Brazil (1985) İnceleme

Terry Gilliams’ın yönettiği ve mizah karışımlı distopik bir dünya sunan hoş bir filmidir. Filmin bazı noktaları ile George Orwell’ın 1984 romanına benzediği aşikardır ama romandaki gibi sosyalist bir sistem yerine kapitalist bir sistemi ele almıştır. Film her ne kadar teknoloji ile iç içe bir dünya sunsa bile daha nostaljik etkenler ile arada bir kontrast da oluşturur. “20. yüzyılda bir yer” yazısının ekrana gösterilmesi ile de zaten o zaman dilimindeki dün, bugün ve yarını zihnimizde bütünleştiriyor.

Film ne kadar mizah katarak bu kötü sisteme yaklaşsa bile sistemin güzel olduğunu savunmuyor. Aksine bu mizah onu normal algımızdan uzaklaştıran yapısı ile güçlü gelmektedir. Film, bu distopyayı gerçekçi ele almış olsaydı bu kadar sanat değeri olur muydu emin değilim. “Ağlanacak halimize gülüyoruz” dedirtmesi sayesinde olayı altta alta düşündürmesi güzel yapan kısmıdır aslında.

Filmde birçok kez terörist saldırısı da olmaktadır ama bu işleri yapanları asla görmemekteyiz. Mesela restoran bomba saldırısı ile patlıyor ama hala yemeklerini yemeye devam ediliyor. Böyle bir durum o kadar ciddiye alınmıyormuş gibi gözüküyor ve bu yüzden terörist olgusunun da sistemin uydurduğu korku mekanizması olarak düşünülüyor. Böyle detayları ile aşırı beğendiğim bir film.

Bu kısım spoilerlıdır. Filmin sonunun da mutlu bitecek gibi bitmemesi ve düşsel bir kurgusu olması ile de kendi türüne çok yakışan bir tercih yapmıştır. Tüm kötülüklerini gizleyen bir yapının en sonunda da bu güzelliği yine hayalde bırakması çok yerindedir.

The King of Comedy (1982) Spoilerlı İnceleme

Kendisini komedi dünyasında yer edinmeye adamış bu yolda hırsla ilerleyen ama bu ilerleme yolunda o kadar önemsiz ve değersiz davranılan Rupert Pupkin’i izliyoruz. Martin Scorsese‘nin elinden çıkmış olan bu film yakın zamanda çıkmış olan Joker filmine de ilham olmuştur. Her iki filmde de televizyon şovunda başarılı komedyen olma hayalleri kuran hayatı sorunlu iki adamın hikayesi anlatılmaktadır ama ikisinin gittiği yol ve sonuçları farklıdır. Joker filminde Arthur başarısızlığından dolayı toplumu suçlayıp insanları cezalandırma yoluna giderken bu filmde Rupert Pupkin asla pes etmeden en önemli TV show komedyeni ile iletişime geçmeye çalışmaktadır. Filmde bu TV show komedyeniyle tanışması sonucu onunla arkadaş olduğunu sanan ve kız arkadaşını bile onunla tanıştırmaya çalışan değişik hayal dünyalarına giren, psikolojik sorunları olan bir karakterdir. Evinde kendi kendine sanki programlara çıkıyormuş gibi hayaller kuruyor, sanki o komedyenden bile daha iyi olduğu düşlere giriyor. Her gün komedyenin ofisine gittiği, telefonlarda uzun uzun beklediği en sonunda evine kız arkadaşı ile girdiğinde komedyenin onu kovması sonucu ona senden 50 kat daha fazla çalışıp 50 kat daha ünlü olacağım diye sitem ettiği bir hikayesi var. Bunların peşine komedyeni kaçırdığı ve show programına çıkabileceği bir plan yapıyor. Planı ortaya koyuyor ve programa çıkıyor ama sonrasında polisler onu alıp hapise atıyor. Hapse giriyor belki ama dediği gerçekleşiyor o komedyenden 50 kat daha ünlü olmuştur. 2.5 yıllık hapishane süresi sonrası komedyenliğine devam ettiği mutlu bir sonu var.

Psikolojik olarak karakterin durumuna çok iyi adapte oluyoruz. Zaten Robert De Niro‘nun oyunculuğunun çok büyük bir yeri var. Olay ve kurgu alıp götürücü seviyededir. Martin Scorsese bu filmde de yine görüntü anlamında olsun hikaye olarak olsun çok iyi iş çıkarmıştır. Joker filmini beğenmiş iseniz onun asıl çıkış noktası diyebileceğimiz bu filmi de izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Joker filmiyle alakam yok diyorsanız da izleyin, eğlencelidir.

Taxi Driver (1976) İnceleme

Yine bir Martin Scorsese ve Robert De Niro’lu bir filmle devam etmek istedim. Bu film de diğer film kadar hoşuma gitmiştir. Robert De Niro, Raging Bull’da nasıl belli bir süre boksörlük yaparak rolüne hazırlandığı gibi bu film için de taksicilik lisansı almış ve 2 ay boyunca rolüne odaklanmıştır. Bu film mekansal anlamda göze çok hoş gelmektedir, bunun sebebi film çekimlerinin olduğu zamanlar çöpçülerin bir grevi sonucu etrafta bolca çöp görmekteyiz. Pis bir şehri görmek filme pozitif etki sağlamıştır çünkü izleyen insanlara daha gerçekçi bir ortam sunmuştur. Arabanın içerisinden şehri çeken veya dışarıyı çeken açıları genelde çok severim ve bu filmde o açıların en iyilerini görmekteyiz.

Travis, New York’ta yaşayan sıradan biridir ve huzursuzluk ve yalnızlığından uzaklaşma çaresi olarak taksicilik yapmaya başlar. Geceleri şehrin en kuytu ücra köşelerinden en parlak ışıl ışıl mekanlarına kadar her yerde dolanmaya başlar. Kamera taksinin içerisinde çok iyi konumuyla Travis’in takside gözlemlediği olaylara çok iyi duygu katmaktadır. Yalnızlığına artık şehrin kirli işleri dahil olmuştur. Bir gece taksisine binen bir kız hemen sürmesini istiyor ama peşinden gelen bir adam onu indiriyor. Cebinden buruşmuş 20’liği taksiciye atar ve kızı hafif zorlaya zorlaya oradan gider. İlk izlediğinde öylesine bir olay gibi dursa da hikayenin ilerleyen kısımlarında önemli hale gelecektir. Travis o geceki işini bitirir taksi durağı gibi yerine gelir. O 20’lik hala koltukta buruşuk şekilde yatmaktadır. Kirli bir paradır onun gözünde ama biraz düşündükten sonra iç cebine atar ve hep yanında bulundurur. Parayı gördükçe içinde bir şeyler daha da gelişmeye başlayacaktır. Sonrasında bir başkanlık seçimine yardım eden kadınla flörtleşmeye başlar ama ilk sinema olarak yetişkin filmlerinin olduğu yere götürünce başarısızlıkla sonlanır. Sonuçta Travis boş vakitlerini doldurmak amacıyla hep buralarda takılmaktadır. Bu ayrılıkla ne kadar çabalasa da daha yıkılmıştır. Kadını telefonla aradığı sahnede kameranın boş koridoru çekmesi bize hüznü yansıtmak istemesindendir. Sonrasında bu kötü şehir hayatında diğer taksici arkadaşlarının tavsiyesi üzerine silahlanır. Ayrıldığı kız arkadaşının reklamını yaptığı başkan adayını öldürmeye niyetlenmiştir. Bileğine bir mekanizma kurmuştur silah içeriden eline doğru gelecek şeklinde. Ara ara seçim mitinglerinin olduğu mekanlara gider bir hareket yapmasını bekleriz ama olmaz. Sonra yine o taksiyle kaçmaya çalışmış kızı bulur ve kızın Sports adındaki bir pezevenkin işçisi olduğunu öğrenir. Sports’a söyleyerek kızı tutar odaya giderler, parayı da o buruşmuş olan 20likle öder. Odada kızla konuşur 12 yaşındadır ve ismi Iris’tir. Ona buradan kaçmak gitmek istiyorsa yardım edebileceğini söyler. Kız ise bunu aslında istemediğini aldığı eroinden dolayı bazen saçma şeyler yaptığını söyler. Sports’un aslında onu koruduğunu söyler. Bunun üzerine hala konuşmak isteyen Travis bir kahvaltı yerinde konuşmaları için karar alırlar. Kızla orada da konuşur ama çok bir şey değişmez. Sonra saçına punkçı tarzı yeni bir model verir başkanlık seçimindeki adamın mitingine gider. Orada eline silahı almaya yeltenip yürürken korumalar görür. Bunun üzerine neyi varsa yoksa kaçar. Ama akşamına Sports’un yanına gider ve orada bu işe karışmış herkesi öldürmeye başlar. Sahne mekansal olarak çok güzel bir kanlı ortama dönüşür. Yakın çekimde ilerleyen bu saldırı sahnesi en sonunda yukarıdan uzak bir bakışla cesetlerin üzerinde gezinir. Bireysel başlayan bu olayın en sonunda tanrısal bakış açısıyla yansımasına bakarız. Bu olay gazetelerde toplumun bir kahramanı olarak duyulmasına vesile olur. Ağır yaralanmış ve hatta kendisini öldürmeye çalışmış bile olsa Travis’i yeniden normal şekilde görürüz. Taksiciliğe devam etmektedir ve saçı eskisi gibidir.

Taksi içerisindeki o çekimlerin güzelliği zaten dillere destandır bir de üzerine soft müziklerle bizi hayal bir ortama koymuştur. Tüm bu olaylarla birlikte Travis’in psikolojik durumunu ve aldığı uyku ilaçlarını da düşündüğümüzde olayların bir hayal olması da mümkün gibi durmaktadır. Yarattığı atmosferle ve bu tarz olaylarıyla da şiddete özendirdiği düşünülen bu film gerçekte de böyle bir suiskast işlemine yönlendirdiği doğrudur. John Hinckley adındaki birisi bu filmi bolca izledikten sonra Iris’i oynayan kıza takıntılı hale gelmiştir. Ona tonlarca mektup yazmasına ve geri dönüş almaması sonucu ilgi çekebilmek adına dönemin başkan adayı olan Ronald Reagen’a suikast girişiminde bulunmuştur. Bunun üzerine FBI, Martin Scorsese, De Niro ve senarist Paul Schrader’ı sorgular. Başkalarına da böyle genel bir duygu bırakıp bırakmadığını bilmiyorum ama beni rahatlatan sakin bir filmdir bütünüyle.

Bir Hayvanoğlu Hayvanın Biyografisi: Raging Bull (1980)

Martin Scorsese’nin kıskançlık, öfke ve şiddetinin yüksek olduğu bir boksörün hayatını anlattığı filmi. Boksör kariyerinde hırslı ve sinirli olduğu kadar özel hayatında da aynı şekildedir. Kardeşi ve özellikle eşine uyguladığı bu şiddet onu yavaş yavaş kariyerinden de özel hayatında da mahvetmeye başlıyor. Robert De Niro’nun usta oyunculuğu ile hayvan oğlu hayvan bir adamı izliyoruz film boyu. 1981’de De Niro bu oyunculuğu için Oscar almıştır. Film Jack LaMotta adındaki boksörün hayatını anlatıyor. Jack LaMotta filmi izledikten sonra eşine “Böyle biri miydim” gibisine soruyor. Eşi ise “Bundan bile daha kötüydün.” şeklinde cevap veriyor. Filmi izlerken zaten aşırı zirvede bir kıskançlık ve şiddet görüyoruz bundan daha yükseğini hayal etmesi cidden zor.

Karakterimiz o kadar kendisini kanıtlama peşindedir ki kardeşine kendisini yumruklatır, karısını çoğu yerde darlar, gereksiz hareketler içindedir. Bir şeye ulaşamadığında veya istediği gibi olmadığında zihninde gereksiz senaryolar kuruyor falan. Ellerin bakıp “Asla ağır siklet bir boksör olamayacağım çünkü ellerim küçük” diyor. Ama aslında ağır siklet olmakla alakası yoktur ellerin falan. Kadınla hafif ön sevişme tarzı durumdan sonra organına buzlu su döküp “Sinirleri yok etsin daha iyi konsantre olmalıyım boksa” gibi sahnelerle de ne kadar takıntılı olduğunu söyleyebiliriz.

Filmde hep kamera ringin içindedir ve Scorsese bunu izleyicinin de üçüncü bir boksör gibi orada olmasını istemesinden dolayı yapmıştır. Boks dahil sporların hiçbirinden hoşlanmayan Scorsese için duyguları iyi yansıttığı bir filmdir. Hatta boks sahnelerinin toplamı 10 dakika falan sürüyor film boyunca ona rağmen o havayı hissettirmiştir. Slow Motion çekimler filmi aşırı iyi sunan kısımlardır, bize bak burada önemli bir şey oluyor demenin en sıkmayan halindedir. Film siyah beyaz çekilmiştir bunun iki sebebi var biri 1950’lerdeki zamanı anlatıyor ve televizyonda o maçları izleyenler için görüntüler hep siyah beyazdı bir diğer neden ise Jake LaMotta geçmişe baktığında kendisinin siyah beyaz bir film izler gibi hissettiğini söylemesinden dolayı Scorsese kanlı sahneleri de böyle çekmesinin daha uygun olduğunu düşündüğünden böyle yapmıştır. Tek renkli kısımlar ise Jack’in Vickie ile evlendikten sonra güzel anılarını hızlıca gösterdiği kısımlardır.