The Dig (2021) İnceleme

Ne güzel, sade ve yumuşak bir dram filmi olmuş. Gerçek hikayeden esinlenerek oluşturulmuş senaryosu ile sakin bir yolculuğa çıkartıyor adeta. Ralph Finnes oyunculuğu ile beni yine ihya etti.

Hikayenin temelinde toprağı kazıp içinden bir şeyler çıkaran ama tam arkeolog diyemeyeceğimiz bir adamım bir kadın tarafından benzeri bir iş almasıyla başlıyor. Akademik bir eğitim geçmişi olmamasına rağmen kendisini bu alanda baya ilerletmiş bir abimiz. Arazi sahibi zengin kadının da bu yeteneği farketmesi geç olmuyor. Kadının gösterdiği tepelerde çeşitli kazılar yaparak düşündüklerinden de çok eski bir gemi ve bir mezar ile karşılaşırlar. Bu noktada işin içine bir takım müzeler ve kendini biraz üstten gören arkeolog da karışır.

Bu tarz basit olayların aynı zamanda dönemin savaş zamanını da kapsamasıyla bir katmanı daha oluşuyor. Savaşı yine aşırı dramatize etmeden en sade haliyle ortamın bir parçası olduğunu hatırlatan türden hikayeyle birleştiriyor. Her karakterin ayrı ayrı ama bir bütün halinde kendi olaylarını o kadar yumuşak anlatıyor ki ne desem az kalır. Beni cidden izlerken görüntü ve anlatım açısından çok mutlu eden bir filmdi.

Tarihi olaylara çok derinlemesine inmese bile kazı anlamında severleri cidden etkileyebilecek bir film sanırım. Aslında yönetmen durumu ve duyguyu çok iyi ele almasıyla dram severlerin gözdesi olacak tarzda bir film olduğu da kesin.

50m2 (2021 – ) İlk Sezon İnceleme

Türkiye’de yapımcıların televizyon dizilerinden uzaklaşıp Netflix gibi mecralarda işlerini sergilemeleri kendi içlerinde başarılı olsa da yine de pek çok klişeden kaçamıyorlar. Ailesini arayan ana karakter, mafyalar ve sıcak bir mahale ortamı kelimelerini sıralasam aklınızda bir tasvir oluşur sanırım. Klişe ve bildiğimiz şeyler var ama bu diziyi iyi yapan kısımları da yerine göre baya sağlam.

Öncelikle karakterler temadan dolayı ne kadar hep gördüğümüz tipler olsa bile canlandırılması ve oyunculuklarını gayet beğendim. Ana karakterin tarzı ve kişiliği oyuncuyla çok güzel bir hayat bulmuş. İzledikçe izlettiren bir aurası olduğu kesin. Dizideki pek çok açıdan en merkezde bulunması ve bunları bir bir ağaç dalı gibi açtığı haliyle dizi boyunca gelişimini izlemek güzeldi. Onun dışında yan karakterlerden Muhtar ve Turan’ı izlemeyi çok sevdim. İçerisinde ufak şaka ve mizahın tonunu en iyi yakalayan karakterler onlardı. Onun dışında alıştığımız bir Türk mahallesi yine bizlerleydi.

İyi yön olarak bir başka konudan bahsedeceğim ama bunun iyi mi kötü mü olduğu tam bilemedim. Senaryodaki detayların şans eseri yerini bulması cidden görüşüm konusunda bir ayrılığa düşürdü. Burada şöyle bir olay oldu ama nasıl olduysa şans eseri buna vesile oldu dediğimiz anlardan bahsediyorum. Dizinin normalde kalitesini düşürecek unsurlar olmasına rağmen geniş açıdan incelediğimizde asla gözümüze batmayan şeylerdi. Bu yüzden bunu iyi kısmı olarak nitelendireceğim sanırım.

Bir başka güzel kısmı ise senaryodaki ciddiyet ve mizah oranını güzel dengelemesidir. Leyla ile Mecnun’u izlememiş biri olarak benzer espri ve şaka temasının bulunduğunu duydum. Bu tarz ufak mizahların akabinde aksiyonu ve gerilimi artırıp ilerlemesi dengeyi tutturduğu gibi güzel bir iş çıkartmış.

Şimdi gelelim eksilerin olduğu kısıma ve bu konuda öncelikle senaryonun fi tarihinden beri ekranda gördüğümüz bir senaryo olmasına. Televizyonda kaç bin tane mafya dizisi var bilmiyorum ama olması gerektiğinden çok fazla olduğuna eminim. Bu dizi de direkt bu tarz temasıyla karşımıza geliyor. Gölge ismindeki adamın Servet denen mafya babası ile çalışırken hayatını ve ailesini etkilemiş bir takım bilgiler edinmesi sonucu bu ikili arasında oluşan düşmanlığa odaklanıyor diyebiliriz. İlk bölümü izlerken Netflix’e yapa yapa bu konuda bir dizi mi yaptınız cidden diye sitem etmiştim. Bir televizyon dizisinin sahip olduğu klişe temanın ötesinde pek çok klişeyi de beraberinde getiriyordu. Diyaloglar aşırı derecede gereksiz ve kötü yazılmıştı. Telefonda açık adres öldürme planı falan yapıyorlar. Gerçek hayatta olabiliritesi düşük ve resmen en arka koltuktaki seyirci de anlasın mantığında yazılmış konuşmalardı. Görsel anlamda rahat açıklayabileceğin bir konuyu sözel anlamda illa açıklamaya başlaması beni bir şeyi izlerken aşırı sıkar ve üzer. Ama izledikçe en yukarıda saydığım pek çok olumlu yanı ile bu klişeliği ve mantıksız diyalog yazımlarını biraz da olsa kompanze etmeyi başardığını düşünüyorum.

Bu dizinin konusu ve işleyişi her ne kadar bildiğimiz bir konu olsa bile genel mizah ve kendine has havası ile bir fark koymayı başarmışa benziyor. Diziye ismini de veren 50 metre karelik dükkanın geniş bir öneme sahip olması çok güzel bir bağlama yöntemi idi. Ama bu senaryo yapısında bu oranı bu mekanda tutturabilen bir dizinin ikinci sezonunun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Her şey iyi de olsa kötü de olsa o son bölümde bitmeliydi. Çünkü aslında pek çok bağlantı ve son hali hazırda kurulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen yine de klasik Türk dizisi mantığı muammada bırakan finali ile hadi bakalım ne görücez daha dedirtti.

Son olarak dizinin kötü bir dizi olduğunu savunmuyorum ama yaptığı bu klasik havası ile de çok yüksek puanı da alamıyor maalesef. Puan anlamında 7’den yüksek ama asla bir 8 olmayan bir sınır getirebilirim. Pek sanmıyorum ama eğer başarır da ikinci sezon klişelerinden fazlasıyla arınmış bir yapım olursa puanım ciddi anlamda yükselebilir. Şuanlık izlenebilir mi? Evet gayet izlenir.

Malcolm & Marie (2021) İnceleme

Zıtlığını siyah beyaz rengi ile de ekrana yansıtan uzun uzun bu zıtlıktaki iki insanın tek bir gecedeki tek bir olayı ile derinlemesine giren bir anlatım. Zendaya ve David Washington’ın oyunculuğunu üstlendiği iki eşin bir gala sonrası kavgalarının alevlendiği ama hemen akabinde yine aşkla doldukları, modun bir bu taraftan bir şu tarafa geçtiği bol konuşmalı bir filmi.

Malcolm yönetmenliğini yaptığı bir film galası sonrası beğenilerinin üzerine evde aşırı heyecanlı ve mutludur. Ama Marie ise çok suskun ve durağandır. Bir problemin olduğu çok açıktır. Uzun süre bu ikilinin zıt tavırlarıyla Malcolm’un filmi hakkında konuşmalarını dinleriz. Ama sonrasında Marie’nin derdi ortaya çıkar ve ortam alevlenmeye başlar. İkisi de tüm geceyi kaplayacak problemlerin fitilini o an yakar ama bu tam belli olmadan kavgayı bitirip dağılırlar. Sonrasında Malcolm’un yine bir şeyler açmasıyla ilerleyen dakikalarda can alıcı sözlerin ve olayların anlatıldığı moda girerler. Ama ne gariptir ki bu sefer bir yolunu bulup yine aşk moduna geçerler. Aşk modu iyice yayıldı artık durumları iyi desek bile bir şeyler olur ve yine kavga moduna girerler. Film işte bu mod değişimlerinin olduğu zıt olsa bile süren bir ilişkiye odaklanır.

Zendaya yine çok iyi bir oyunculuk örneği gösterirken David Washington bence yine kötü bir oyunculuk sergilemektedir. Genel anlamda o adamın oyunculuğunu pek sevdiğim söylenemez. Bu kötü haline bir de gıcık olunabilecek bir karakteri canlandırması ile uzun uzun konuşmalarını bir işkence gibi izledim. Filmin bir noktasında yeter baş ağrıttın artık dedim. Özellikle film konuşmaya dayalı olduğundan sıkılmamız için hareket unsurunu yerleştirmeye çalışılmış ama bunu çok kötü yaptığı için göz yoran bir hali de vardı. Genelde uzun çekim ile tek kamera açısından olayı almaya çalıştığından karakterin dolanabileceği alan sınırlı. Onun için hep aynı çizgide aynı şeyleri yapan birini izliyorsun ve bu pek etkileyici olmuyor. Ama bunları göz ardı ettiğimizde bir ilişki veya insanın derinlemesine girmesi açısından güzel iş çıkarmış. Bu konuda baya gerçekçiliğini elinde tutuyor ve empati yapmamızı kolaylaştırıyor. Zaten filmden beklememiz gereken en önemli faktör de bence bu o yüzden beğendim diyebilirim.

Azizler (2021) İnceleme

Bu filmi çok fazla beğenmeyen olmuş ama bana göre güzel bir filmdi. Öncelikle filmin absürt bir havasının olduğunu bilerek izlemek lazım sanırım. Taylan Kardeşler imzalı ve Berkun Oya’nın senaryoda emeği geçtiği, bana göre eğlence dozajı yerinde bir filmdi. İçerisinde zaten tonla bildiğimiz usta oyuncu var ve her biri rolünün hakkını cidden vermiş. Özellikle çocuk karakter mükemmel bir detaydı diyebilirim. Sadece onunla kalmayıp her bir karakterin bir hikayesini yaşantısını hafif eğlenceli bir dozda izlemek hoştu. Tamam öyle mükemmel bir mizah anlayışı yok tabii ki ama işlediği konuyu ve durumun cılkını asla çıkarmamış ve en keyifli şekliyle önümüze koymuşlar. Bu yüzden yaptıkları absürt mizahın bence başarılı bir örneğidir.

Film her bir karakterin boğuştuğu aslında hayatımızda hep var olan bu sorunları hoş bir dille ele almıştır. Buram buram yalnızlık duygusunu işleyen bir filmdir. Bu duygunun etrafında kültürel ögelere de bolca dokunur. Bu dokunmayı klişeliğe inmeden yaptıklarına inanıyorum. Filmi beğenmeyenlerin genelde anlattığı şeyi anlamadığını ya da gösterilen durumun alt metnini iyi okumadılar sanırım. Böyle diyorum ama bence çok sade ve ne anlattığı çok belliydi. O yüzden neden aşırı negatif yorumlar yüklendi hiç anlamıyorum. Neyse siz kimsenin zevkini önemsemeyin. İzlemek istiyorsanız izleyin, istemiyorsanız da izlemeyin. Ha benim fikrimi sorarsanız bence iyi bir film.

Konudan tamamen bağımsız şekilde arka planda var olan objeler ve eşyalar çok ilgimi çekti. Karakterlere değil de genelde onlara yoğunlaştım. Neden bilmiyorum. Anlattığı bir anlamları var mıydı, yok muydu tam emin değilim ama hoştular sadece.

Death to 2020 (2021) İnceleme

Çoooooook kötü belgesel tarzı bir komedi denemesi olmuş. 1 saat 10 dakikalık süresine rağmen son dakikalarında uyuyakaldım. Adından da anlaşıldığı gibi 2020 yılında neler oldu neler bittiği büyük çoğunlukla ABD açısından ele alan bir belgeseldi diyebiliriz. Bir takım gerçekten ilham alınarak hayali karakterler oluşturulmuş ve bir yandan onların konuşmaları ile dünyadaki en gerekli işlerdeki en gereksiz insanları göstermeyi planlamışlar. Diyaloglarında bu saçmalığı bolca kullanmaya çalışmışlar ama cidden aşırı cringe duyduğum şakalardı. Çok ünlü olmasa da birçok kişi tarafından tanınan oyuncular vardı. Onların adına üzüldüm böyle bir projede yer aldıkları için. Özellikle Samuel L. Jackson’a üzüldüm. Halbuki onu görünce güzel bir şey izleyebilirim diye ummuştum. Netflix’in yaptığını düşününce onun ortalama kalitesinde bir içerikti ama büyük bir zaman kaybı.

Sen Ne Güzel Bir Dizisin – The Queen’s Gambit Spoilersız İnceleme

THE QUEEN’S GAMBIT (L to R) ANYA TAYLOR-JOY as BETH HARMON in episode 103 of THE QUEEN’S GAMBIT Cr. PHIL BRAY/NETFLIX © 2020

Netflix’in yapımı olan ve birkaç haftadır popülerliği ile kendisini duyurmuş bir hem satranç tabanlı hem de karakter tabanlı hikayesiyle güzel bir dizi geldi. Hem Netflix yapımı hem de aşırı popüler olmasından ötürü belki de bir ön yargınız olmuş olabilir ama bu dizi tüm bu ön yargıları yıkacak şekilde güzel yazılmış ve çekilmiştir. 1983 yılında Walter Tevis’in yazdığı aynı isimli romanından uyarlaması olan ve bir satranç dehasının hem bu sporu icra ederken ki gelişimi hem de hayatındaki yolculuğunu anlatıyor. Satranç ile ilgili olduğu için daha durağan ve sıkıcı bir şey bekliyor olabilirsiniz ama asla böyle bir dizi değil. Heyecanını asla kaybetmezken ele aldığı diğer duyguları da çok yerinde işleyen bir diziydi. Dizinin elinde yetim bir çocuk var ama asla bununla büyük bir melodrama yapmıyor ya da içerisinde soğuk savaş döneminden ufak siyasi durumları ele alsa bile bunları abartılı veya bir tarafa bağlı şekilde ele almıyor. Dizinin bu özellikleri ile aşırı gerçekçi bir hikaye ve karakter oluşumuna sebep olmuştur.

Dizinin konusu bir trafik kazasından ötürü annesini kaybettikten sonra yetimhaneye yerleştirilen 8 yaşındaki Beth ile başlayıp bu yetimhanede hademenin konsantrasyonunu verdiği tahta ve taşlara bir merakı ile bu yöndeki gelişimini ele alır. Dizi bu yöndeki yolculuğunu çok uç karakterler katmadan sade ama olması gerektiği gibi düşündüğümüz pek çok karakteri de içine katarak ve bunu gibi pek çok sorunu ve problemi de yine düzgün ele alan bir yapım olmuş.

Dizide pek çok siyasi, kültürel ve insani sorunu da işlemesine rağmen bunları gözümüze sokarak yapmamaktadır. Soft bir anlatımla üzerlerinden geçmektedir daha doğrusu. Mesela dizi özellikle feminizmden veya ırkçılıktan beslenerek büyük bir dram veya olay çıkartabilirken asla bunları yapmıyor. Ufak ufak değiniyor ve gösteriyor. Bakın burada bu tarz bir zihniyet de var diyor ve geçiyor. Ama yapması gerek işi yani hissettirmesi gerekeni de yapıyor. Mesela dediğimiz gibi Soğuk Savaş dönemi ve ülkeler arası bir ufak rekabet dünyası da var ama yine burada da bunu büyük bir rekabet gibi ele almıyor. Bu tarz özelliği ile en haklı fikri savunurken bile aşırıya kaçarak itici bir hava vermiyor ve bu çok hoş. Bunların dışında bolca “Aha şurada büyük bir drama gelir, aha burada duygulandırmak için bir sahne gelir” gibi düşünceler hissetsem bile bunları yapmayarak beni şaşırttığı kadar mutlu da etmiştir.

Bu kadar işi sade ele alırken ve işin içinde satranç varken sıkılmak mümkün değil mi şeklinde bir soru da sorabilirsiniz ama bu konuda da heyecan tonunu çok iyi ayarlamıştır. Mesela futbol ile ilgili bir dizi olsaydı heyecan ve aksiyon zaten içerisinde olduğundan bunu çok kolay yapardı ama burada satranç var ve bu heyecanı daha ufak dokunuşlarla bize katıyor. Taşların hareket seslerinin üzerine saatin tik tok sesini bir arada kullanarak bir tempo yaratmışlar. Onun dışında speed chess gibi sahnelerle daha akıcı bir izlenim sunmaktadır.

Kısacası dizi olay örgüsü, kurgusu, karakterleri, alt mesajları, kurduğu ortamı dahil her şeyi ile mükemmeldir. Kesinlikle herkesin bir çırpıda bitireceği tonda bir yapımdır.

Blood of Zeus (2020) İlk Sezon İnceleme

Netflix’in yeni yapımlarından olan yunan mitolojisini kapsayan bir animasyon dizisi olan Blood of Zeus, geçenlerde yayınlandı. Yunan mitolojisini pek sevmemem ve hakkında pek bir bilgimin olmamasına rağmen merak ettiğim bir yapımdı. Çok aman aman ne izledim olduğum bir yapım değildi ama yine de izlemesi iyiydi. Zaten 30’ar dakikalık 8 tane bölümü olduğundan izlemesi de hızlı.

Death Note ve Immortals adundaki animelerin yapımında görev almış Charley Parlapandies adında birisinin üstlendiği bir projeymiş. Yazarlığını da yine aynı yapımlarda emeği geçen Vlas Parlapandies tarafından oluşturulmuş.

Hikayenin merkezinde Zeus’un yarı oğlunun dünyayı kurtarmasını ele alıyor. Yunan mitolojisinde pek duyulmamış bir hikayeyi anlatmak istemişler. Çok original yeni bir senaryosu var diyemem ama Yunan mitolojisine ilgili olanların seveceğini düşündüğüm bir diziydi.

Aksiyon kısmı göz doyurucu ve izlemesi güzel. Ama bazı kısımlarda fazla drama yapıyor gibi geliyor. Bunun nedeni bazı karakterlerin öldüğünü görüyoruz ve bu kısımlarda çok vurgu yapılıyor ama o kadar tanımadığımız ve bağ kuramadığımız kişiler olduğundan duygusu geçmiyor. Bunun dışında diğer tarafları iyi denebilir seviyede.

Son olarak bu diziye, Yunan mitolojisinin Star Wars’u gibi adlandırma yapan inceleme ve yorumlar gördüm ama öyle olmadığını düşünüyorum. Daha çok Yunan mitolojisinin Marvel’ı, DC’si diyebiliriz.

Uzun ve Sıkıcı Ama Güzel: I’m Thinking of Ending Things (2020) Spoilerlı İnceleme

Uyarı! Bakın bu film sıkıcı bir filmdir ve sıkıcı olmasını bilerek yapmışlardır. İzlerken hafif hafif olaylar olsa bile aşırı derecede sıkılıyorsunuz. Ama bir yandan da bu ufak olaylar merak uyandırdı ve filmi bitirmemi sağladı. İyi ki bitirmişim yoksa bu sıkıcılığı anlamak pek mümkün değilmiş. Anlamsız şekilde rahatsız olabilirsiniz. Bu bir sanat filmi yani siz bir şeyler yüklemedikçe film size bomboş gelecektir. Kendimce anlatacağım spoilerlı kısma geçelim şimdi isterseniz.

İsmini bilmediğimiz bir kadının erkek arkadaşının ailesi ile tanışmaya gitmesiyle başlıyoruz. Uzun karlı yolda seyahatleri olurken kadının zihninde de bir takım düşünceler dönüyor. Film bu kısımlara kadar normal seyrediyor, kadını zihinsel anlamda tanıyoruz, adamla ilişkisinin durumu hafif kavrıyoruz. Adamın ailesinin evine geldiğimiz anda işler garipleşmeye başlıyor. Bol sıkıcı, ne olduğunu anlamadığımız diyaloglar dönüyor. Bir süre sonra sanki bir döngü içerisine girmiş gibi oluyorsunuz ve o evden çıkamayacakmışız gibi hissettiriyor. Adamın ailesi bir genç gözüküyor, bir yaşlı, bir yatakta ölür gibi, bazen de gayet neşeli falan değişik değişik olaylar oluyor. Kadın karakterimiz ise evine geri dönmesi lazımdır ve kar fırtınası feci feci bastırmaktadır. Film boyunca bir de şöyle bir gariplik vuku ediyor. Kadının ismi yer yer farklı anılıyor, mesleği garsonken kuantum fizikçisi veya ressam oluveriyor. Bunlar hem normal gibi gelirken hem bir farklı geliyor. Ha bir de arada hiç alakası olmayan yaşlı bir okul hademesini görüp duruyoruz. Filmin sonuna doğru ise her şey açığa kavuşmaya başlıyor ve o yaşlı hademe aslında kadının sevgilisi olan adam yani Jake olduğunu kavrıyoruz. Film boyunca dönen tüm olaylar aslında bu yaşlı adamın hayal dünyasından ibaret olduğunu anlıyoruz. Aslında yıllar önce barda gördüğü kadına eğer açılsaydı neler olabilirdi şeklinde hayalini kuruyor. Hayal kurarken tıklandığı veya değiştirmek istediği yerleri değiştiriyor. Film boyunca garip gelen şeyler aslında bu tıkanıklığın sonucunda olan değişimlermiş. Zaten adamımız tipinden ve duruşundan ezik duran birisi. Hayal dünyasının da aynı şekilde sıkıcı kısımlarının olması şaşırtıcı değil. Hepimiz bir şeyleri hayal ederken ortasında durup bolca değiştiririz. Hayallerimizde bolca karşıdakinin ne düşündüğünü de tasarlarız onun için filmde hayal ürünü olan kadınla başlamamız ve direkt onun zihninde girmemiz de çok iyidir. Bir de sona doğru film hademenin okulda öğrencilerden gördüğü müzikalleri veya dansları da hayaline eklemesi hoş. Zaten müzikal sevdiğinden bahsediyordu bir kısımda da. Müzikalde yaşlı insan kullanmak yerine genç hallerinin kötü bir yaşlandırılmasını görüyoruz, bu da aslında hepimiz yine yaptığı bir şey. Yaşlılığımızı genelde şuan olduğumuz halimize hafif kırışık yüz ve beyaza boyanmış saçla hayal ederiz. O kısımda da böyle ucuz bir numara aslında iyi bir işi ortaya çıkarmış. Böyle ufak detayları çok kuvvetli filmin ve izledikten sonra bunları kavramak ayrı güzel. Filmin bunu göze alarak yaptığını biliyorum ama büyük bir çoğunluk sona kadar dayanamayacaktır. Çok yüksek puan vermem tabii ama 10 üzerinden 7’lik bir film.