Come and See (1985) İnceleme

Savaşın halk üzerinde etkilerine hatta genç bir erkeğin savaşmak için can atmasıyla başlayıp psikolojisini tümden değiştirecek şekilde ilerleyen bir film. Sovyet Rusya’nın Belarusya civarında olmuş olaylara vurgu yapmak için çektiği bir film.

Karakterimiz daha çocuk denebilecek yaşlardan yeni ergenliğe geçmiş yaşlarda diyebileceğimiz bir yaştadır. Film bir arkadaşı ile savaşa gitmek için kumların arasında silah aramasıyla başlamaktadır. Savaşın daha tam ne olduğunu bilmemektedir ve katılmak için can atmaktadır. Annesi falan buna çok karşı olsa bile gider. Yeni geldiği giysilerinden halinden her şeyinden bellidir. Askerler bu kısımlarda aşırı mutlu ve eğlenceli zamanlar geçirir haldedir. Bu dinlendikleri kamptan yakından ayrılacaktırlar. Ama giderken yeni gelen karakterimizi komutan götürmek istemez ve orada bırakır. Orada kalan sadece bizim karakterimiz değildir ve daha önceden de gördüğü bir kızdır. İkisi sohbet ederken o bölge fena halde bombalanırlar. Savaşın ilk şokunu orada geçirirler. Kızla bir yolunu bulup kaçtıklarında geri köyüne döndüğünde kimse yoktur. Hala savaşın ciddiyetini alamamış karakterimiz bir yere gittiklerini zanneder. Ama kız köşe öldürülmüş cesetleri görür ama çocuk bombalar sonucu fena sağırdır. Çocuk bunları görmese bile saklandıklarını düşündüğü bir yere kızı götürmeyr çalışır. Oralara geldiğin ise cidden öldürüldüklerini ve artık var olmadıklarını anlar. İkinci büyük savaş şoku kırılımını da bu kısımda gerçekleşir. Orada ailesi olmasa bile yine kaçmış birilerini bulurlar. Elinde bulduğu silahı alıp yemek bulmak için büyükler bir yerlere gitmek ister ama çocuk silahı vermez ve o da gider onlarla. Çamurdan yaptıkları ve üzerine sırayla tükürdükleri Hitler heykelini de yol üstünde askerlerin geçebileceği bir yere dikerler. Bu sırada tabii yine saldırı ve pek çok şey yaşanır ve tek kalır. Bu tek yolculuğunda yine baya farklı şeyler yaşar ve psikolojisinin zorlayan anlar yaşar. Hatta film ile ilgi en heyecanlı ve izlemesi nefes kesici kısımlar buralardır. Ama en önemlisi filmin sonuna geldiğimizde belki bir haftalık olay örgüsüne rağmen karakterin ne kadar değiştiği gözler önündedir. Ama bu değişimi en iyi yine bu dost asker grubu ile yeniden karşılaşıp orada daha önceki kendisi gibi bir yeni geleni görmemizle olur. Hatta ikisinin çamurda yerde yatan bir Hitler tablosuna baktığı anda yan yana gelirler. Yeni gelen tabloya sadece bakmaktadır ve bir şey yapmamaktadır. Ama bizim karakterimiz artık nefret ve düşmanlıkla dolu haliyle tablonun üzerine tonla kurşun akıtır. Bu kurşunlar akarken her birinden sonra kafasında zamanın geri aktığı Hitler’in yaşamından görüntüler çıkar. Her birinde yine ateş eder ve her birinde zaman geriye akar. En son ateş etmeyi ise Hitler’in bebekliğine geldiği an durdurur. Bebek haline vurmaması Naziler gibi olmadığını en azından çocuklara saygılıyız anlamı taşıyan bir anlamı vardır. Sonrasında tablodan ayrılır ve askerlerin arasına yeniden katılır ve film orada bitse bile savaşın daha bitmediğini uzunca yürüyüşle gösterir.

Aralarda sıkılsam ve bunalsam bile genel anlamda çok güzel bir filmdi. Karakterin psikolojik değişimini çok yumuşak ve çok iyi şekilde sunmuştur. Savaşın küçük halk açısından etkilerine odaklanmış ve cidden çok iyi ele almış. Uzun shotları ile de bir ilerleyiş ve gerilimi ara ara göstermiş. Zihinsel etkilere odaklı olmasına rağmen filmin bütçesi baya yüksekmiş sanırım çünkü baya bomba ve köy yangını gibi anlar var. Hani şimdiki zamanlarda olsa effectle ucuz işçilik yapıp atılıyor ama eskiden bu kısımları özel ve itina ile bombalayıp yakarak çektiklerini düşününce baya emek ve para var gibi geliyor. Hatta bundan eski ve o zamanlarda çekilmiş pek çok filmde bile savaş kısımları çok ufak kamera ve set trickleri ile ele alındığını düşününce bunu biraz daha çok taktir ettim diyebilirim.

Kısacası film savaş ve etkileri üzerine film severlere cidden kesinlikle gidecek bir filmdir. Onun dışında izlemek isteyenler için pek bir şey diyemiyorum ama sıkıldığınız kadar bir şeyler de gözlemleyebileceğinize inanıyorum. Cidden beğendiğim bir filmdi.

3 Godfathers (1949) İnceleme

Sırf Mandalorian dizisinde ilham alındığını öğrenince bir merakla izlediğim bir filmdi bu. İsminden ve afişinden anlaşılacağı gibi bir bebek var ve onu korumayı kollamayı amaç edinmiş 3 adam var. Ama asıl merak konusu bu çocuk bu 3 adama nasıl kaldı ve ne gibi sorunlarla baş edicekler. Bu kısmı önemli.

Öncelikle beklediğim haraketliliği ve aksiyonu pek bulamadım. Bu filmi günümüz yapımı olan Mandalorian ile de birebir karşılaştırmak uygun olmaz ve zaten karşılaştırıcak olsak bile sadece temanın benzer olduğunu ucundan değinebiliriz. Şimdi film 3 kovboyun bir köye gelip sıkıntı ve sorun çıkarması ile başlıyor. Bu kovboylar tamamen kötüler ve köyün şerifi de bunların peşinden kovalarken su mataralarını ve içlerinden birini yaralıyor. Bu üçlü az bir miktar suları kalmış ve yaralı arkadaşları ile ıssız çorak topraklarda yol alıyorlar. Amaçları haritada belli bölgelerde bulunan su depo veya benzeri yerlere varmak ama şerif hep bu kısımlara adam yollayarak bunu engelliyor. Adamlarımız o kısımlarda toplanan insanları farkettiğinden dolayı yaklaşamayıp yine yollarına devam ediyorlar. Yol üzerinde sanırım kaza yapmış bir araç görüp içerisine gittiklerinde yeni doğum yapmış bir kadını buluyorlar. Bu kadın ne kadar sınırlı kaynağı ile çocuğa ve kendisine bakmış olsa bile ölümü yakındır. Onun için çocuğu bu üç adama manevi babalık vererek emanet ediyor. Adamlarımız da bunu mecbur kabul edip kadını gömüyorlar. Hem çocuk bakmayı ellerindeki kitapla öğrenirken hem de şeriften kaçtıkları çöl topraklarında hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Filmin spoilersız hali temelde bundan ibaret ama ilerisinde de çok büyük olaylar olmuyor. Klasik eski Amerikan filmi klişeliğinde ilerliyor ve kendince mutlu bir sona ulaşıyor. Ben bu filmi açtığımda umudum daha fazla aksiyon ve tehlike gerektiren durumlarda çocuğu korumaya çalıştıklarını görmekti. Ama bunlar pek olmuyor sadece çölde ölmeden çocuğu bir şehre götürmeye çalışıyorlar. Ne kadar başarılı oluyorlar orasını ayrı bir konu. Filmin motivasyon ve amaç konusunda karakterler güçsüz, anlatım ise klişeliğine rağmen hızlı. O konuda azıcık kurtarıyor. Filmin sonu ise mutlu olması için yine motivasyonu zayıf halde bağlanmış halde. Çok tavsiye edilecek bir film değil.

Hiroshima Mon Amour (1959) İnceleme

Pek çok konuya pek çok açıdan dokunabilen bir film. İçerisinde barındırdığı aşkı, savaşı, savaştan sonraki toplumsal durumu ve travmaları kuvvetli bir sanat diliyle aktarıyor ki ne anlatsam az kalır. Hafif belgesel gibi anlatıyor olsa bile bir belgesel kadar sert olmamakla beraber bir hikaye kadar da hayali kalmıyor. Yönetmenin bu konuda çıkardığı çok usta bir başarı var. Açılışından itibaren bu ustalığı çok iyi hissediyorsunuz.

Açılış çok yumuşak bir sevişme sahnesiyle başlıyor. İki aşığın birbirlerine düzdükleri özlü sözlerin sade sade sahnelerde duyulması ve görüntünün de bu sadelikte olması çok mükemmel. Görüntü de çok fazla görülecek bir şey yok ama o kelimelerin teker teker süzülüşü her şeyi çok yukarı bir seviyeye çıkarıyor. “Her şeyi gördüm, Hiroshima’da”

Fransız bir kadın oyuncunun Hiroshima’ya gelip bir adamla tanışması sonrası biticek olan bir aşkı izletiyor bize film. Ama bunun yanında Hiroshima’da olmuş olayları bir yandan çok iyi aktarıyor. İnsanlar ve travmalarına öyle değinip geçmiyor onların hayatlarından da bir şeyler alabiliyoruz. Gezdiği müzeler, okuduğu şiirler o an ne kadar romantik bir anlamı olsa bile savaş hakkında da baya şeyler anlatıyor. Ama sonrasında tabii gerçek adamın dudaklarından süzülüyor. “Sen hiç bir şey görmedin Hiroşima’da. Hiç!”

Buraya kadar olan kısımlar filmin ilk kısmını yani genel anlamda Hiroshima ve adamın duygularına yönelikken ikinci kısım ile birlikte kadın ve kadının travmlarını izliyoruz. Kadın da II. Dünya Savaşı zamanında bir Alman askerine aşık olmuştur. Büyük aşkı ülkesinin en büyük düşmanıdır ve böyle ilginç bir ikilemde olduğu anılara yol alırız. Tabii sonrasında savaş biter ve aşkı ölür. Bu sefer içinde birikmiş olan ikilem gerçekten somut haline kavuşur. Ya sevdiği adam için üzülecektir ya da ülkesi için insanlarla sevinecektir.

İkisinin de travmasından çok uzun zaman geçmiş ve artık bambaşka bir şehirde uyanıyorlardır. Kadının Hiroshima’ya gelmesi ile beraber anladığı anlamları adam da aynı şekilde kadınun savaş zamanı geçirdiği Never şehrinde bulmayı umutlanıyor. Oraya gidip ikilinin hayat kurmasını istiyor. Çok fazla gereksizce üsteliyor hatta adam genel anlamda çok üsteliyor ama filmin aktarmaya çalıştığı duygu bu. Kendimizi bırakıp izliyoruz ama bu konuda bir gelişme olmuyor. Hatırlamak veya unutmak ikisi de ağırdır sonuçta.

Aşk ve sanat filmi olduğundan duygular ve haraketler ne kadar abartılı olsa bile vermesi gereken duygu için en iyi formdadırlar. Siyah beyaz bir film olması nedeniyle bu sahneleri aktarması zor olucağından duyguları eylemlerde yüklü olması en mantıklı olanıdır. Görüntü olarak bunun dışında yine çok iyi sonuçlar da almıştır. Duygusu, anlatımı ve sanatıyla izlemeden ölünmemesi gereken filmlerden görüyorum.

Mortal Kombat (2021) Spoilerlı İnceleme

90’lardan beri favori dövüş oyunlarımızdan olan Mortal Kombat’ın filmi geldi. 1995 ve 1997 yıllarında da çıkmış ve oyunun popüleritesine belli ölçüde katkı sağlamış filmleri var olsa da büyük ve yeni effectlere sahip olan bir filmi yoktu. Bu film ile bu eksikliğimize çare oldu ama o kadar da lazım olan bir film değildi.

Filmin ilk yarısı karakter ve hikayeyi oluşturmak adına sakin diyebileceğimiz ama aksiyon sahnelerinden de asla mahrum kalmayan haldeydi. Diğer kısmında karakterler ve güçleri yerine oturunca aksiyonun dozu biraz arttı. Ama bu artış bence hala yeterli değildi. Dövüşler, hamleler ve ölümler gerçekten güzel olsa bile bir ağırlığı yoktu. Adam orada diğer adamın kafasını patlatıyor ama o patlatma çok sıradan veya normal kalıyor. Bir tek Kung Lao’nun şapkasıyla birini yardığı kısmı cidden hissedilir buldum. Neden bu konuda zayıf kalındığından emin değilim ama aksiyon konusunda yine de verebileceği kadar verdi. Her karakterin filmde değilde oyundaymış gibi tavırları da gözden kaçmıyor. Bu iyi mi kötü mü bilememekle bir film için lazım olmadığını söylemek yeterli sanırım.

Hikaye anlamında bir şey anlatmanın anlamı olacağını sanmıyorum çünkü bu film için pek de önemli değil. Motivasyonlar ve bağlamlar zaten zayıf. Bu film zaten bu kısımları için izlenmez. Daha çok dövüşleri için izlenir ve o konuda tatmin eder. Çünkü dünyanın en anlamsız ve gereksiz ana karakterinin olduğu bie hikayede ne bağlamı bekleyebilirsiniz ki?

Müzik anlamında çok etkileyici ve kendine özgü kısımları olmasa bile arada orginal Mortal Kombat müziğini duymak hoştu. Hafif nostaljiyi aktarabildi.

Birçok eksiği olmasına rağmen kötü bir film değil eğer sadece dövüş ve vurdu kırdı arıyorsanız. Günümüz görsel effectleri ile bence gayet iyi iş çıkarmışlar. Dediğim gibi aksiyonu daha ölümcül hissettirse daha iyi olurdu ama böyle de çok eksik bir yanı yok. Çok az da olsa gidip oyunları oynama istediği doğdu.

Godzilla vs Kong (2021) Spoilerlı İnceleme

Bu yıl en çok merakla beklediğim ama aynı zamanda hikaye olarak çok kötü ama aksiyon anlamında dolu bir şey izleyeceğimizi düşündüğüm bir filmdi. Ama yanılmışım hikaye anlamında da beklentilerimin üzerinde bir iş çıkardılar. Tüm godzilla filmlerini izlemedim ama belli ölçüde izlediklerime göre iki canavar birbirine yumruk atar biz de rahatlarız ama sonu berbat bir yere bağlanır geçer gideriz sanmıştım. Sanırım beklentim düşük olunca baya beni şaşırttı ve bu yüzden çok mutluyum.

Öncelikle görüntü anlamında şahaneydi. Bu konuda da effectler göze batar gibi bir önyargımın üzerine taş gibi görsellikle yine beni şaşırttı. Öyle dikkatli incelememe rağmen pek bir açık bulamadım. Tabii bir iki yıla eskiyebilir şekilde ama şuan aşırı keyif alınacak kıvamda.

Hikaye olarak Godzilla: King of the Monster filminin devamı şeklinde diyebiliriz. Önceki filmde Godzilla tarafından kurtarılan Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh Valentine (Julian Dennison) hafif deli dolu olan ve komplo teoristliği yapan Bernie Hayes (Brian Tyree Henry) ile bağlantı kurarak Godzilla’nın insanlığa neden yeniden saldırdığını araştırmaya koyuluyorlar. Teorisyen podcaster ile hem Apex Cybernetics’teki tuhaf olayları araştırıyor hem de Godzilla ile ilgili bilgiler peşindeler. Bu kısmı eklemeleri ile Madison’un babasının bulunduğu anlamsız bir ton sahne de bizimle beraber geliyor. Bunu eksi olarak görebilir miyiz bilmiyorum ama aşırı gereksiz olduğu aşikar.

Apex Cybernetics şirketinin aklındaki ise mecha godzilla’ya güç vericek olan maddenin Hollow Earth üzerinden bulunup kullanılması arzulamaktadır. Bunun için Kong’un yardımına ihtiyaçları vardır. Onu oraya taşımaya çalışmaktadılar. Godzilla da bu yüzden ortaya çıkmış ve sinirli haldedir.

Filmin diyalogları çok kötü yazılmış olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Hatta oyunculukların da çok klişe ve bilindik olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Çünkü bunların olucağını tamamen bekliyordum ve bu yüzden üzülmedim. Beni mutlu eden kısmın #TeamGodzilla ve #TeamKong taraflarını birbirlerine düşürmeden makul bir sona ulaşmalarıydı. Filmin başlarında da belli olduğu gibi bir Kong tarafı ağır basmaktaydı. Kong tamamen iyi çocuk Godzilla kötü o yüzden iyi çocuk onu yenmeli gibi bir havası fragmanlarda da filmin başında da baya ağır gösteriliyordu. Sonrasında bir olup asıl düşman Apex’in yarattığı Mechagodzilla’ya karşı savaşmaları çok makul ve her iki tarafında gönlünü alan kısımdı bence de. Ama görmeyi tek istediğim bir sahne eksikti. O da Kong ve Godzilla’nın el sıkışma sahnesi. Bunun olmasını nedense aşırı derece bekledim.

Her şeyi bırakın kavga ve aksiyonun güzelliğinde kaybolun. Hong Kong’un neon ışıklarının altında büyük tahribatlarla yıkımlarını izlemek son derece mükemmeldi. Hatta bunun dışında Kong’un gemilerle götürülürken bir yandan denizden Godzilla’nın saldıra saldıra gelmesi o anki durumun ciddiyetini çok güzel tasarlıyor. Kong’un sınırlarını daraltıyor ve Godzilla’nın belasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Yine Godzilla’yı da zorluycak anlar yaşansa da Kong’un hali bir başka oluyor. Sonrasında şehirde yaptıkları kavga daha eşit koşullarda gerçekleşiyor. Kong bir baltaya sahip olurken onun da özellikleri ile Godzilla’nın seviyesine yetişiyor. Ama bu kısımdan sonra en önemli an Mechagodzilla’nın ortaya çıkmasıdır.

Filmi eski filmlere göre karşılarsak hepsinden çok ileri bir iş ortaya çıkardığı barizdir. En iyi canavarların birbirini tokatladığı film desem yanılmış olmam. Bu filmden önce 1962 yılındaki Kong vs Godzilla filmine de yeniden göz atmıştım. Yani çok eski olduğundan pek bir şey demiycem ama hele ilk Godzilla filmine göre baya düşük bir filmdi. Bu filmin yanına ise o film asla yaklaşamaz. Bu film hem o eski filmlere saygılı hem de üzerine bir iş koyması ile hep aklımda kalacağa benziyor.

The Double Life of Veronique (1991) İnceleme

Iréne Jacob’un güzel oyunculuğu ve Krzysztof Kieslowski’nin büyüleyici yönetmenliği ile enigmatik bir yolculuğa çıkıyoruz.

İsminden de çıkarım yapacağımız gibi iki tamamen birbirine benzeyen insanın hikayesine odaklanıyor. Weronika ve Veronique sırasıyla Polonya ve Fransa olmak üzere iki farklı ülkede yaşayan iki genç kadındır. İkisinin dış görünüşkeri birbirlerine tamamen benzediği gibi yaptıkları iş yani şarkıcılık da aynıdır. Birbirlerinin varlığından hiç haberleri olmamasına rağmen ikisi de böyle bir olayın varlığını hissetmektedir.

Bu ikili arasındaki his en çok Weronika’nın sahne ortasında kalp krizi geçirmesi ile diğer Veronique’in içinde de bir korku oluşur. Bu korku neticesinde de kendi müzik kariyerini bırakır. Bu iki karakterin hisleri film boyunca birbirine aktarıldığını görsek bile ikisinin birbirine kıyasla farklı alternatif hayatlarını izlemek ve bunu bu hislerden de etkilenerek yapmaları çok güzel işlenmiştir. Ve bunun kesinliği bir o kadar da muammadır. Yönetmenin burada yaptığı ezgisel bir ilerleyişin içindeki büyük bir gizemdir. İlk izlediğimde güzel bir film olduğunu düşünmüştüm ama tam oturtamadığım çok fazla kısmı vardı. Ama anlamanın ötesinde büyüleyiciliği izlemekten keyif almak için yeterli.

Kadın acı çekip ağlarken onunla sevişmek için can atan adam haricinde filmi kendi dünyası içinde mantıklı ve oturaklı buldum. Görsel anlamda doyurucu renkleri ve etkileyici müzikleri ile hoş bir film. Three Colors üçlemesini sevdiyseniz bu filmden de aynı oranda haz alıcağınızı garanti edebilirim.

Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Fight Club (1999) Övelim

Hem o kadar güzel bir film hem o kadar popüler ki izlemeyenin kalmadığı adeta bir cevher. Uzun uzun neymiş ne olmuş gibi bir yazı yazmadan sadece öveceğim bir yazı olucak. Flash-back Master David Fincher’ın başyapıtlarından Fight Club.

Öncelikle filmdeki mekanların seçimi ve tarzı her karakter doğrultusunda kişilik yansımalarını oluşturur. Yönetmenin mekanlarda yüklediği anlamlar da seyiri canlandıran ve filme bizi iyice alıştıran tarzdadır. Jake’in çalışarak almış olduğu ev ile ne kadar sahte ve düzenin bir parçası olduğunu Tyler’in köhne evi ile de ne kadar aykırı bir insan olduğunu hissederiz. Onun dışında Marla’nın kişiliği ile tam oturmuş olan apartmanı da onun cinsel obje olarak atfedilen anlamını desteklemektedir. Uçakla gidilen otel odaları da aynı şekilde geçiciliği hissettirir.

Filmin bir başka önemli kısmı da görsel anlatım gücüdür. Sade ve yerinde görsel efektleri ve hızlı akışı ile aksiyonu verir. Filmde de bahsedilen film yanıkları için Tyler’ın yaptığı gizli sekanslar da filmin başından beri ara ara karşımıza çıkıyor. Ve iyice delirmekte olan o beynin oluşumunu bu tarz gizli motiflerle yaşıyoruz. Delirmekten bahsetmişken Tyler’ın filmin başından beri sahnelerde bulunduğunu da yönetmen çok güzel gizlemiştir. Böylece Jake’in zihnindeki Tyler’ın varlığını gizliden bize verir. Gizliden verilen bir başka şey ise neredeyse her sahnede bulunan bir Starbucks bardağıdır. Kapitalizm ve düzen eleştirisinin de olduğu bir filmde kullanılabilecek en iyi materyaller biridir.

Filmin renk tonu da duyguyu aşılayan en önemli unsurlardan biri. Soğuk renk paleti o psikolojiyi yansıtmak için çok ideal. Ayrıca ıslak, yağmurlu ve karanlık ortamlarla bu renk paleti iyice güçlendiriliyor.

Filmin anlattığı konu ne kadar derin ve detaylı yerlere girse bile her birinin bir hayali motif olduğu gibi pek çok analiz ve inceleme bulunmaktadır. Filmin her adımı aslında bizler için bir ipucu veriyor. Bunları her birini tamamen açıklamasa bile sadece izlediğimiz süreci düşündüğümüzde bile mükemmel bir hikayesinin olduğu kesin. İlk kez izlediğinizden hemen sonra bir daha izlemeliyim dedirten başka kaç tane film vardır ki? İşte öyle güzel bir hikayeyi böyle filme dönüştüren David Fincher’a saygı duymamak elde değil.

Alien Covenant (2017) Spoilerlı İnceleme

Alien serisi Prometheus filmi ile güzel bir noktaya gelmişti ve bunun bir devamı olarak Alien Covenant karşımıza çıktı. Prometheus ile bu fırsatı değerlendirmek istemiş olsalar bile yeterli başarıya ulaştıklarını düşünmüyorum. Prometheus ile Alien efsanesi daha dini veya mitolojik bir anlama bürünmüştü ve bu film ile de daha da derinlerine inilmeye çalışıldı. Prometheus sonrası bir hayal kırıklığı olarak adlandırılsa bile bundan daha önemlisi Alien serisi anlamında vasat işlerin arasındadır.

Film yine tüm Alien’lar gibi bir merak duygusu ve o yavaş tatlı hazırlık kısmı ile başlıyor. Prometheus filminin bir 10 yıl sonrası civarını anlatmaya başlıyor. Oregae-6 isimli koloni gemisi ile yeni bir gezegene hayat bulmaya yola çıkışmıştır. Gemi de yine Prometheus’dan simasıyla tanıdığımız David bulunmaktadır. Ama onun David olmadığı her halinden belli olduğu gibi ismi Walter’dır. Gemi her zamanki gibi sakin sakin yoluna giderken sarj olmak için enerji kanatlarını açtığında ufak bir hatayla karşı karşıya gelir. Hypersleep halindeki yolcuların bir kısmı uyandığı gibi bir hayatına veda eder. Bu gemi genel anlamda yeni bir koloni kurma hedefinde olduğu üzere içinde 2000 embriyo bulunmaktadır. Koloni oraya kurucak insanlar ise genelde çiftlerden oluşan bir insan topluluğudur. Haliyle o ölen kişi de birinin sevgilisidir. Bu sıkını üzerine başa geçiriline yeni kaptan bu üzüntüye bu kadar sabit kalınmadan tamirin öncelikle olmasını ister. Tamir yapılır ama yakında olan bir gezegende değişik bir sinyaller almaya başlarlar. Bu gezegene ulaşam mürettebat her zamanki gibi başına bela almaktan kaçamayacaktır.

Vardıkları gezegen her ne kadar dünyamız gibi güzel ve insan için elverişli olsa bile içerisinde hiç bir canlılın var olması şüpheleri uyandırır. Her ne kadar şüpheleri olsa bile ekipten ayrılıp inceleme yapacak kadar saçma kararları veren bir grup vardır karşımızda. Filmin kaza ve sinyale doğru yol almaları kadar beklendik ve bilindik bir senaryo oldu artık bu. Neyse farklı ilerleyen ekip biri Prometheus filminden bildiğimiz David ve Elizabeth’in akıbeti hakkında bir takım ipucuları bulurken diğer inceleme yapan ekip ise burnundan içine aldığı bir takım uçan toz gibi hücrelerle ilerisinde ne oluşacağını bildiğimiz bir olayla karşılaşırlar. Bu noktadan sonra klasik Alien filmi aksiyonunda işler ilerlese bile çok da heyecan ve bağ kurduğum bir yapısı olmaz.

O kulağından giren tozlarla iyice sağlık durumu kötüleşen adamımızı iniş yapan küçük gemimize götürürler. Bir sağlık odasına kapatılsa bile içerisinden yavru bir Alien’ımız hemen kendisinin gelişimini sağlamıştır. Bu gelişim ama sanki diğer filmlerdekine nazaran çok çok hızlı oldu. Bir de daha toz gibi bir hücre halinden 1 saat gibi kısa sürede oluşması çok tutarlı mıydı değil miydi emin değilim. Önceden insanın kafasını kaplayıp içine yumurtalayan ve en az bir gün sonra oluşan bir varlıktı neticede. Biraz aksiyonun vakti geldi hadi olsun denilmiş gibi geldi.

Diğer ekip de bu hastalanma işlemini görmüş ve öldürmeye çalışmaktadırlar ama en sonunda onların kurtarıcısı Prometheus’dan David olmuştur. David onlara ne kadar güvenli bir kapı açmış ve onları anlatmış olsa bile hiç tekin işler çevirmemektedir. David sonrasında saçlarını keserek benzer modeli olan Walter’a benzemeye başlar. O andan itibaren nelerin geleceğini çok da eminizdir. Yine güven duyulamaycak Android senaryomuzda bir numaralı konudur. Acaba ilerde Androidler gelişir de Ridley Scott’ın bu ayrımcı tavrına bir karşı gelme halinde olurlar mı? Bunu galiba hep merak edeceğim 🙂 Neyse konumuza geri dönersek David yine pek güvenilmeyen biridir ve kendisini yine insandan üstün görerek bir tanrı psikolojisine bürünmüştür. Yaratma isteği onu tamamen kaplamış ve yaptığı deneylerle çeşitli virüsler üretmiştir. Çeşitli Alien modelleri karşımızdadır kısace ve filmin bu noktasından sonra insanları avlamalarını izleriz. Bu kısımlarda alışık olmadığımız şeyler olduğu gibi mantıksızlıklar da olması filmde en çok üzen kısımlardır.

Bir başka mesele de ana geminin aşağıda neler olduğunu bilmemeleri üzerine telaşlanmalarıdır. Çünkü adamın aşağıda eşi vardır ve onun için 2000 embriyolu bir gemiyi riske atıcak kadar saçma bir hamle yapmaktadır. Zaten gezegende David’in gözünü tanrı olmak bürümüşken böyle 2000 embriyolu geminin ayağına gelmesi onun için büyük bir şanstır. Büyük aksiyonlar olur gerilimler yaşanır ve Walter kılığındaki David ve ekipten kalan birkaç kişi gemiye biner. Tabii ki her zaman olduğu gibi yalnız değillerdir ve bir Alien da binmiştir. Bu gemideki Alien ile de bol gerilim ve aksiyon yaşarız. En sonunda bu Alien’dan da kurtulurlar belki ama David filmin sonundan da beklediğimiz gibi iyi görünüşü altında kalanları da imha eder. Embriyoların yanına birkaç tane de Alien embriyosu yerleştirerek geminin yol almasını sağlar.

Dediğim gibi aksiyonu yine güzel etkileyici bir film gibi dursada bu mantıksızlık ve klişeler onu bu noktada baya zedeleyen hale getirmektedir. Yılların tecrübesi Ridley Scott gibi bir yönetmenden bunu izlemek baya hakaret gibi gelen bir yapımdı. Çünkü kötü bir film değil ve heyecanına kaptırması olası bir film. Sadece diğer güzel filmlerinin arasında baya yerini gerilere koymaktadır. Prometheus’ta da benzer bir iki anlamsız mantıklar olmasına rağmen o baya iyi bir filmdi. Prometheus dahil olmak üzere pek çok filminde en azından karakterlere bir bağ kurabilmişken bu filmde asla bir bağım olmamıştı. Bu film Prometheus’un üzerine bir şey ekleyemediği gibi çok gerisinde kalan bir filmdir.

Prometheus (2012) İnceleme

Ridley Scott yönetmenimizden uzun süre sonra Alien serisiyle ilişkili yaptığı bir filmdi. Uzayda geçen tarzı ile Alien havasında sinemanın ve teknolojinin gelişmesi ile görüntü anlamında çok güzel bir filmdir. Uzayda olması ile Alien filmini hatırlatsa bile başlayış ve ilerleyişle başka bir film izliyoruz galiba dedirtiyordu. Hatta korku ve gerilim unsurumuzda başka tarz bir canlı olmasına rağmen Alien originine en sonunda bağlanmaktadır.

Prometheus adındaki uzay gemisinde görevlendirilmiş çeşitli görevlerdeki insanların hayatın başlangıcına dair birtakım araştırmalar yürütmektedir. Eski uygarlıkların duvar çizimlerinden buldukları bir ipucu ile belli bir gezegen grubuna yaratıcılarını bulmaya çıktıkları maceralara odaklanıyor. Ama her zamanki gibi yine işler iyi gitmiyor.

Bu filmi ile de Ridley Scott’ın Androidlere güvenmeyin, onlara asla güven olmaz mesajını rahat çıkarıyoruz. Android karakterimizi Michael Fassbender çok mükemmel canlandırmıştır. Diğer oyuncuların da iyi iş çıkardığı doğrudur. Görüntü anlamında oluşturulan ve genişletilen evren çok iyi yansıtılmıştır. Alien filmine nazaran daha dini konulara giren bir filmdir. Bana göre Ridley Scott direkt bir Alien filmi çekmek istemiş ama insanların buna nasıl tepki vereceğini bilememiş. Bu yüzden biraz farklı isim ve tarzda bir film ile Alien dünyasına insanların nasıl tepki vereceğini yoklamış gibi hissettim. Zaten bu filmden 3 yıl sonra falan Alien Covenant filmi çıkıyor. Prometheus’u kıyasla iyi bir film olmuyor ne yazık ki.