Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Fight Club (1999) Övelim

Hem o kadar güzel bir film hem o kadar popüler ki izlemeyenin kalmadığı adeta bir cevher. Uzun uzun neymiş ne olmuş gibi bir yazı yazmadan sadece öveceğim bir yazı olucak. Flash-back Master David Fincher’ın başyapıtlarından Fight Club.

Öncelikle filmdeki mekanların seçimi ve tarzı her karakter doğrultusunda kişilik yansımalarını oluşturur. Yönetmenin mekanlarda yüklediği anlamlar da seyiri canlandıran ve filme bizi iyice alıştıran tarzdadır. Jake’in çalışarak almış olduğu ev ile ne kadar sahte ve düzenin bir parçası olduğunu Tyler’in köhne evi ile de ne kadar aykırı bir insan olduğunu hissederiz. Onun dışında Marla’nın kişiliği ile tam oturmuş olan apartmanı da onun cinsel obje olarak atfedilen anlamını desteklemektedir. Uçakla gidilen otel odaları da aynı şekilde geçiciliği hissettirir.

Filmin bir başka önemli kısmı da görsel anlatım gücüdür. Sade ve yerinde görsel efektleri ve hızlı akışı ile aksiyonu verir. Filmde de bahsedilen film yanıkları için Tyler’ın yaptığı gizli sekanslar da filmin başından beri ara ara karşımıza çıkıyor. Ve iyice delirmekte olan o beynin oluşumunu bu tarz gizli motiflerle yaşıyoruz. Delirmekten bahsetmişken Tyler’ın filmin başından beri sahnelerde bulunduğunu da yönetmen çok güzel gizlemiştir. Böylece Jake’in zihnindeki Tyler’ın varlığını gizliden bize verir. Gizliden verilen bir başka şey ise neredeyse her sahnede bulunan bir Starbucks bardağıdır. Kapitalizm ve düzen eleştirisinin de olduğu bir filmde kullanılabilecek en iyi materyaller biridir.

Filmin renk tonu da duyguyu aşılayan en önemli unsurlardan biri. Soğuk renk paleti o psikolojiyi yansıtmak için çok ideal. Ayrıca ıslak, yağmurlu ve karanlık ortamlarla bu renk paleti iyice güçlendiriliyor.

Filmin anlattığı konu ne kadar derin ve detaylı yerlere girse bile her birinin bir hayali motif olduğu gibi pek çok analiz ve inceleme bulunmaktadır. Filmin her adımı aslında bizler için bir ipucu veriyor. Bunları her birini tamamen açıklamasa bile sadece izlediğimiz süreci düşündüğümüzde bile mükemmel bir hikayesinin olduğu kesin. İlk kez izlediğinizden hemen sonra bir daha izlemeliyim dedirten başka kaç tane film vardır ki? İşte öyle güzel bir hikayeyi böyle filme dönüştüren David Fincher’a saygı duymamak elde değil.

Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.

The Hidden Fortress (1958) İnceleme

Akira Kurosawa’nın belki de başka bir dilde yeniden yapımı olmayan ama yine de birçok filme ilham olmuş bir filmidir. Özellikle Star Wars’un bu filmden baya etkilendiği kısımları görmemiz zor değildir. R2D2 ve C3PO karakterleri temelinde bu filmdeki Tahei ve Matakishi’dir. Bunun dışında tema ve anlatılan olayların benzerliği de paralel olarak gözlemlenebilir. Star Wars dışında Miyazaki’nin Princess Mononoke’sinde de bazı benzerlikleri hissetmekteyiz.

Kurosawa’nın tarzında genelde büyük oranda aksiyon ve western ögeleri içerir. Fakat bu film bu tarz aksiyondan parçalara sahip olsa bile daha çok macera ve komedi tarzında bir filmdir. Macera kısmını Prenses Yuki’nin klanının yok edilmesi ile kaçmaya çalışması ve yol üzerindeki olaylarla yaşamaktayız ama komedi unsurunu filminde merkezinde duran Tahei ve Matakishi ile almaktayız. Altın kazanma uğrunda yaptıkları salaklık ve açgözlülükler eğlenceli bir şekilde olmaktadır. Hatta Yuki ile beraber olma istekleri de zaten filmde bol bol gösteriliyor. Ne kadar bu kötü özelliklere sahip olsalar bile onlardan nefret etmiyoruz. Genelde işe yaramaz ve beceriksiz olmalarından dolayı çok ciddiye almıyor olabiliriz. Bu ikiliyi çıkardığımızda ama film çok klasik bir hikaye olarak kalıyor. Filmdeki ciddiyet bu eğlence ile birleşince çok hoş bir kontrast oluşuyor. Kurosawa hatta filmin sonuna doğru bu ciddiyet ve aksiyonu artırmıştır. Genelde Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshiro Mifune bu kısımlarda göz önüne geliyor. Fakat filmde yine karizmatik ve önder rolde olmasına rağmen Tahei ve Matakishi kadar merkezdedir demek yanlış olur. Film bu aksiyon ve ciddiyetinden biraz mahrum gözüktüğü için çoğu kişi için Kurosawa’nın mükemmel filmlerinden biri olarak saymamaktadırlar. Farklı bir ton ve tarzı olduğundan böyle bir düşüncenin var olmasını yanlış buluyorum.

Dediğim gibi karakterlerin her biri çok özel ve çeşitliliği birleştiren yapıda. Prenses Yuki ve şiddetli sesi ile yerimizden sarsılırken Rokuotu ile olaydan kurtulmaya nasıl bir plan yapacağını merak ediyoruz. Ve tabii ki şapşal ikilimizin de bu esnada ne gibi bir problem ve eğlenceye makara olucağını bekliyoruz. Tüm bunların varlığı zaten filmin güzelliğine dokunan önemli detaylar. Bunlar varken görüntü ve görsel anlamda bir şey beklememize gerek kalmıyor desem bile o konuda da Kurosawa yapacağının fazlasını yapmıştır. Yeteri değeri görülmeyen bir film onun için izleyin, izlettirin.

Euphoria Özel Bölüm 2 İnceleme

İlk özel bölümde Rue merkezli bir olaylara psikolojik konuşmalar gerçekleşmişti. Bu bölümde de Jules tarafından benzer bir şey izledik. Psikologla beraber hislerine ve olaylara bakışını uzun uzun dinledik. Dizide görmediğimiz tarafları ile bu karakteri de analiz etmek güzeldi. Görsel anlamda da hala mükemmel sonuçlar çıkaran bir dizi. Özellikle bölümün başında Jules’un göz bebeğinde bir flashback misali bir şey izlemek duruma uygundu. Her şeyi ile olduğu kadar sade ama etkili bir bölüm izlettirdiğini söyleyebilirim.

Sansho the Bailiff (1954) İnceleme

Kenji Mizoguchi’nin Ugetsu filminden sonra izlediğim bir başka filmi idi. Ugetsu kadar iyi olmasa bile yönetmenin tarzından çokça motif barındırmaktadır. Biraz senaryosal anlamda eksikleri olsa bile izlemesi keyifliydi.

Ortaçağ Japonya’sında sevilen, şefkatli bir vali sürgüne gönderilir. Eşi ve çocukları ona katılmaya çalışırlar. Çocukları da aynı babaları gibi iyi ve dürüst yetiştirilmeye çalışılmış insanlardır. Ama yolda bir nevi tuzağa düşürülüp kaçırılmaları sonucu tutsak hayatı yaşamaya başlarlar. Çocukluktan beri zor işlerde çalıştırılan gençler en sonunda bir kaçış yolu planlarlar. Köle olarak çalıştıkları yer devletle içli dışlı bir yer olduğundan oraya dokunmanın kimsenin gücü yetmemektedir. Çocukların bu gibi zorluklarla annelerine kavuşma çabasını izleriz.

Görüntü anlamında çektiği açılarla kadraja sundukları ile güzel bir film. Senaryosunda bazı saçma yerler olmasına rağmen hikayesi iyi. Ugetsu kadar etkilemese bile keyifli zaman geçirdim.

Nomadland (2020) İnceleme

Yılın dram filmlerinde zirveye oynayan bir isim Nomadland, insanı günlük hayatından alıp başka bir hayata en iyi aktarabilen bir film olarak yorumlayabilirim. Bir kadının Nomad olma yolunda yaşadıklarına odaklanan bir film. İçerisinde ekonomik zorluk ve çabaları da gösterse bile buradan bize bir duygusal bağ kurmuyor. Daha çok kadının hislerine, yaptıklarına ve karşısına çıkan durumlarla filmi tanımlıyor. Tüm bu ekonomik olaylara ve baş kaldırılara odaklanmamasına rağmen Nomad olmanın ne demek olduğunu belki de sadece kadının üzerinden daha iyi aktarmaktadır.

Kameramız hep Nomad kadınımız Fern’ün yanındadır. Genelde oluşan durumlarda onu çekse bile çevresini de göstermekden çekinmemekdir. Böylelikle öncelikle kadına sonrasında hemen yanında olanlara odaklandığımız bir durum oluşuyor. Fern’ün yolda olduğunu ve değişen çevresini de bu şekilde çok rahat gözlemliyoruz. Bu her zaman yolda olma durumumuza bir de kadının kaybettiği bir insana olan duygusu da yüklü haldedir. Her ne kadar yaptığı Nomad’lik tarzına uymayan bir bağlılık olsa bile filmde bu duygudan arınmanın veya alışılabilen bir hale gelmesini çok iyi anlatıyor. Hiçbir şekilde ajitasyonun yapılmadığı tamamen normal bie duygular gibi anlatılması asıl etkileyici yapan kısmıdır.

Filmin renk tonları çok yumuşak ve genelde soğuk bir renk paleti var. Bunlar o soğuk duyguyu görsel anlamda iyi bir şekilde canlandırmaktadır. Müziklerini de Ludovico Einaudi bestelemiş. Filmin ambiyansına girmemek için daha ne olsun?

Minari (2020) İnceleme

Belli bir süredir böyle duyguyu iyi taşıyan bir drama filmi izlememiştim. 2020 yılında çıkmış en iyi filmler arasına koyacağım seviyede bir şeydir. Bireysel duyguların çizgisini çok iyi çektiği, şiirselliğe yakın diyebileceğim tarzda bir filmdi. Koreli bir ailenin Amerika’da ayakta durma ve daha çok orada kasaba hayatına yerleşmesini konu edinmektedir. Ailedeki her bir karakter ekseninde yaşadıkları durumları ve hisleri çok iyi yansıtmaktadır.

Baba karakterimizi sevdiğim oyuncu Steven Yuen canlandırmaktadır. Kaliforniya civarında aldığı karavan tarzdaki evde çiftçilik yaparak para kazanmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda eşi ile beraber tavuk firmasında civciv ayıklama işi yapmaktadırlar. Yetiştirecekleri kore meyve ve sebzeleri ile iyi bir para kazanıp orayı bırakma peşindedir. Eşi ise bu yeni karavan evi pek beğenmemektedir. Bu tarım işlerinde de başarılı olunacağını düşünmemekle beraber hiç sıcak bakmamaktadır. Şehirde yaşamayı tercih etmektedir kısaca. Evin en küçük oğlu David’in (favori karakterim), kalbinde bir rahatsızlığı vardır. Ailesindekilerle beraber büyüyen tatliş bir oğlandır. Çok eğlenceli ve izlemesi keyifli bir karakterdir. Ablası var bir de ama filmde çok önemli bir konumda değil. Bir de büyükannemiz aileye katılıyor. Eşler işlerini yaparken ve aralarında gerilimler olurken çocuklara bakan eden bir insandır. Çocuklarlar onun gerçek büyük anneleri olduğuna pek inanmazlar çünkü yaptığı şeylerin stereotype büyük anne modeline uymadığını düşünürler. Film bu ailenin dışında pek çok ufak karakterle de iletişim halinde olduğu ve onların yaşamlarından bir kesiti sunmaktadır. Film bir kesiti anlatsa bile aktardığı bir takım büyük olay ve duygularla filmin sonunda çok güzel ve ideal bir bitiriş yapar.

Drama seviyorsanız aşırı hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir tarzdadır. Anlattığı şeyin altını sağlam verebilen anlamlı kılabilen bir filmdir. David’i oynayan küçük çocuk olmak üzere tüm karakterler rollerini çok iyi canlandırmıştır. Filmi sevmeseniz bile sırf David için izlenir diyebilirim. Görüntü zaten muhteşem, büyüleyici. Arka plana aynı tonda müziklerle güzel bir haz da yaşattı.. Benim açımdan 2020’de çıkmış en iyi filmi zorlar.

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.