Raised by Wolves İlk 3 Bölüm İnceleme

Alien ve Blade Runner‘dan bildiğimiz Ridley Scott yapımcılığı ve yönetmenliğinde HBO’da yayına yeni bir ile karşılaştık. Bu dizide de yine robotların Androidlerin olduğu yüksek dozda bir bilim kurgu görüyoruz. Bu yeni dikkat çeken evrende olayları izlemek yine aşırı derece heyecan verici. Daha ilk üç bölümü yayında olan diziyi tek solukta izledim. Eğer bu tarz seviyorsanız garanti hoşunuza gidecektir. Yarattığı ortamla diğer benzer filmlerin tatlarını aldığınızı hissediyorsunuz.

İçerisinde robotların anne ve babalık konumunda bulunduğu çeşitli din savaşlarının da döndüğü bu evrende hoş meraklandırıcı ilk bölümüyle anında beni içerisine aldı. Kepler 22b adındaki bir gezegene iki android ve 12 donmuş embriyo çarpar. Din savaşlarının ve yıkım sonrası yaratıcıları tarafından oraya gönderilmişlerdir ve görevleri çocukları yetiştirmektir. 6 embriyodan çocuklar doğar ve gezegende çiftçilik gibi işler yaparak yaşarlar. Çocuklar büyüdükçe gezegen şartları ve ebeveynlerinden kusurlarından ötürü 5’i ölür sadece en son doğan Campion kalır. Bunun üzerine Baba tek kalan çocukla bir nesil ilerleyemeyaceğini bildiğinden aşırı dine bağlı olan düşmanların yani insanlara sinyal göndermek ister. Buna karşı çıkan Anne ise kendini kaybetmiş gibi Baba’yı öldürür. Ne olduğu bilmeyen çocuk bu garipliği sezerek sinyal gönderir. Bir takım insanlar gelir ve çocuğu götürmeye çalışır. Bunun üzerine annelik hali kadın herkesi değişik çığlığı ile öldüre öldüre gider. Uzay gemilerine ulaşır ve orada da çoğu kişiyi öldürüp gemiyi gezegene çarptırır ama 5 tane çocuk alır gemiden. Bir de öldürdüğü Androidlerin organlarını kendi parçalarını tamir etmek için kullanabiliyorlar. Bu parçalarla kendisin gözlerini yeniler ve öldürdüğü Baba’yı yeniden hayata döndürür. Bu yeni çocuklarla artık yaşamaya başlarlar. Çocuklar işte yine Androidlerin tam tersi şekilde dinlerine bağlıdırlar. Kendi oğulları da zaten yetişirken bir tanrıya inanmak istiyordu. Bu yeni çocuklarla daha fazla bu yola düşecek gibi. Bir de Anne’nin o halini gördükten sonra pek bir inancı kalmamıştır ona. Baba ise şüphecidir ama Anne’ye yine de güvenmek ister. Bir de Generalin bir tanesi öldürülmekten kaçmıştı onu da sonra düşen gemiden hayatta kalanlar bulur. Dizide bir de generalin geçmişinden de olayları görürüz ve de görmeye de devam edeceğiz sanırım. Hikaye temel anlamda böyle. Heyecanla yeni bölümleri bekliyorum. İzlerken ikilemlerde kaldığınız hangi tarafın daha doğru olduğunu bilemediğiniz anları yaşamak çok güzel. Anne’nin yaptıkları doğru mu yoksa değil mi? Çocuklara ne olacak? General ve ekibi nasıl bir kurtuluşa ulaşacak? Böyle çılgın bir Anne android karşısında nasıl bir taktik izleyecekle?

Dizi karanlık olduğu kadar depresif bir renk tonuna da sahip. Hiç canlı ve renkli sahneleri yok. Bu gözü yorsa da ambiyansı yansıtıyor. Oyunculukları cidden iyi. Campion’a direkt ısınıyor kanınız. Androidlerin de robotumsu hallerine insani duyguları güzel bir kat olarak yerleştirmişler. Anne robotun anne duyguları, Baba robotun da şakalarıyla aile kavramı kuruluyor ama her neticede de onların robot olduğunu hissetmek bir arafta bırakıyor. Bu arafı hissettirmesi çok önemli bir detay. HBO kalitesinde güzel bir dizi tarzı sevenler hemen başlasın.

Cyberpunk Tarza Bir Giriş ve Ghost in the Shell (1995) İnceleme

Cyberpunk 2077 oyunun çıkarılacağı duyurulduğundan beri bu tarza yönelik insanların ilgisi arttı doğal olarak ve oyundan önce bu tarza giriş yapmak için bazı materyalleri tüketmek istiyorlar. Ben de hafif bu tarza giriş anlamında biraz bilgi vererek ve bu tarzda en sevdiğim yapım olan Ghost in the Shell ile ilgili bir yazı yazmak istedim.

Cyberpunk 2077

Öncelikle Cyberpunk tarzı yeni bir oluşum değil bunun çok örneğini 1980’lere kadar bulmanız mümkün. İlk büyük dönüm noktasını ise Philip K. Dick’in 1968 yılında “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?” adlı romanıyla gerçekleştiriliyor. Bu romanı çok düşük de olsa duymamış olabilirsiniz ama 1982 yılındaki uyarlaması olan Bladerunner filmini biliyorsunuzdur. Yine Philip’ten “Neucromancer” ve “Mono Lisa Overdrive” gibi kitaplarıyla Matrix serisine de ilham olmuştur.

Akira

Cyber kelimesi aslı cybernetics olan ve terimin yaratıcısı Norbert Wiener tarafından tanımlandığı gibi, hayvanda ve makinede kontrol ve iletişimi inceleyen bir bilimdir. Punk ise kelimenin içerisinde anarşistliğe, otoriteye karşılığı betimlemektedir. Bu ikisi birleştiğinde ise makineler aracılığı ile anarşiyi konu alan bir tanım olabilir. Cyberpunk teknolojisi, organ nakli için insan embriyoları yetiştirebiliyor, insanlar gibi düşünen makineler ve hatta bunlardan daha ileri makineleri yaratan bir evrendir. Teknoloji insan benliğini ileri düzeyde kaplamıştır ve yüksek teknoloji ile düşük yaşamın bir birleşimidir. Geleceğin bu dünyasında şehirler, yalnızca güçlülerin hayatta kaldığı bir ortam halindedir. Cyberpunk bu karamsarlık içindeki çeşitli suçlara bulaşmış alt veya üst tabakadaki insanlara odaklanıyor. Sisteme karşı olan bu özgürlük sevdasındaki savaşın hikayesini yasa dışı dünyaya evirirken genellikle bir ahlaki belirsizlikte tutuyor. Sistemin de ona karşı gelenin de iyi veya kahraman olmadığı tarzdır.

Westworld Sezon 3

Bu tarz başlangıç adımlarını batıda atmış olsa bile Japonya’dan da tonla eser elimize geliyor. Akira, Alita: Battle Angel, Cowboy Bebop ve de en önemlisi Ghost in the Shell ile beraber cyberpunk ortamıyla aşılanmış bir manga ve anime dalgası oluştu. Film ve dizi anlamında başka örnekler kısmında şunları sayabiliriz: Altered Carbon, Westworld’ün özellikle 3. sezonu, Robocop, Total Recall, Brazil ve 12 Monkeys örnek gösterilebilir.

Ghost in the Shell (1995) İncelemesi

2029 yılında yarı insan, yarı makine, yarı bilgisayar olan cyborgların olduğu evrende geçiyor yukarıda da tanımladığımız gibi. Baş karakter Binbaşı Motoko Kusanagi, istihbarat operasyonu yürüten bir cyborgtur. Başlıca karakterler ve diğer karakterler şekil değiştirebilir, görünmez hale gelebilir ve başkalarının zihnine dalabilir. Japonya dış işleri bakanlığının Proje 2501 kod adında bir ileri seviye bir ajan oluşturmuştur. Ama sonrasında bu ajan daha da bilinç elde etmiş ve bu sanal net ortamından kurtularak yeni bir bedene geçmek istemektedir. Bu yolda önüne çıkan tüm engelleri aşmaya başlayınca bir sorun olarak karar verilir ve durdurulması lazımdır. Puppet Master yani Kukla Oynatıcısı ismini de kendisin verir. Bu sıkıntıya dur diyebilmesi için Binbaşı Motogo Kusanagi göreve verilir. Bunlar oluyorken Binbaşı da kendini sorguladığı, varoluşunu, insanlığını tanımlama yolunda olmaya başlamıştır. Ruh ve gerçekliği ikisi de sorgulamaktadır. Birçok diyalog ile bize bunu etkili şekilde sunmasının yanında filmin ilk dakikasından beri çeşitli görüntülerle de bunu hissettiriyor. Bir takım aksiyonlardan sonra filmin sonunda Kukla Ustası ile Kusanagi’nin hasar almış halde birleşmesinin başladığı sahne geliyor. Yazılımsal bir birleşim olsa bile Kusanagi’nin bedeninde olur bunlar. Bu birleşim sonrasında aldığı saldırı sonrası ne kadar yarıda kalmış olsa da Kusanagi başka bir bedene aktarıldığında bu işlem tamamlanmış olur. Bu yeni bedenin genç bir okula giden kız bedeni olması da doğumu simgelediği söylenmektedir. Bu birliktelikle yeni bir yaşam formu ortaya çıkmıştır.

Felsefik anlamda sorgulamanın yerinde olduğu ve bunların asla cevabının verilmediği tamamen izleyiciyi düşünmeye yönelten ve bu tarz yapay zeka filmlerine ve özellikle Matrix’in oluşmasına etkili olmuş bir anime filmdir. Matrix izlerken aşırı klasik geldiğinden ötürü sıkıldığımı bilirim ama bu öyle gelmemektedir. Yerinde keyifle izlediğim bu türde hoşuma en çok gitmiş yapımdır.