Otobüs (1974) İnceleme

Tunç Okan’ın zamanında anlatmak istediğini hafif abartı mizahla hafif de gerçekçilikle işleyen aşırı nadide bir filmi. Batı ve Türkiye karşılaştırması anlamında modernizme dokunan eleştirisini İsveç’e kaçak yollarla giden Anadolu insanımız ile aktarıyor. Yapım yılına bakıldığında dönemi aşırı iyi yansıttığı söylenebilir. Bazı yerlerde abartı veya aşırıya kaçılmış gösterimler olsa bile Anadolu’dan gelmiş birinin gözünden düşünüldüğünde o abartı çok da yersiz değilmiş gibi hissettiriyor.

İsveç’te yeni bir hayat umuduyla varlarını yoklarını verdikleri bir adamın otobüsü ile yola çıkıyorlar. Yol boyunca yaptıkları ve anlatılanlar da çok manidar. Kuru ekmek ve bir avuç yemek ile kahvaltılarını yapıyorlar. Sonrasında otobüsün karşısına geçip ileri teknoloji kamera ile şoför onları çekiyor ve kameraya övgüler diziyor. Orada durduklarında yaptıkları kaşık ile dansları da kültür ve o anki durumları iyice aktarıyor. İsveç’e geldiklerinde Stockholm’ün baya büyükçe bir meydanının ortasına otobüsü park ediyor şoför. Onlara pasaport ve izin çıkartma sözü ile ayrılıyor ve bir daha gelmiyor. Adamlardan yürüttüğü para ile keyfine bakıyor. Bizimkiler bütün gün otobüste polislerden ve dışardan izole bir şekilde duruyorlar. Koskoca gelişmiş meydanın ortasında eski püskü bir otobüs. Batının umursamazlık ve bireyselliği o kadar fazla ki kimse o otobüsle ilgilenmiyor.

Akşam olduğunda ise herkesler yokken bizimkiler dışarıya adımlarını atıyorlar. Öncelikle kuytu bir telefon kulübesinde sevişenleri görüp şaşırıyorlar. O sahnenin çekimi ve anlatımı o kadar kuvvetli ki kaç kere geçip dursalar bile o aşk sesleri hep yankıda geliyor. Tuvalete gittiklerinde onlardan esrar isteyen de çıkıyor onlardan korkup köpeğini kucaklayıp kaçan da. En son bir polisle karşı karşıya geldiklerinde hepsinin koca koca caddelerde kaçışlarını izliyoruz. Ucuz bir çekim olsa bile o gerilim ve aksiyon verilmiş. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakter ise sokakta yolunu kaybediyor ve otobüsü bulamıyor. Geceyi sokakta geçirdiğinde köprünün üzerinde otururken artık soğuktan donmuş bir şekilde sabaha doğru suya düşüyor. Arkasından sadece pis herif diye bağıran bir İsveç’li var gerisi hala bireyselliğin getirdiği umursamazlıkla onu böyle ölüme terkediyorlar.

Diğerleri her ne kadar otobüse varmış olsa bile yiyecekleri hiçbir şey yoktur. Camdan aralıklarla insanlara ve yaşantıya bakarlar. Müzik dinleyen insanlar, tatil planı yapan avrupalılar herkesin huzuru yüksek ve verimlidir. Bizimkiler ise aşırı garibandır. Sonrasında yine akşam olduğunda yine çıkarlar dışarı. Yürüyen merdivene ilk binişlerinin getirdiği bir beceriksizlikle kenarlara sıkı sıkı tutunurlar. Bu sahne bile kendi başına çok şey anlatır ama pek çok o dönem yeşilçam filminde şakası olduğundan etkisini yitirmiş bulabilirsiniz. Fakat yine de filmin güçlü bir kısmıdır. Tuvalette bir eşcinsel tarafından koluna girilip götürülen Mehmet sonrasında farklı bir deneyimler yaşayacaktır. Batı’nın azmışlık ve ahlaksızlığına olan abartılı sahneler bütünüdür. Her ne kadar saçma bulsam da filmin anlatmak istediğine bakıldığında çok da farklı bir şey yapılamayacağı bellidir. Toplu herkesin birbirini ellediği ve garip sevişme ritüelleri diyebileceğim gösteriler yapılır. Batılılar sekse aç iken Mehmet yemeğe açtır. Gördüğü görüntüler her ne kadar şok edici olsa bile elindeki tavuktan başka bir şey göremez. Barbarca yemesi yüzünden oradan atılır ve bir güzel dayak yer. Aynı zamanda bunları dolandıran adamın aşırı alkol alıp parayı hayat kadınlarına kaptırmasını da görürüz. Sonrasında diğerleri ise yine otobüse dönmüşlerdir ve artık sabah olmuştur. Kaç gündür meydanın ortasında eski bir otobüs var ama kimse dokunmuyordu. Artık iki polisin bu duruma dikkat çekmesi ile otobüs hurdalığa götürülüp parçalanırken bizimkileri tek tek yaka paça götürürler. Bir umut gittikleri Avrupa’da kendi insanı tarafından dolandırılması ile sonlanır.

Filmin her anı bir durumu veya bir olayı göstermek adına çekildiğinden dolu dolu görünmektedir. Fakat bazı olayları ele alış şekli biraz abartıya kaçsa bile aradaki kontrastı korumak adına düşünüldüğünde çok da mantıksız değildir. Bir Türk’ün orada zorluğu ve garip karşılamasını iyi aktarmıştır. Zaten Tunç Okan oralarda yaşayan bir insan olduğundan kazandığı paralarla yaptırdığı ufak bir filmdir. Ufak bütçesi ve yapımına nazaran çok iyi ele alınmış çekimleri bulunmaktadır. Bugün izlediğimiz “Bir Başkadır” dizisi gibi benzer durumları aktaran bir filmdir. “Bir Başkadır” kadar prodüksiyonu olmaması ve zamanının eski olmasından dolayı görüntüler tabii ki de eskidir. Ama anlatım gücü bence çok eşdeğerdir. Böyle belli olan anlatımına rağmen Türkiye tarafından bu filme yasak gelmiştir. Türkleri kötü ve aciz gösterildiği üzerine bunu yapmışlardır. Ama burada sadece Türk’e yönelik bir acizlik yüklenmediği de aşırı ortada. Avrupa insanının vurdum duymaz ve farklı değer yapısı ile de çok hedef alınmıştır. Bana kalırsa her ikisini de bu kadar uzak anlatmadan da bu film yapılırdı ama bu haliyle de kötü hissedilecek bir yapısı yok.

Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

The Lobster (2015) İnceleme

Yorgos Lanthimos’tan ne kadar distopik dursa da gerçek hayatımızda var olan olayları yine kendi üslubu ve mizahı ile harmanlayıp karşımıza sunan bir filmidir. Büyük bir toplum eleştirisi olmasının yanında yönetmenin ortaya koyduğu büyük bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Otelden başlayıp yalnız takılanların çetesine katılmasına ve oradan da büyük kaçışa doğru olan ve aslından bizden de çok uzak olamayan bir insanla yolumuza başlıyoruz. Her ne kadar film bu kısımları distopik bir ortamda sunsa bile insanın aslında içindeki psikolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Öncelikle hikayemiz bir otele gelen adamla başlıyor ama bu otel normal bildiğimiz bie otelden çok evlenmek ve kendine eş bulma amacıyla 45 günlük sürenizin olduğu bir yer. Gerçek dünyadaki toplum gibi otel de size eş bulmanız için belli dayatmaları yaptığı ve bu tarz propagandaların bol bol olduğu ve günümüz dünyası ile de dalga geçtiği kısımlardır. 45 günlük süre film için nasıl kısa bir süre ise gerçek hayatta da evlenmemiz benzer bir kısalıkta olması beklenmektedir. Otel kısımları ne kadar iç karartıcı bir mekan olsa da filmde nefes almamızı sağlayan mizah öğeleri güzelce yerleştirilmiştir. Zaten Lanthimos filmlerindeki o soğuk, duygusuz insan halleri ve bunlara dışardan eklenen komedi unsuru yapılar filmde kontrast oluştururken kendince bir denge de kuruyor.

45 günlük kalma süreleri sonucunda ya seçtikleri bir hayvana dönüşüyorlar ya da zamanlarını uzatabilmek adına avlara çıkıyorlar. David yüzmeyi sevdiğinden dolayı bir ıstakoz (lobster) olmayı seçmişti ama artık bu otelde kendisine uygun birisini bulamamanın sonucu sahte ilişki kurmaktan sıkılıyor ve kaçıyor. Dışarda yalnız takınlar gibi bir grup var ve bunların hayat anlayışı da oteldekilerin tam tersi şeklindedir ve asla evlilik ve ilişkiye sıcak bakmamaktadılar. Bunların yapısı da sanki günümüzdeki bir grup insanla da özleşecek şekildedir ve aslında modern gelişmiş insanı da vurgulamaktadır. David oraya katılıp yeni bir arayışa başlamış olsa da oranın da düzeni ona uygun değildir. Ve hatta oradaki bir kadınla bir şeyler hissetmeye başlar. Bu ikili de herkesten gizli aşklarını yaşadıkları minik, hoş bir heyecanları başlar. İnsan ne kadar sistemin kölesi olmaya karşı çıksa bile ihtiyaçları eksenin de bir aşka, bir ilişkiye de muhtaçdır.

Kaçmayı planlasalar bile çetenin liderinin olanları anlayıp kadının miyopluğundan yararlanıp onu kör etmektedir. Kör olmasına rağmen birbirlerini seven bu çift artık bu yapıya da bağımlı kalmamalarına karar verip yola koyuluyorlar. Ve bunun yanına iki insanın birbirini sevmesi koşulunda film boyunca mizahi anlamda saçma nedenlerle ortak bir yön bulmalarından bahsetmekteydi. Kadın ve adamın da dikkat çeken ortak yönü miyop olmalarıydı. Kadının sonradan kör olması ile adamla olan ortak kısmını kaybetmesi üzerine adamın da kendi gözlerini bir kafenin tuvaletinde bozması ile insanın gerçek hayatta yine kendinden fedakarlık yaparak birine bağlanmasını işlemiştir.

Filmin anlattığı dünya ne kadar karanlık bir ortam olsa bile bu alaycı haliyle o yoruculuğunu atmaktadır. Bir de yönetmenin çekim tarzında oyuncuların az prova ile doğaçlama yapmalarına müsade eden haliyle olaya daha yumuşak halde dokunmaktadır. Yönetmenin anlattığı olay yaptığı bu çekim tarzı ve seçimleri ile başka bir boyuta taşınmakta ve güzel bir film ortaya koymaktadır.

Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Bir Başkadır (2020) İnceleme

Berkun Oya tarafından hem yazılan hem yönetilen ve birçok noktası ile farklı bir haz katan bir 8 bölümlük dizidir. Türk dizisi olması ve ele aldığı konu itibari ile büyük önyargı ile başlayıp sonrasında çok keyif aldığım ve bayağı etkileyen bir hal aldı.

Dizinin temelinde Türkiye’deki ya da özellikle İstanbul’daki çeşitli insanların hayatlarının ve görüşlerinin farklarını ortaya koyan ve bunu belli bir taraf tutmadan tamamen gözlemci konumundan aktaran bir hikayesi var. Özellikle ilk iki bölümünde bu farkı biraz taraflı ele alırlar diye hep bir çekinerek izledim ama sonrasında bunu yapmadığını görmek hoştu. Dizi bu farklı görüşlere bir yargı koymadan, onları eleştirmeden sade sade gösteriyor. O kadar sade ele alıyor ki karakterlerde her ne kadar bize benzeyen özellikler bulsak bile onlara empati kurmamız çok hızlı olmuyor. Onları bizlere yavaş yavaş ve hissettirmeden sevdiriyor.

Hiç bu kadar iyi bir Türkiye portresi çizebilen bir Türk dizisi gördüğümden emin değilim açıkçası. Genelde Türk dizilerinde İstanbul’un hep iyi, güzel tarafları çekilir yani tamamen yurtdışına pazarlama bakış açısı ile hareket ederler. İşte koca koca gökdelenleri gösterirler, boğazı, köprüyü çok iyi açıdan ele alırlar ama orada yaşayan bizler biliriz ki hemen oranın altında iğrenç bir inşaat vardır veya kötü yerleşimleri düzensizliği göstermezler asla. Bu dizi ise hepsini ortaya alarak tüm gerçekliği tek karede gösterebilen bir iş yapmıştır. Bunun yanında iç mekan tasarımları olsun yaşantılar olsun aşırı gerçekçidir ki biliriz yani bu ülkede de böyle bir insan var. Böyle bir ev var. Hissederiz yani onları, oraları.

Dizinin görüntü anlamında bu kadar fotoğraf gibi sahnelere sahip olması beni aşırı şaşırtan bir unsur oldu. Her karesi ayrı güzel düşünülmüş açılarla birbirlerine servis yapan bir konumda harmanlanmış resmen. Karşımızda Yabancı sinemadan ve Türk sinemasından (Yeşilçam) etkilendiği ve bu kısımları birbirine güzelce karıştırarak oluşturduğu bir yemek var. Yedikçe o farklı ezgi ve tatlara çok güzel ulaşıyorsunuz. Karakterlerin farklarını da tek bir ekranda gösterirken çok güzel dekorlarla bunu iyi yansıtıyor. Örnek olarak psikolog Peri ve Meryem’i tek bir karede gösterirken Peri’nin arkası böyle bir ton eşya ile dolu dolu iken Meryem’in tarafı boş temiz bir duvardır. Bunun yanında aynı sahnede Meryem’in önünde hiçbir şey yoktur, psikologa karşı biraz daha açıktır ve yakındır ama Peri’nin önünde kocaman engel gibi duran bir masa vardır. Ve bu da onun ona karşı önyargısını destekleyen güzel bir motiftir.

Dizide görüntü anlamında hoş olan şeylerden biri de geçişlerin çok yumuşak ele alınması. Mesela kadın saate bakmaya kafasını çeviriyor, bir saat görüyoruz ama bu aslında başka bir kadının baktığı saat ile oraya bir geçiş sunuyor. Ya da konuşurken vermesini beklediğimiz cevapla diğer mekanda aynı olayı anlatmasıyla oraya ışınlanıyoruz. Bunun gibi pek çok ufak numara ile çok güzel kurgulanmıştır.

Burada maddiyat vr maneviyattan bahsedilirken yapay çiçeğin bağış kutusunun yanında olması ve camii gibi devlet binasını arkasına almasıyla hoş bir detay daha bizi karşılıyor.

Peki hiç mi kötü yanı yok bu dizinin diyeceksiniz bence şu durumlarda var: Karakterler arasındaki iletişimsizliği kurmak adına biraz yavan kalan diyalogları bulunuyor. Hep kendini tekrar eden cümlelerle bunu kapatmaya çalışmışlar ama etkisi hiç olmamış. Onun dışında ilk başta kötü gibi gelen ama sonradan alıştığım bir durum var. Karakter tasarımı dış görünüşünden içine kadar bayağı uç materyallerle donatılmış gibi geliyordu. Bu tarz insanların bu ülkede varlığı ve yokluğundan bahsetmiyorum. Bu özelliklerin üzerine çok baskı kuran ve biraz karikatürize eden yönü biraz beni üzmüştü. Mesela Çukur izliyoruz, Esra Erol‘a bakıyorum ya da Game of Thrones‘un isminin geçti diyaloglar aşırı gereksiz ve olayın ciddiyetinden uzaklaştıran şeyler. Yalıdaki evinde Yılmaz Özdil izleyip Facebook postları ile bilgilendiğini düşünen Türk modeli de aşırı karikatür gibiydi. Ama dediğim gibi sonlarına doğru bunların çoğuna ya alıştım ya da görmezlikten geldim.

Biraz uzun bir yazı gibi oldu ama ben bu diziyi çok beğendim. Şahsiyet dizisi kadar birinci sırada tutmasam bile ikinci sırada kendine ait bir yeri oldu. Gerçi Şahsiyet ile karşılaştırmak çok da doğru olmaz. Her ikisinin de tarzları farklı neticede ama Türk dizisi kategorimde bu sıralama daha doğru olur.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Ohayô/Good Morning (1959) İnceleme

Yasujirô Ozu’nun ne kadar Japon sinemasının öncü bir yönetmeni olduğunu konuşmuştuk. Birçok açıdan ilham alınan yönetmenin yine değişen Japon kültürünü, insanların birbirleri ile olan ilişkilerini eleştiren bir filmidir. Olay bakımından daha çok minimalist açıdan bizlere dokunan, herkesin çevresinde ve ailesinde yaşadığı durumları anlatan bir yönetmen kendi II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın sosyokültürel değişiminin altını çizdiği ve hep bu konularda yaptığı filmlerle aynı filmi çektiği söylenir. Yönetmen bu konuda kendi deyimi ile sadece “tofu” adındaki yemeği yapmayı bildiğini diğer süslü yemeklerin başka yönetmenlerin işi olduğunu söyler. Filmleri aynı konuda olsa bile verdiği ayrıntılar ve olaylarla hep başka bir yönden bizlere çeşitlilik ve güzelliğini sunuyorlar. Bu filmde de çocukların cümle içerisine İngilizce kelimler sıkıştırması, televizyon gibi yeni bir teknolojik alete olan düşkünlükleri ile büyüklerin bu tarz şeylere karşı oluşu, tek dertlerinin komşuları arası ilişkiler olduğu ve iletişimsizlikten ötürü sıkıntıların patlak verdiği bir konusu var. İletişimsizliğe tepki olarak çocukların büyüklere karşı sessiz kalması da güzel bir detaydır. Kuşaklar arası farkları yine çok yerinde işlenmiştir.

Neşeli müzikleri ve renkli tonuyla aşırı hoşuma giden bir tarafı vardır. Zaten Yasujirô Ozu’nun ikinci renkli filmidir ve çekimler yine sabit kamera ile geometrik bir görünüm sağlamaktadır. Bu sabit kamerası olanları tüm gerçekçiliği ile sergilemesi gerektiğini düşündüğünden bunu seçmektedir. Bu geometrik görünüm ise bize mekan ve insan arasındaki ilişkimizi güçlendirmemiz için de yapılır. Çekimleri, müzikleri ve keyifli senaryosu ile hoş bir filmdir.