The Double Life of Veronique (1991) İnceleme

Iréne Jacob’un güzel oyunculuğu ve Krzysztof Kieslowski’nin büyüleyici yönetmenliği ile enigmatik bir yolculuğa çıkıyoruz.

İsminden de çıkarım yapacağımız gibi iki tamamen birbirine benzeyen insanın hikayesine odaklanıyor. Weronika ve Veronique sırasıyla Polonya ve Fransa olmak üzere iki farklı ülkede yaşayan iki genç kadındır. İkisinin dış görünüşkeri birbirlerine tamamen benzediği gibi yaptıkları iş yani şarkıcılık da aynıdır. Birbirlerinin varlığından hiç haberleri olmamasına rağmen ikisi de böyle bir olayın varlığını hissetmektedir.

Bu ikili arasındaki his en çok Weronika’nın sahne ortasında kalp krizi geçirmesi ile diğer Veronique’in içinde de bir korku oluşur. Bu korku neticesinde de kendi müzik kariyerini bırakır. Bu iki karakterin hisleri film boyunca birbirine aktarıldığını görsek bile ikisinin birbirine kıyasla farklı alternatif hayatlarını izlemek ve bunu bu hislerden de etkilenerek yapmaları çok güzel işlenmiştir. Ve bunun kesinliği bir o kadar da muammadır. Yönetmenin burada yaptığı ezgisel bir ilerleyişin içindeki büyük bir gizemdir. İlk izlediğimde güzel bir film olduğunu düşünmüştüm ama tam oturtamadığım çok fazla kısmı vardı. Ama anlamanın ötesinde büyüleyiciliği izlemekten keyif almak için yeterli.

Kadın acı çekip ağlarken onunla sevişmek için can atan adam haricinde filmi kendi dünyası içinde mantıklı ve oturaklı buldum. Görsel anlamda doyurucu renkleri ve etkileyici müzikleri ile hoş bir film. Three Colors üçlemesini sevdiyseniz bu filmden de aynı oranda haz alıcağınızı garanti edebilirim.

Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

Day’s of Heaven (1978) İnceleme

Güzel Amerika manzaralarının bol olduğu ismi gibi bir cennet sunan ama bir o kadar da insan hırsı ve sömürüsü ile bu güzelliklerin nasıl gölgelendiğini anlatan bir film. 1900’lü yıllardaki Amerika’nın fakirlik ve göçebe hayatını merkezine alan bir teması vardır.

Küçük bir kızın bakış açısı ile olayları anlatmaktadır. Ağabeyi ve onun sevgilisi ile çalışmak için bir yerden bir yere yolculuk etmeye başlarlar. Ağabeyi öncesinde fabrikada çalışmaktadır ve bıktığı için işi bırakır. Sonrasında ise bu üçlümüz büyük tarlalara sahip olan bir adamın altında birçok insanla beraber işlerini yapmaya başlarlar. Ama ağabeyi ve sevgilisi ilişkilerini toplumda yanlış anlaşılmaya sebep olucağından saklarlar. Kardeş gibi takılırlar ama bazı şüphelerden de kaçamazlar. Neyse bu tarlaların sahibi olan adamın oğlu bu kadına hafiften vurulmuştur. Ona gelip her şeyi anlatır ve birlikte olmak istediğini söyler. Sevgilisi olduğundan buna asla sıcak bakmaz ama onu reddetmek için de pek sağlam bir nedeni yoktur. Bizim bu üçlümüz belli şeyleri konuşup tartıştıktan sonra onunla evlenmesi gerektiğini kabul ederler. Bunu kabul etmelerinin en büyük nedeni ise o zengin oğlanın bir hastalığı olduğunu duymaları ve hayatının kısa olduğunu öğrenmelerinden dolayıdır. Herkesten gizlenen bu bilgi sayesinde adam ölünce mal varlığına konmayı hedeflerler. Neyse evlilik olur biter belli bir zaman geçer ama zengin oğlan ölmez. Hatta daha da iyi bir kondisyona gelmeye başlamıştır. Bunun ne zamana kadar süreceğini dert etmeye başlayan ağabey, onu kazara öldürme planları yapmaya başlar. Her ne kadar fırsat eline geçse ve denemek istese bile bunu başaramaz. Sevgilisi olan kız ise zamanla o zengin oğlana sevgi ve aşk beslemeye de başlamıştır. Zengin oğlan da bu ikilinin aslında kardeş olmadığını ve sevgili olduğunu fark eder. Bunların üzerine ağabey, diğerlerini bırakarak o evden gider. Ama bir süre sonra geri döner. Geri döndüğü zaman bir çekirge sürüsü ve bir yangın, buğday tarlalarını tahrip eder. Bunların sonucunun ağabeyden kaynaklandığını düşünen zengin oğlan, ağabeyin peşine düşer ama ağabey onu tornavidayla öldürerek küçük kardeşi ve sevgilisi ile kaçar. Polis peşine düşer ve sonunda onları bulur. Ağabey, polis tarafından öldürülür. Sevgilisi çiftçinin parasını miras alır ve küçük kardeşi bir yatılı okula bırakır. Sonrasında sevgilisi, I. Dünya Savaşı’na giden askerlerle birlikte kasabadan ayrılır. Küçük kız ise çiftlikten bir arkadaşıyla okuldan kaçar ve yeni bir hayata yol alır.

Bu üç karaketerin merkezinde çeşitli entrikalar ve aşk üçgeninin olduğu ve zamanını güzel yansıtır. Görüntü anlamında ismindeki gibi bir cennet sunmayı başarmış bir filmdir. Müziklerini de Ennio Morricone’nin özgün parçaları ile tamamlamış ve hoş bir bir yapım ortaya çıkmıştır. 1979 yılında En İyi Sinamatografi ödülünün sahibi olduğunu da eklemeyi unutmayalım.

Der Himmel über Berlin/Wings of Desire (1987) İnceleme

Sinema dünyanın her yerinde kendinden bir takım izler bırakan işler ele almıştır. Ama II. Dünya Savaşı sonrası bu izler daha çok Amerikan yapımları ile öne çıkmaktadır. Amerikan filmleri ile Amerikan kültürü etkisi dünyaya yayılmaya başlamış. Bunun üzerine “Yeni Alman Sineması” ile bu akımın etkilerini azaltıcı ve öze dönüş anlamında birçok film yapılır olmuş. Bugün konuşacağımız filmin yönetmeni Wim Wenders ise bu akımın önemli öncülerinden biri olarak sunuluyormuş.,

Der Himmel über Berlin (Wings of Desire) filmi ile yönetmenin spesifik özelliklerini barındıran ve manzarayı dile getirebilen bir yönetmen. Bu çekim tekniği ile pek çok duyguyu ufak bir sahne ile ekranlara yansıtabiliyor. Aşkı, yalnızlığı, özlemi, ve merakı bu uzun yolculuğu ile bolca yaşatabiliyor.

İki melek karakterimizle siyah beyaz halde dünyayı bolca gözlemliyoruz. İnsanları, olayları, durumlarını, ve pek çok kültürü bizlere gösteriyor. Bu bolca farklı kültürden veya dilden konuşan insanları göstermesini Post-Modernizm ile ilgili olduğundan bahsediliyor. Siyah beyaz tonda izlememiz ise bize insanların o yüklü duygularını tam ulaşamamamızı ve o duyguları yaşama isteği hissiyatını veriyor. Siyah beyaz ton ile sadece sadece iyi ve kötüyü yargıladığımız ama tam olarak diğer renk katmanlarına varamamamız nedeni ile insanların hislerini tecrübe etmek istiyoruz. Bu kadar merakla gözlemlerin sonucunda meleklerden biri insan olmaya karar veriyor. Renkleri, duyguları yaşamak istiyor ve özellikle aşık olduğu kadına ulaşmayı düşlüyor. Dünyaya indiği andan beri pek çok şeyi tecrübe etse bile aşık olduğu insanla beraber bazı duyguları yaşamanın önemini de barındırıyor. Adamın kadına olan aşkını çok güzel ele almalarına rağmen kadının aşk motivasyonunu pek anlayamadım. Kadını biraz daha bu konuda ikinci plana koymuş gibiydi.

Filmin her karesinde yüklü bir sürü alt metin ve anlam bulunduğunu fark ediyoruz. Her sahnenin taşıdığı varoluş felsefesinin yanında insanların modern dünyadaki farklarına birbirleri arasındaki yabancılaşmalarına, yalnızlıklarını da anlatıyor. İnsanlar arasındaki bu zıtlığın üzerine meleklerin de birbirleri arasındaki farkları da çok rahat sunuyor.

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Peter Handke