Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Nosferatu: eine Symphonie des Grauens (1922) İnceleme

Malumunuz Cadılar Bayramındayız ve ben de konsepte uygun olsun diye bir korku filmi izlemem gerektiğini düşünüp Nosferatu’yu seçtim. Tarihinden de anlayacağınız gibi sinemanın ilk filmleri arasındadır. Sessiz film tarzında olmasına rağmen izlemesi o kadar da yormuyordu. Vampir hikayeleri popüler kültürde bolca anılır ve bu film ile ilk defa bu hikayeleri sinemaya taşımıştır. Dracula kitabının uyarlaması halinde çekilen film, gerekli telif hakkını alamadığından dolayı ismini Nosferatu olarak değiştirildi. Her ne kadar hikayede ve isimde belli noktalar değiştirilse bile Dracula’nın yazarının eşi filmi dava etti. Davanın kaybedilmesi ardında gösterimi duran filmin kopyaları da imha edilmeye başlandı ve neredeyse yok olma eşiğine geldi. Ama bu sürecin sonunda korku sinemasının öncü filmlerinden olmayı başardı. Her ne kadar şuan izlediğimiz de korku yerine eğlenceli bir film gibi geliyor olsa bile üzerinden geçen zamanı unutmamız gerekir.

Kitaptan belli kısımları esinlenmiş olsa bile yönetmenin sinemaya sunduğu vampir, kitaptaki asil tipinden uzaktadır. Şekilsiz kambur vücudu, kel kafası ve sivri dişlerinin üzerine aksak yürüyüşlü ve daha ürkünç diyebileceğimiz bir karakter oluşturdu.

Nosferatu’nun bir başka güzel kısmı ise sessiz bir edebiyat gibi olmasıdır. Karakterin bulduğu Nosferatu kitabı ile önce bizi olacaklarla bilgilendirirken sonrasında olayları yansıtır. Sessiz bir film olması gereği diyaloglar da yazı halinde ekrana gösterilir. Önceden gördüğümüz bir şeyi akabinde izliyor oluşumuz olayı görsel anlamda sunumuna olan merakımızı tetiklemektedir. Bir de vampirlerin de doğalında sessiz bir yaratık olması filme uyan ve gerilimi bir tık etkileyen yapıdadır.

Filmin bir de sunduğu ortam çok gerçekçi olması ötürü ve ışık ve gölgenin de buralara yansımasıyla ekrana daha iyi hava yaratmasına da etkili oluyor. Bu gölge oyunlarının en iyi tarafını Nosferatu’nun uzun pençe gibi elleri ile avına yaklaşmasında gözlemliyoruz. Bu gibi sahneler ile sinemada önemli bir bakış açısı kattığı da kesindir.

Şöyle bakınca üzerinden 100 yıl geçmiş ama hala kendisini izlettiren ve konuşturan hali ile ne kadar önemli bir eser olduğu ortada. Yine eski olmasından dolayı birçok insana hitap etmeyecektir diye düşünüyorum ama eğer vampir türü filmlere bir tutkunuz var ise ve izlemediyseniz izlemenizde fayda var.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.

Alien (1979) İnceleme

Çok ilginç ve hoş bir seri olan Alien serisine girelim. Seri ana tema olarak Alien’ı alsa bile anlattığı yan hikaye ve anlamlarla seri boyunca çok farklı şeyler barındırır. Birçok anlamın en önemli etkisi her filminin başka yönetmenler tarafından çekilip sunulmasından dolayıdır. Her yönetmenin kendi tarz ve yorumu seriyi derinleştirir. Bu yönetmenler başta olmak üzere Ridley Scott, James Cameron ve David Fincher gibi isimlerdir. Serinin hepsini büyük ihtimalle konuşmayız ama önemli filmleri üzerinden gideriz gibi geliyor.

Serinin ilk filmi 1979’da çıkmış olan Ridley Scott’ın yönetmenliğindeki belki de en çok hoşuma gitmiş olan filmidir. Bu filmin en hoşuma giden kısmı korku unsurunu ele alış şeklidir. Ridley Scott’ın korku filmleri için “2 metrelik kostümleri içerisindeki adamlar” şeklinde eleştirisi üzerine bu filmde gerilimi ayarlama şekli bildiğimizden farklı haldedir. Film, kocaman bir yaratık üzerine kurulu ama yaratığı çok az görüyoruz. Bu çekim şeklini seçmesi ile görmediğimiz bir şeyden dolayı korku duyuyoruz. Kamera belki azcık sağa kaysa göreceğiz ama olmuyor bu da iyice ekrana bağlayan kısmıdır.

Film yapısı gereği şuanki dünyamızı işleyen tarzda değildir başka bir evrende olduğumuzu hissettirir. Ama karakter yapısı 70-80’lere özgü kalıptadır, bunun nedeni daha çok o zamanlardaki filmlerin geleceğe dönük yansımalarının hep kendi üzerilerine göre yapmalarından dolayıdır. Kendi yaşantılarının üzerine gelecek ortamı yerleştirmişlerdir. Bu izlerken kötü bir şey olarak gelmez ve benim için şuan izlerken ortamı hoş hale getiriyor. Şuanki filmlerde gelecek kurulurken bu karakter ve dünya yapısı daha oturaklı olması amacıyla dikkatli oluşturuluyor. Bu eski filmler ile o geleceğe bakış şeklinin de farkını görmek hoşuma giden bir durum. Yalnız bu durum çoğu kişinin hoşuna gitmeyebilir çünkü zamanında tüm filmler bu şekildeydi.

Nostromo adında bir kargo gemisi ve mürettebatının uzayda yine bu işle ilerlerken bir gezegenden gelen mesaj üzerine o gezegene inmeleri gerekmektedir. Bu onların asıl işi olmadığından buraya gitme gitmeme konusunda bir kararsız kalmalarından sonra iniş gerçekleşir. Filmde küçük bir sahne olmasından ötürü yapımcılar kocaman bir set kurulmasını istemezler ama Ridley Scott’ın baskıları sonucu efsanevi sahnelere sebep olan o gezegen seti kurulur. Bu kocaman karanlık yerde araştırma yaparken arkadaşların yüzüne bir parazitimsi bir yaratık yapışır. Bu yaratık o adamı öldürmese bile yüzünde yaşamaktadır. Bu yaratığı her ne kadar çıkarmaya çalışsalar da başaramazlar. En sonunda yaratık kendi kendine ayrılır ve adam hayatına geri döner. Her ne kadar sorun yok gibi gözükse de adamın içinde döllenmiş olan yaratık, adamın karnından patlayarak çıkar. Bu sahnedeki çığlıklar ve şaşırmalar aşırı gerçekçidir bunun nedeni ise oyuncuların yaratığı tam olarak nasıl çıkacağını bilmemeleridir. Uzay gemisi içerisinde klostrofobi yaratırken bir yandan o yaratığın pek görünmeyen haliyle korku aksiyon arası bir deneyim sunar.

Bütçe gibi nedenlerden ötürü bazı eksikleri olmasına rağmen Ridley Scott’ın ortaya çıkardığı iş, çağının çok ilerisindedir. Döneminde Oscar anlamında En İyi Görsel Efekt ödülü almıştır. Star Wars gibi bir efsanenin hemen sonrasında ortaya çıkmasına rağmen Star Wars’un ilk çıktığı halinden daha ileri bir tasarım uzay filmine bizi götürür. Ridley Scott’ın bu konuda şöyle bir açıklması da var: “Filmin çok kısıtlı bir bütçesi vardı ve bu da bizi, aklımızı daha fazla kullanmak zorunda bırakıyordu. Elimizden gelen bütün sanatsal gayreti tasarımlara yansıtmaya çalıştık. Bu yüzden filmin hikayesinin ve kurgusunun da iyi olması gerekliydi. Fakat günümüzde büyük bütçeli filmlerde bu kadar zahmete girmek zorunda kalmıyorlar. Konusu çok sığ ve sadece görsel efektlerle bile çekilen filmler mevcut.”

Filmin bilim kurgu tarzı olmasına rağmen ele aldığı alt metinleri ile de başka konulara dokunmaktadır. Bu özelliği üzerine zaten kendisinden sonra gelen her filmde Alien’ın tarzını da ona çekebilmektedir. Bunların dışında bu film içerisinde de çeşitli dini motifler de bulunmaktadır. Her sahnede bunun araştırmasını yapan, 7 büyük günah, İncil’den ayetler gibi pek çok konuya giren yazılar bulunmaktadır. Bu filmin aşırı detayı olduğu için bahsetmemin uygun olmadığını düşündüm ama merak edenler araştırabilir.

Hereditary (2018) İnceleme

Geçen gün Ari Aster‘in Midsommar filmini incelemiştik. Hemen ardından ilk uzun metrajlı olan Hereditary hakkında da yazsam fena olmaz diye düşündüm. Dediğim gibi bu film ilk uzun metrajlı filmi ama yönetmen o kadar kendine güvenir çekmiş ki ilk filmi gibi hiç durmamaktadır. Kamera hareketleriyle, açıları öyle profesyonel yerleşmesi ile çok başarılı bir film ortaya koymuş. Midsommar ve Hereditary filmlerini izledikten sonra yönetmenin karakterini anladığınızı hissediyorsunuz, yönetmen imzasını çok belirgin atıyor. Her iki filmin de benzer yönlerini rahatça tahlil edebiliyorsunuz. İkisinde de gerilim odaklı ilerleyen hikaye anlatımı kendisine özgün filmler. Anlatmak istediğini ne çok açık edip bizi klasik Hollywood filmlerine götürüyor ne de çok gizleyerek izleyiciyi zorlamıyor. Yönetmen ipuçlarını gösteriyor ve bunları hemen alıyorsunuz. Adamın bu tarzını cidden çok beğeniyorum.

Hereditary, korku filmi anlamında insanı tatmin eden, içerisindeki konu ile izleyiciyi yakalayan bir yapısı var. Filmin iki kısmı var birinci kısım daha gerçekçi olayların döndüğü kadının annesini kaybetmesi sonrası acılarını hikayeyi bir zemine yerleştiren kısımdır. İkinci kısım ise daha çok spiritüel ve fantastik olayların dönmeye başladığı, bu konular üzerinden bir takım gizemler ve korkuları barındıran kısımdır. Midsommar ile benzerlik ve farklılıkları bakımından bu film biraz daha soyut konulara girmektedir. Midsommar filminde korku insanlar ve onların garip inançları iken burada korku ruhani boyuttadır. Her filme de baktığımızda yönetmenin benzer konulara meraklı olduğu bu konularda araştırmalarını bolca yaptığını rahatça gözlemleyebiliyoruz. Her iki film de akıcılık anlamında hiç bir kusuru yoktur ve gerilimi artık görmek istediğimiz şeklindedir.

Ari Aster, diğer klasik korku filmleri gibi hareket etmemektedir. O alıştığımız yapıyı değiştiren ve artık görmek isteyeceğimiz hale getiren bir isimdir. Hikaye anlatımı olsun, geçişleri olsun çok harika işler çıkarmaktadır. Tadı başka bu filmlerin.

Midsommar (2019) İnceleme

Güneş en tepedeyken, her şey bu kadar ekranda belirgin iken bir insanı nasıl gerebilirsiniz veya korkutabilirsiniz? İşte bu film bunu başarmıştır ve tüm o klasik korku filmlerine resmen kafa tutmuştur. Filmde jumpscare gibi bullshit bir yöntem asla yok bunun yerine git gide şiddet dozajı artan ritüellerle sizi geriyor. Film boyunca bir tedirginlik üzerinizde kol gezerken karakterlerle birlikte olanları izliyoruz. Karakterler burada ana karakter olmadığı için onlarda bizim gibi izleyici ve bizim aslında bir yansımamız konumundalar. Bu filmde ana karakter tamamen ritüel ve ilginç pagan gelenekleridir. İzlerken az çok neler olacağını tedirginlikle beklerken bir yandan da belli sahnelerdeki çizimlerle neler izleyeceğinizi gösteriyor, biz sadece o anı deneyimliyoruz. Bir de bu gösterimleri genelde göze batırarak yapmaması da filmi diğer filmlerden ayıran kısım. İlerleyişi çok güzel, geçişleri hiç beklemediğim kadar akıcı, rüya gibi görüntüsünün içinde o sizi rahatsız eden duygu çok yerinde.

Konu özetle psikolojik sorunları olan bir kızın sevgilisi ve arkadaşlarının yapacağı yaz gezisini anlatıyor. İsveç kırsallarında gerçekleşecek bir yaz festivaline gidiyorlar. Bu festival, Pelle adlı arkadaşlarının yöresinde olduğundan o yönlendiriyor falan. İlk başta değişik hoş duran bu pagan kültürü sonrasında bir kabusa doğru eviriliyor. Dediğim gibi kızı ana karaktermiş gibi başlatıyor, İsveç’e gelene kadar ana karakterimiz ritüel kendisini bekletiyor. Karakter anlamında gözlem konumundayız demiştim bunun en etkili kısmı karakterlerin de antropolog olması ile daha da iyi oturuyor. Çünkü antropologlar genelde ya dahil olarak ya da uzaktan durumları inceleyip bu konularda araştırmalar yapan insanlar. Onlar o alıştığımız klasik filmlerdeki gibi aktif bir rol almaya çalışmıyorlar. Kaçmaya çalışmıyorlar, onların bu yaptıklarına karşı büyük bir tepkileri bile yok. Dediğim gibi klasik bir yapım yok ortada, original bir hikaye anlatımı var ve mükemmel.

Görsel anlamda aşırı göz doyuran çekimleri ve anlatmak istediğini çok güzel yansıtan açılarıyla etkileyici bir film. Hoş detaylarıyla hikayesiyle izlemesi güzel, yalnız yine dram tarzında ilerleyen akıcılığı ile bu türleri sevmiyorsanız sıkılabilirsiniz. Bu sıkılma yukarda bahsettiğim o aktif karakter olmaması onun yerine izleyici konumunda karakterlerin olmasından dolayı olacaktır. Ama bu filmi güzel yapan ve diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu. Yönetmen Ari Aster‘den yine Hereditary izlemişseniz o da bu tarzda güzel bir filmdir. Midsommar ise Hereditary’nin üzerine çıktığı ve kendisini geliştirdiği bir film.

The Shining (1980) İnceleme

Bu filmi pek sevmiyorum ama Stanley Kubrick denilince akla gelen ilk filmler arasında. Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlama olan korku türündeki cinnet geçirme ve evresini anlatan bir film. Kışın kapalı olan bir otelde bir takım bakımlar yapılacaktır ve bu süre içerisinde de yazarlık yapan Jack, ailesi ile birlikte oranın bu bakım işlerini üstlenerek oraya taşınır. Bu otelde olağan üstü varlıklar yer almaktadır. Bunların etkisine giren Jack’in delirmesini, oğlunun bu varlıklarla etkileşimini ve eşinin bu durumdaki çaresiz kalışını izleriz.

Stephen King eserlerinin neredeyse çoğunun Hollywood’a adapte edilmesinden aşırı alıştığımız bir senaryosu vardır elbet. Ama Kubrick’in ortaya koyduğu bu eseri böyle basite indirgememiz doğru olmaz. Her neyse bu filmin Stephen King tarafından hiç sevilmediğini hatta nefret edildiğini duymuştum. Kitabın belli kısımlarını değiştirerek sinemaya uyarlayan Kubrick’e bu konuda çok kızgınmış. Bu kızgınlığını pek anlamlandıramıyorum, bir kitabı aynı şekilde filme uyarlamak her iki eser için de kötü sonuçlanan bir yöntemdir. Stephen King bir de bunun üzerine kendi senaryosunu yazdığı bir The Shining dizisine kolları sıvıyor ama pek başarılı olamıyor. Kimsenin bu yapımdan haberinin olmadığına eminim. Bu film çıktığı zaman da en kötü filmlere aday falan gösterilmiş ama sonraki zamanlarda insanların beğenisini kazanmış. Onun için değeri o zamanlar pek bilinmediğini söylebiliriz.

Renkleri ve anlamlarını iyi kullanan yönetmendir Kubrick ve çeşitli steady camera kullanımı ile uzun çekimleri de güzeldir. Oyuncular zaten Jack Nicholson ve Shelly Duvall gibi usta oyuncular. Karakterlerin bu iyi oyunculuğunun üzerinde şöyle bir neden daha var o da Kubrick’in sahneleri milyon kere çektirmesi. Milyon kere çektikten sonra Jake karakteri nasıl delirmesin? Sette o kadar kötü davranıldıktan sonra nasıl kadın ezik gibi davranmasın? İşte bunlar filmi güzel yaptığı kadar oyuncuların psikolojisinde kötü izleri olan şeyler. Shelly Duvall mesela bu kadar şeyden sonra hastanelik falan olmuş. Mükemmel bir film ortaya çıktığı kesin ama bunları yapmak ne kadar hoş bilemiyorum. Filmde çocuk oyuncu kötü sayılır onun da çocuk olduğu için göz ardı etmiştim. Pek sevmesem de sinema için önemli bir film. Sevmeme nedenim belki de bende bıraktığı kötü etkidir tam bilmiyorum. Çekimlerde sahnelerdeki objelerin yerinin değişmesine kadar sizi görsel anlamda farketmeseniz bile değişik bir durumda bırakıyor. Normal bir sahnede bile gereksiz geriliyorsunuz. Sinema tarihine bu kattığı özelliği ile değerli hale geliyor.