. Joker filmini beğenmiş iseniz onun asıl çıkış noktası diyebileceğimiz bu filmi de izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Joker filmiyle alakam yok diyorsanız da izleyin, eğlencelidir.