Climax (2018) İnceleme

Gaspar Noé‘nun Enter the Void filminden sonra daha sade ve benzer etkiyi verdiği Climax filmini konuşalım istedim. Bu filmde karakter anlamında çeşitliliği arttırmış olsa bile daha kısa süresi ve senaryosuyla beni daha çok etkilemiştir.

Açılış sekansındaki karların üzerinde kanlar içindeki kadını görünce büyük bir olayın patlak vereceğini anlıyoruz ve merak içinde izlemeye başlıyoruz. Sonrasında bir TV ekranı içerisinden tüm karakterlerin tanıtıldığı sahneler geliyor. Hepsini kendi ağızlarından dinleyip ufak bir görüş sahibi oluyoruz. Hemen sonrasında ise bu büyük dans ekibinin partisine tanık oluyoruz. Bolca müzik ve dans sahnelerine sahiplik ediyor. Bu kısımları gerek çekimleri olsun gerek dans hareketleri olsun izlemesi zevkli. Ama içimizden bu hareketleri Bağcılarda birtakım insanlar yapsa “keko” lakabını takacağımızı da biliyoruz, en azından bu görüş Türk izleyiciler için geçerlidir. Danslarla beraber ara ara karakterlerin ayrı ayrı da olsa konuşmalarına tanıklık ediyoruz. Onların olaylarını, kendilerini daha da derin tanıyoruz. Partinin ilerleyen saatinde içtikleri şeyin içerisine LSD koyulduğunu fark ediyorlar. Kendi aralarında kimin koyduğunu merak etmeye başladıkları, herkesin birine suç atmaya başladığı anlar oluşuyor. Sakin başlayan bu kısım ilerleyen safhada iyice cehenneme dönüşüyor. Hepsinin sonrasında gerçek yüzünü görüyoruz gibi diyebiliriz ya da en vahşi doğal hallerine tanıklık ediyoruz.

Gaspar Noé ile renklerin nasıl güzel kullanıldığını zaten biliyoruz ve bu filmin içerisinde de o neon renk dünyasının bir nevi gerçeklik ve rüya arasındaki duruma çok güzel uyuyor. Olayların adım adım gelişmesi ile tedirginliğimiz de adım adım kuruluyor. Kameranın farklı açılara giren döner halleri de aynı bizim de başımızı döndürüyor. Bunların yanında her bir karakterin temsil ettiği bir ülke veya din olduğunu fark edeceksiniz. Hepsi olmasa bile çoğu bariz. Müslümanları, Yahudileri, Meryem Ana’yı, Arap ülkelerini, Avrupa ülkelerini falan karakterler üzerinen okumamız mümkün.

5 sayfalık senaryosu ile 15 günde çekilen bu filmin 1996 yılında gerçekleşmiş gerçek bir olayı anlatmaktadır. Onun için ortamda o 90lar havasını hissediyorsunuz. Filmdeki oyuncuların da kulüplerden veya internetten toplanmış dansçılar olduğunu ve yaptıkları dansın tamamen doğaçlama istedikleri gibi dans ettiklerini duymuştum. Bu gerçekçiliğini ortaya koyduğu gibi çekimi cidden daha kolay olmuştur. Bir de bu dansçılara filmden önce LSD kullanmış insanların videoları izletilmiş ve onlar da buna uygun oynamışlar. Filmin 5 sayfalık senaryosu olduğu gibi çoğu kısmı doğaçlamalardan ortaya çıkmıştır. Ve bu asla gözümüze kötü gelmiyor ve üstelik çok iyi bir iş çıktığını söyleyebilirim. Gaspar Noé’nun aşırı hoşuma gitmiş filmidir ve zamanında sinemada gittiğime çok mutluyum.

Enter the Void (2009) İnceleme

Gaspar Noé‘yu tanıyanlar zaten bu filmi çok iyi bilirler. Noé’nun kendi adlandırdığı şekliyle psychedelic melodrama tarzında bir filmdir. Gaspar Noé ile tanışmam 2018 yılında çıkmış olan Climax isimli filmiyle olmuştu. Yine o da aynı tarzda deneyim sunan çok güzel bir filmdi. Sinemaya yeni bir tarz ve görsellik getiren bir yönetmenimizdir. Kameranın asla sabit bir kalmadığı, kameranın adete uyuşturucu kullanmış gibi oradan oraya sallandığı, kuş bakışı çekimlerin bol olduğu filmlerdir. Renk paketi olarak da LSD isimli neon renkler ağırlıklı paketi kullanır. Bunların hepsi birleşip ilginç bir hikayeyle taçlanınca çok güzel filmler ortaya çıkmaktadır. Bazılarına asla hitap etmeyebilecek türden filmler olduğunun da notunu verelim.

Film Tokyo’da geçmektedir, genç Oscar uyuşturucu işleriyle uğraşmaktadır. Akşamın birinde DMT aldıktan sonra arkadaşının araması üzerine ona mal götürmeye çıkar. Gitmeden önce Alex denen arkadaşı gelir ve Tibet’in Ölüler Kitabı hakkında konuşmaya başlarlar. Ölümden ve ondan sonraki olan kısımdan, reankarnasyon gibi şeyler üzerine sohbet gerçekleştirirler. Bir kısımda da DMT’nin salgıladığı etkinin bir doğum bir de ölüm anında olduğunu, ölürken son kez trip yapıldığını not eder. Bu kısımlar ne kadar sıkıcı ve anlamsız gibi gözükse de filmin genel itibariyle temelini oluşturan cümlelerdir. Malı götürmeye gittiği The Void isimli barın tuvaletinde Oscar vurulur. Bu kısımdan sonrası ise o bahsettikleri Tibet’in Ölüler Kitabı ile benzer bir yapıya girilir. Ölünce salgılanan son DMT ile tripine çıkan Oscar’ın ruhani gezintisini izleriz.

Film birçok çekimi ve açısı ile çok farklı ve güzeldir. Aynada kendisine baktığı kısımlar olsun kuş bakışı gezintiler olsun hepsi görsel anlamda şölendir. Filmin tek negatif kısmı ise uzun olmasıdır. Climax mesela 1 saat 30 dakikalık süresiyle ideal bir deneyim sunuyordu ve sinemada çok güzel gitmişti. Bu kadar görüntü bir süre sonra başınızı döndüren, rahatsız eden bir hale geliyor. Sinemada izlemeyi isterdim açıkçası ama imkanınız varsa olabildiğince büyük ekranda izlenmesi gereken bir film.